Efendim, madem ki bundan bir önceki şarkımız Africa idi, yine kıtalar üzerinden gidelim ve bu sefer de America'dan bahsedelim. Simon and Garfunkel'dan bir şarkı seçilecek olsa, America bir çokları için orta sıralarda yer alır herhalde. İkilinin Bridge Over Troubled Water, Boxer, Sound of Silence, Mrs. Robinson, Scarborough Fair gibi müthiş hitleri varken... Ama konumuz "şarkıcı" değil, "şarkı"; ve de America biraz gölgede kalsa da, Simon and Garfunkel’in muhteşem bir şarkısı bence…
Simon and Garfunkel’i mutlaka bilirsiniz. Paul (Simon) ve Art (Garfunkel) 1941 yılında, birbirlerine çok yakın zamanlarda ve muhitlerde doğmuşlar. Aynı okula gitmişler, müzik zevkleri beraber gelişmiş, derken 16 yaşında ilk gruplarını kurmuşlar: Tom ve Jerrry. Bu ismi nereden buldular bilmiyorum, ama MGM’nin meşhur kedi faresi ile benzerlikleri yok değil. Daha ufak tefek ve yetenekli olan Jerry (Simon) ile, uzun boylu, genelde kaybeden ama sempatimizi kazanan Tom (Garfunkel) çok iyi bir ikili oluşturmuşlar.

Paul, ikilinin daha “müzikal” ismi. Genelde şarkılar ve sözler ona ait, gitarı o çalar, şarkıyı da söyler ama… Ama, Art’da da öyle bir ses var ki! Hele “Bridge over troubled water” şarkısında zirveye vurmuş muhteşem bir sesten bahsediyoruz. Paul’ün de sesi bu tanrı vergisi vokalle çok iyi bir uyum sağlamış, ve ikili ABD’nin en meşhur pop-folk grubu olarak 1960 ve 70’lerde ortalığı kasıp kavurmuş.
Gençliğimde, benim dönemimin her genci gibi, gitar çalmaya heveslendiğimde en büyük hayalim Simon & Garfunkel tıngırdatmaktı. Yazları kumsalda ateş yanarken gitarı eline alıp da bir “Kathy’s Song” patlatsam, dinleyiciler de eriyip bitse diye düşünürdüm. Ama Paul öyle bir gitar çalmış ki, birkaç akor basarak altından kalkılacak gibi değil! Ben de bu (ve bir takım başka) sebeplerle gitar virtüözlüğü kariyerime son verdim, diğer dinleyiciler ile birlikte ateş çevresine toplaşıp “Akdeniz Akşamları”na eşlik etmeye devam ettim.

Paul ve Kathy albüm kapağında
Az önce “Kathy’s song”dan bahsetmiştim ya; işte bu Kathy, Paul Simon daha yeni palazlanırken İngiltere’ye gittiğinde tanıştığı ve aşık olduğu kızcağız. İlerleyen aylarda Paul abimiz Kathy yengeyi de yanına alarak ABD’ye geliyor, ve ikili Amerika’yı toplu taşım araçları kullanarak güzeelce geziyorlar. Bu gezini meyvesi olarak da ortaya nefis bir şarkı çıkıyor; America!
Let us be lovers, we'll marry our fortunes together
I've got some real estate here in my bag
Aralarındaki sevgi henüz çok güçlü, ve şarkı Paul’ün “let us be lovers” yakarışıyla başlıyor. Hikayenin sonunu şimdiden söyleyeyim; Paul’ün şöhreti ve popülaritesi arttıkça, utangaç bir kız olan Kathy Paul’e ayak uyduramayacağını düşünüyor ve ayrılıyorlar... Madem katilin kimliğini öğrendik, hikayeye geri dönelim:
So we bought a pack of cigarettes and Mrs. Wagner's pies
And walked off to look for America
İkili, Amerika’yı tanımak için bir yolculuğa çıkmaya karar verirler. Bu yolculuk, sadece Amerika’yı tanımak için değildir tabii, aynı zamnda kendilerini tanımak içindir. Hep denir ya, her yolculuk aslında insanın kendi içine yapılan bir yolculuktur. “look for America”, aslında kendini aramanın, keşfetmenin de bir metaforudur.
"Kathy," I said, as we boarded the Greyhound in Pittsburgh
"Michigan seems like a dream to me now
It took me four days to hitchhike from Saginaw.
I've come to look for America."
Yolculuk, zaman zaman otostopla, çoğunlukla da şehirlerarası otobüsle gerçekleşmiş. Otostop ve kendi içine yolculuğu duyduğum zaman, Paul’ün “Yolda” kitabını okuyup okumadığını çok merak etmiştim! Hani Beat kuşağının önde gelen isimleri Jack Kerouac ve Neal Cassady’nin Amerikayı bir baştan bir başa defalarca kat ettikleri, kendilerini ve “Amerika”yı aradıkları muhteşem kitap... Arada bir nesil farkı olsa da, Paul’ün Jack ile benzer duyguları paylaştığına eminim!

O yılların bir Greyhound otobüsü... Filmlerden aşinasınızdır!
İşte, genelde ABD’nin meşhur “Greyhound” otobüslerinde geçen yolculuklarda kendilerini ve etrafı gözlemlemeye devam eder genç aşıklar;
Laughing on the bus, playing games with the faces.
She said the man in the gabardine suit was a spy
I said, "be careful, his bow tie is really a camera"
Bu arada, dikkat etmişsinizdir, kafiye falan hak getire! Genelde Simon Garfunkel şarkılarında çok şiirsel bir anlatım, kafiye, vezin, aruz ne arasanız vardır. Ama Paul, America’yı sizle sohbet eder gibi yazmıştır. Çok basit bir dille içinden geçenleri döküvermiştir, ama öyle bir beste yapmıştır ki şarkıya, olağanüstü bir melodi sizi sarmalayıp kafiyeyi, uyağı unutturur. Paul’ün hiç melodik olmayan bir metni bile müzikle sarmalayıp kulağınıza büyük bir ahenkle şakıması bence çok büyük bir yetenektir:
http://www.dailymotion.com/video/x13xot_simon-garfunkel-america_music
(Nefis bir Central Park konser kaydına bağlantı verdim, bu kıyağımı da unutmayın!)
"Toss me a cigarette, I think there's one in my raincoat."
"We smoked the last one an hour ago."
So I looked at the scenery, she read her magazine
And the moon rose over an open field.
Şarkı yavaş yavaş arayışın beklenen sonucuna yaklaşmaktadır; bulamamak! Kendini bulamamak, Amerikayı bulamamak, ya da ikisini birden. “Galiba cebimde bir sigara kalmış olacaktı” cümlesi bile bu kadar derin bir hüzünle mi oturur yerli yerine??? Ve sonunda biri dergisine dalar, diğeri camdan aya bakar!
"Kathy, I'm lost," I said, though I knew she was sleeping
"I'm empty and aching and I don't know why"
Ve sonunda Paul itiraf eder! Hatta, itirafını Kathy’nin uyuduğunu bile bile söyler ki, duymasın! İnsan o yaşta “aramaya“ çıkarsa ne olur? Tabii ki bulamaz ve kaybolur! Bu böyle olmuştur, ve hep olacaktır! Kaybetmenin hüznü olmadan bulmanın sevincini kim yaşayabilmiştir ki?

“I’m empty ve aching” dizesi o durumu açıklayan en güzel dizedir! Evet, boşum, bomboşum, ve bu boşluk neye yol açıyor? Tabii ki ülsere, gastrite... Hele ki o yılların ABD’sinde, pompalanan Amerikan rüyası karşısında kendini arayan, bulamayan 68 gençliğini, Woodstock gençliğini bir düşünün, ne kadar güzel oturmuş şarkıya! Bir de bu şarkıyı David Bowie 11 Eylül saldırısı sonrasında verilen konserde söylemiş ki, “I’m empty and aching and I don’t know why” dediğinde konser alanındaki hüzünlü hava zirve yapmış, ve belki de olan bitenden bir ders alınmış...
Şarkının stüdyo kayıtlarında Paul ve Art’a çok güzel bir davul eşlik ediyor ve o “yolda” olma duygusunu, sanki otobüsün, otobüsle beraber duyguların “vites değiştirişini” size hissettiriyor. Özellikle şarkının sonlarına doğru gerilim yükseliyor, duygu doruğa ulaşıyor ve Paul haykırıyor:
Counting the cars on the New Jersey turnpike,
They've all come to look for America
All come to look for America
All come to look for America
Amerika dolaşılmış ve son durağa yaklaşılmıştır: New York! Arayışta olan binler, milyonlar New Jersey Turnpike üzerinden NY’ye yaklaşmaktadır; ve hikaye böyle biter! Kimi bulur, çoğu bulamaz, arayış bir ömür boyu devam eder...

New Jersey Turnpike üzerinden New York'a yaklaşırken...
Bu şarkıya sardırdığım günlerde, “counting the cars...”ı duyduğum an içim ürperirdi. O gün biri bana sorsa, “seni New York’a götüreceğim, en çok neresini görmek istersin” dese, herhalde Özgürlük Anıtını falan boşverirdim; “siz beni New Jersey turnpike’a bırakın, ben geçen arabaları sayacam” derdim...
Bir ara şarkıyı İstanbul’a uyarlamak istedim, “TOKİ konutları üzerinde yükselen dolunayı seyrederken Kozyatağı gişelerden geçen kamyonları sayıyorum, hepsi İstanbul’u görmeye gelmişler” falan... uymuyor vallaha... Bende Paul’ün ışıltısından zerre yok tabii, kabul etmem gerek...
0 comments:
Yorum Gönder