14 Kasım 2011 Pazartesi

Sıradaki Şarkı: Africa

Afrikaya Gidemez Oldum, Yıldızlar Şahidim

Benim “sıradaki şarkı” tefrikama müptela olanlar - ki Allahtan sayıları çok az – huzurlu ve hüzünlü şarkılara ilave bir torpil geçtiğimi bilirler. İki duyguyu her zaman birbirine çok yakıştırmışımdır; bu kavramların zıt olduğunu iddia edenlere ise her zaman verecek cevabım olmuştur.

Huzur, ancak bir parça hüzünle beraber sağlanabilir. Fazla mutluluk, gereksiz coşku huzuru bozar. Mutluluk ve coşku da olmalıdır tabii, ama bu duygular anlık patlamalardır, sürdürülebilir değildir. Sürdürebileceğini sananlar duvara toslar, büyük hayalkırıklığı yaşar. Huzur, ancak bir tutam hüzün eşliğinde insanı sarmalar, rahata erdirir, kanınız kaynarken huzura varamazsınız!


Bu gereksiz girizgahtan sonra hemen konuya gireyim ve daha baştan Toto’nun muhteşem şarkısının bağlantısını vererek sadede geleyim. Yazıyı okumaya devam etmeden şarkıyı açın, yazıyı beğenmeseniz de şarkıyı beğenin:

http://www.dailymotion.com/video/xake4_toto-africa_music


Grubun adının Toto olmasına takılmayalım lütfen. Bununla ilgili espri yapacak değilim, ama şöyle bir anekdotu da araya sıkıştıralım; söylentiye göre, grup ilk kez Japonya’ya gittiğinde, reklam panolarını kaplayan “toto” afişlerini görüp pek sevinmiş. Japonya’da tanıtımlarının iyi yapıldığını, burada bayağı tanındıklarını düşünürken, Toto’nun ülkedeki en meşhur seramik banyo/tuvalet ekipmanı markası olduğunu öğrenip bozguna uğramışlar. Şehir efsanesidir deyip geçelim...

Toto, 1977 yılında Los Angeles’ta kurulmuş bir rock/pop rock/soft rock grubudur. Steve Lucather, David Paich ve Jeff Porcaro grubun sac ayaklarıdır diyebiliriz. Onların dışında da gruba zaman içinde baba müzisyenler katılmış ve ayrılmıştır. Grup, beş yıllık ısınma süresinin ardından 1982 yılında çıkardığı “Toto IV” albümü ile zirveye vurmuştur. Genelde Rosanna, Pamela gibi “kızımız olursa ne isim koyalım” şarkılarıyla bilinse de, en büyük hit’ini duymazdan gelemeyiz: Africa!



Şarkının yapımcıları Paich ve Porcaro, Africa’nın hikayesini şöyle açıklamış: “80’lerde Afrika üzerine bir belgesel seyretmiş ve orada insanların çektikleri sıkıntılardan çok etkilenmiştim. Şarkımızda da, Afrika üzerine şarkı yazmak isteyen bir çocuğun hikayesi var. Daha önce Afrika’yı hiç görmediğinden, okuduğu kitaplar ve gördüğü resimlerdeki imgeler üzerine bir şeyler yapmaya çalışıyor”

Paich ve Porcaro, bilinmeyen Afrika gizemini hem şarkıda kullanmışlar, hem de (izliyorsunuz, değil mi?) şarkıya çektikleri klipte. Video klipte de bir kütüphaneye girmiş, Afrika üzerine kitaplar, atlaslar arayan şaşkın şarkıcımız vardır. Afrikalı olduğu su götürmez kadın kütüphaneci, göz ucuyla onu izlemektedir. Ama Afrika bilinmezdir, gizemlidir, yeni yetme bir çocuğun kendisini kurcalamasına izin vermez. Maskeler, totemler, kalkan ve mızrak gibi semboller ortaya çıkar, gizemli bir mızrak kütüphaneye fırlatılır, kitaplar ve gaz lambası devrilir, yangın çıkar, Afrika gizemini korumaya devam eder!

Afrika’nın lanetini kurcalamaya gelmez. Nitekim, grubun olağanüstü bateristi Jeff Porcaro, şarkıdan tam 10 yıl sonra (lanetin takvimiii), 1992 yılında “böcek ilacı alerjisine bağlı kalp yetmezliği” gibi bir sebepten ötürü hayatını kaybeder... Tam da Afrika’da başınıza gelesi bir ölüm gibi geliyor kulağa; kara kıtaya gidiyorsunuz, bilinmedik bir mikrop sizi götürüyor... Afrika bu, adını telafuz ederken dikkatli olacaksın!

Şimdi diyeceksiniz ki, bu kadar gizemli ve lanetli bir şarkıyı nasıl bağladın huzura, hüzüne? Toto amcamlar şarkıya öylesine yumuşak ve yatıştırıcı bir müzik yapmış ki, dinlerken huzuru ve yanında bir parça hüznü buluyorsunuz! Şarkı, sabahları uyanmalık olarak çok ideal; cep telefonu alarmı olarak kurabilir, her sabah üç posta dinleyebilirsiniz. Şarkıda Lukather’in değil, Paich’in vokalini duyacaksınız ve o yumuşacık ses sizi alıp Afrika’ya götürecek! (Lukather şarkıyı hiiç beğenmemiş, rezil olacaklarını düşünmüş, şarkı en büyük hitleri olduğunda da şaşırıp kalmış!)

Daha şarkının başındaki klavye ve perküzyon sesleri farklı bir kıtaya doğru yola çıktığınızı müjdeleyecek. Marimba, kalimba ve konga gibi Afrika ve Karayip perküzyonları içinizi ısıtacak, şarkının üçüncü dakikasında başlayan klaye solo ile kuş gibi hafifleyecek ve Klimanjaro üzerinde uçuşa geçeceksiniz.



Evet, şarkıyı dinledikten sonra ilk uçağa atlayarak Afrika’ya gitmek istemezseniz daha ne diyeyim... Afrika’nın bilgeliğini, unutulmuş melodilerini keşfetmek istersiniz ve şarkı daha ilk kıtasında sizi kıvama getirmeye başlar:

I stopped an old man along the way
hoping to find some old forgotten words or ancient melodies
he turned to me as if to say: "hurry boy, it's waiting there for you"

Evet, gizemli ihtiyar mesajı vermiştir; acele et evladım, Afrika seni bekliyor! Uçağa atlar, yollara düşersiniz. Afrika virüsü kanınıza girmiştir, yapmanız gerekeni bilirsiniz, ama bunun sizi neye dönüştüreceğini de göz önüne almanız gerekir:

I know that I must do what's right
sure as Kilimanjaro rises like olympus above the serengeti
I seek to cure what's deep inside, frightened of this thing that i've become

Afrikayla dans etmek kolay değildir! Afrika öncelikle cesaret ve mücadele ister. Buna yüreğiniz yetmeyecekse hiç yola çıkmayın daha iyi. Şarkının bir alt katmanında, Afrika’nın gerektirdiği cesaret, aşk için bir metafor olarak kullanılır:

It's gonna take a lot to drag me away from you
there's nothing that a hundred men or more could ever do
gonna take some time to do the things we never had

Bende bu yürek olduktan sonra yüz kişi bile karşımızda duramaz; eğer istersek, zaman da alsa, yapamayacağımız şey yoktur aşkım!

Peki, şarkıyı yüreğe, cesarete, yiğitliğe nasıl bağladın diye soracak olursanız, cevabım Ernest Hemingway olacaktır! Afrika denildiğinde ilk akla gelen isimlerden Hemingway, bu kıtanın gizemli çekimi, cesaret ve yiğitlik üzerine maçovari bir öykü yazmıştır; “Francis Macomber’in Kısa ve Mutlu Yaşamı” (Hatırlarsanız, Hemingwaydaha önce Metallica'nın "Çanlar kimin için çalıyor"unda da karşımıza çıkmıştı:)

http://onurataoglu.blogspot.com/search/label/Metallica


İlk kez 1936 yılında yayımlanan öykü, cesaret ve kendini keşfetme üzerine maskülen bir güzellemedir. O yıllarda Afrika bugüne nazaran çok daha bilinmez, gizemli ve vahşidir. Dünyada yemediği halt kalmayan zengin ve asil kesim için aşılacak son bir engel vardır: Afrika! Ama Afrika zordur, oraya adım attığında daha fazlasını elde etmek isterken eldekinden olmak da vardır!

İşte Hemingway’in kahramanı Francis Macomber de benzer durumdadır. Zengin, şımarık, biraz da kişiliksiz ve tırsak Amerikalı Macomber, her türlü spor ve macerada şansını denedikten sonra bir Afrika safarisi ile kazanımlarını taçlandırmak istemektedir. Ama Hemingway kahramanına o kadar kolay yol vermez; burası Afrika güzelim, yeterli yüreğin ve cesaretin yoksa rezil olur gidersin!

Macomber’in yanında, onun servetinden memnun, ama kişiliğinden tatminsiz güzeller güzeli eşi Margot vardır. Ve rehberleri profesyonel avcı Wilson. Wilson, yavşak batılıların Afrika’ya gelerek karizma güçlendirmeye çalışmalarından iğrenen, ama parasını bu yolla kazanan bir avcıdır. Macomber ile aslan avına çıkarlar, ama Macomber gerçek bir aslanla karşı karşıya gelmekten tırsarak kaçar. Böylece karizmayı da sıfırlar. Karısı ondan tiksinmektedir ve daha bir “erkek” olarak gördüğü Wilson’a yanaşmaktadır.

Macomber sert kayaya çatmıştır; kendini bilmeden Afrika ile aşık atmaya çalışmıştır. Hem karizmayı, hem de karısını Wilson’a kaptırmıştır. Wilson da matah bir karakter değildir, ama Hemingway’in (bu öyküde) yücelttiği ultra-maskülen cesareti simgelemektedir.



Hemingway Afrika'da hayvanat avlarken... Yukarıdaki pozuna bakınca Wilson'u niye yücelttiği, Francis'i niye aşağıladığı anlaşılıyor.

Artık dibe vurduktan sonra Francis aradığı cesareti bulur. Ertesi gün çıktıkları yaban sığırı avında, yaralı sığırla yüz yüze gelir, cesaretini toplar, ondan kaçmayarak silahını doğrultur ve öldürmek için ateş eder! Hayvan tam gaz üstüne koşarken bile kılı kıpırdamaz. Karısı, Francis’i belki öldürmek, belki de kurtarmak için ateş edip kocasının beynini dağıtana kadar tam bir cesaret abidesi olarak dikilir! İşte, öyküye ismini veren “kısa ve mutlu yaşam” budur; hayvanın üzerine saldırması ile ölümü arasındaki birkaç cesur saniye!

Macomber yerde kanlar içinde yatarken karısı başında hüngür hüngür ağlar. Wilson, hem adamdan hem de kadından tiksinmiştir. Margo’yu “niye onu zehirlemedin ki? İngiltere’de genelde böyle yapmazlar mı” diye alaya alır. Hemingway’in maço Afrikası böylesine acımasızdır; onunla aşık atacak cesareti olmayan, bu vahşi kıtada kaybetmeye mahkumdur!



Africa şarkısının yumuşacık tınısı ile kara kıtanın vahşi ve acımasız kanunları çatışıyor gibi gözükse de, bu çatışma huzur ve hüznün çatışması gibi birbirini tamamlar. Geriye ise, şarkının o yumuşacık nakaratını mırıldanmak kalır;

I bless the rains down in africa
I bless the rains down in africa
I bless the rains down in africa
Gonna take some time to do the things we never had

0 comments: