31 Ekim 2011 Pazartesi

Yer Bartın, Konu Japonya

Parthenios Irmağı Kıyısında Söyleşi

Bartın kitap fuarından döneli iki haftayı geçti, ama tatlı anıların sıcaklığı sürüyor. Bartın’da o kadar samimi ağırlandık ki, sürekli kapalı ve yağışlı olan havanın kasvetini hissetmedik. Bu yüzden, öncelikle Bartın’da üst üste 15. kez kitap fuarı düzenleyerek birçok büyük ilimize fark atan Bartın Belediyesi’ne, özellikle rahatımız ve memnuniyetimiz için her türlü fedakarlığı yapan Sevgi Hanım ve Fahri’ye çok teşekkür ediyorum.

Bir cumartesi sabahı erkenden başlayan Bartın yolculuğumuz, Safranbolu’daki yemek, ihtiyaç ve kültür molamızın ardından Amasra’ya uzandı. Amasrasız, salatasız ve balıksız bir Bartın seyahati düşünülemez zaten!




Yağmura, rüzgara ve soğuğa rağmen, Amasra’nın girişinde kısaca durup “Lala, lala, çeşm-i cihan bu mu ola?” demek belki klişe bir ritüel; ama ne güzel benzetmiş Fatih Sultan Mehmet... Konuya ilgili bir miktar tarihi detayı, Bartın’ın Truva ve İtalya bağlantılarını merak edenleri aşağıdaki yazıma davet ediyorum:

http://onurataoglu.blogspot.com/search/label/Truva


Amasra’ya inince, yağmur da olsa, çamur da olsa kaleyi görmeden, Kemere köprüsünden ve kale kapısından geçip direkli kaya’ya “acaba bu da ne ola ki” diye bakmadan dönmek olmaz. Şemsiyeler açılır, incecik yağan yağmurun ıslattığı taş sokaklardan kaçıp evlerin kapı girişlerine çöreklenerek uykuya çekilmiş kedilerin başları okşanarak ilerlenir. Bitinya, Paflagonya, Bizans, Ceneviz ve Osmanlı tarihlerinin üst üste bindiği küçücük yarım adada tur attıktan sonra karınlar acıkır ve büyük limandaki 4 katlı binanın girişine yaklaşılarak sorulur: “Çeşm-i cihan bu mu ola?”



Girişteki şef “evet, burası çeşmicihan lokantası, buyurun sizi üst kattaki salonumuza alalım, manzarası daha güzeldir” dediğinde sevinçle içeri girilir! Nefis Amasra salatası ve (benim tavsiyem) zeytinyağlı barbunya ile (balık olan değil, bakliyat olan) konuya giriş yapılır. Ardından gelsin tavalar, çinekoplar, tekirler, hamsiler, istavritler... Amasra lokantalarında meze beklentiniz olmasın, ana fikir balıktır, hatta kalamar-karides gibi böcükleri de es geçmeniz tavsiye olunur...

Yemekten sonra Amasra çekiciler çarsını gezmek ve illa ki ahşaptan yapılmış ev eşyaları veya hatıralıklar almak adettendir. Özellikle kel başınıza şimşir tarak almak için Çekiciler çarşısı çok iyi bir fırsattır.



Amasra turumuzdan sonra yola çıktık, Bartın’a kadar olan yaklaşık 20 kilometrelik virajlı yolu dolanarak otelimize vardık. Ardından, belediye tarafından yeni hizmete açılan, eski bir Bartın konağı örnek alınarak yapılmış, yerel yemeklerin sunulduğu restoranda bulduk kendimizi.

Belediye yetkilileri, kitap fuarına katılan konuklarını davet etmişti o gece. Ben de bu vesile ile, Aydın Ilgaz ağabeyim ile yeniden karşılaşma ve Rıfat Ilgaz’ın kitaplarına da konu olan “Minibüsçü Süleyman” ile tanışma ve sohbet etme şansını buldum. Ardından, Bartın’ın son yüz küsür yıllık tarihini muhteşem bir fotoğraf albümünde toplayan Çetin Asma ile tanışmak ve albümünden bir adet edinmek de nasip oldu...



Albümde Bartın’ın ilk fotoğrafçısı Ispira Zoumpolides’in yüz yıl önceye giden Bartın fotoğrafları, elektrik santraline dönüştürülen Aya Nikolas Kilisesi, asma köprü, kemer köprü ve Orduyeri Köprüsü’nün eski resimleri çok etkileyici. Tersane Caddesi, Yirmibeşzade tersanesi, Bartın’ın içinde, Parthenios ırmağı üzerinde inşa edilen teknelerin suya indirilişi, yine Bartın’ın içindeki Tahmil Tahliye İskelesi’nin resimleri eskiden Bartın’dan geçen ırmağın ne kadar etkin kullanıldığını şaşırtarak gösterdi bana.

Biz de ertesi gün kitap fuarı için Parthenios ırmağı kenarındaki Belediye Sosyal Tesisleri ve Cep Sinemasına geldik. Hava yine kapalı ve yağmurlu, ama belli ki güzel havalarda ırmak kenarındaki tesislerde oturup vakit geçirmek gayet keyifli oluyor:



Günün erken saatlerinde fuara gelen ziyaretçi sayısı çok değildi. Önceki günlerde Aydın Ilgaz ağabeyimin Rıfat Ilgaz söyleşileri ve film gösterilerinin coşkusunu duymuş ve çok sevinmiştim. İlerleyen saatlerde fuar salonu dolmaya başladı ve ben de tezgahıma kuruldum...



Bartın nireee, Japonya nire benzeri bir endişe içimi doldursa da, kısa süre içinde fuara gelen kitapseverlerin ilgisi keyfimi yerine getirdi. Kitap alanlar, imzalatanlar ve sohbet edenlerle zaman hızlıca geçti, söyleşi vakti geldi çattı...



Söyleşi için salona geçtim, başlık olarak belirlediğim “Yazargezerlik; Gezme Tutkusu ve Yazma Aşkı” üzerine ahkam kesmeye başladım ve konuyu Japon Yapmış/Ne Yapmış’a bağladım. Ardından soru cevap bölümü geldi, ve dinleyicilerin ne kadar ilgili ve meraklı olduğunu görünce daha bir sevindim.



Mete Beyefendi kitap imzalayan babasının yanında "meslek" öğreniyor...

Yukio Mişima ve Yasunari Kavabata’yı okumuş, onların intihar eğilimlerini merak eden, Bozkurt Güvenç Hocamızın Japonya kitabını okuyup gördüğü benzerlikleri paylaşmak isteyen, toplumsal yaşamları üzerine benim bile aklıma gelmeyecek detayları sorup öğrenmek isteyen çok ilgili bir dinleyici topluluğu ile “söyleşmek” çok keyifliydi.

Beklediğimden çok daha uzun süren söyleşinin sonunda nefesim tıkandı, lafım bitti, canı sıkılan Mete de “babaaa, yeter artık sus” diye seslendi ve artık gitme zamanı olduğunu anladım! Misafirperver Bartınlılarla seneye görüşmek üzere vedalaştık ve tadı damağımızda kalan çinekop ızgara’nın lezzetiyle yollara düştük.

0 comments: