1 Aralık 2011 Perşembe

Seattle'da Uykusuz

Sabahın Köründe Kabristan Ziyareti

1993 yapımı “Sleepless in Seattle”, Tom Hanks ve Meg Ryan’ın şirinliği ve insanın içine dokunan hikayesi ile romantik komedi sinemasının en başarılı örneklerinden biri olarak ün yapmıştı. Filmin finali Empire State Building’de geçse de, arka planında Seattle’ı görürüz ve Meg Ryan’la birlikte bu kente de aşık oluruz...



Peki, filmin ismi niye “Seattle’da Uykusuz”dur? Hiç düşündünüz mü? Aşk yüzünden, kaybettiği karısı yüzünden, falan feşmekan yüzünden uykusuz diye birçok romantik sebep aklınıza gelebilir. Hayır efendim, Seattle’da uykusuzluğun sebebi kahvedir! Starbucks, Tully’s, Best coffee gibi bilimum meşhur kahve zincirleri Seattle’da doğmuştur. Bir de bu mağazaların müdavimleri bilirler, kıraathanelerde satılan en küçük boy kahve fincanları bile litrelerle ölçülür.

Eeee, bünyeye vereceksin bu kadar kahveyi, dayayacaksın kafeini, sonra uyu uyuyabilirsen! Tabii ki Sleepless in Seattle, herkesin gözler fıldır fıldır, kalpte bir çarpıntı, sabaha kadar dön dolaş... Kahve merakı ABD’ye Seattle ve San Francisco başta olmak üzere batı yakasından yayılmış zaten. Sebebini de şöyle açıklıyorlar; efendim, ABD'nin iş ve finans merkezi olan Doğu yakasından birkaç saat gerideyiz. Diyelim ki onlar mesaiye sabah 9’da başlıyor, adamlardan geri kalmamak için saat 6’da falan masa başında olalım. Eh, o saatte afyonu patlamamış bünyeye ne lazım? Bol kahve lazım... Diyerek kafein sektöründe başa güreşmişler.

Ben de Seattle’a iş için gitmişim, gün boyu meşgulüm, şehri gezecek pek vaktim yok. O zaman ne yapıyoruz, bünyeye yüklüyoruz kafeini, gece geç saatlere kadar dolaşıyoruz, sabah da güneşin doğuşuyla birlikte dimdik ayaktayız! Hiç olmazsa kargalar dışkılarıyla kahvaltı etmeden şehirde dolaşalım, yürüyelim, Seattle’ı tanıyalım!



Union Gölünün ürkütücü köprüsü

Bol kahveli bir gecenin ardından sabahın 5:30’unda uyanıyorum ve düşüyorum yollara... Pike Place sayesinde deniz kenarı ile bir miktar müşerref olmuşum, biraz da gölleri görelim. “Emerald city” (zümrüt şehir) lakaplı Seattle, yeşil ve mavinin olağanüstü birlikteliği ile bu lakabı almış.

Sabah saatlerinin ilk belediye otobüsü seferi beni Union Gölü kıyısına getiriyor. Belediye otobüsleri şehir merkezi içinde ücretsiz, ama merkez bölgenin dışına çıkınca birkaç dolar alıyor. Ben de merkezden uzaklaşmışım, ama bozuk param çıkışmayınca iyi kalpli şöförüm beni para almadan kışkışlıyor.

Union Gölü, doğusunda yer alan ve çok daha büyük bir göl olan Washington Gölü’ne bağlı bir göl. Hatta artık göl de değil, çünkü bir kanal ile okyanusa bağlanarak tekne ve somon balıklarının geçişine imkan sağlanmış.



Gölün çevresi parklar ve marinalarla bezenmişti ve güzel bir sabah yürüyüşü için gayet keyifliydi. Güneş yeni yükselmeye başlamıştı ve karşı kıyıdaki evlerin pencerelerinde parıldayan güneşin gölde yansıması gözümü alıyordu. Jogging tutkunu Amerikalı vatandaşlarımız dışında göl kenarı çok sessizdi.

Manzarayı görebilmek için kıyı boyunca demirlemiş görkemli motoryatların arasından kafanızı uzatıp bir boşluk bulmanız gerekiyordu. Motoryatlar herhalde orta gelirli Seattle vatandaşları içindi; çünkü göl kenarında bol miktarda deniz uçağı görmeniz de mümkün.



Keyifli bir yürüyüşün ardından, şehri tepeden görme ihtimali olan “Capitol Hill” bölgesine ulaşmayı, daha doğrusu tırmanmayı planlıyordum. Eldeki haritaya göre, göle arkamı dönüp önümdeki rampaya vurursam capitol hill’i bulabilirdim. Ama, göl ve tepe arasından geçen koca otoyol, geçit vermez bir Çin Seddi gibiydi. Anlaşılan bir otobüs ile şehir merkezine dönüp arkadan dolaşmam gerekecekti tepeye...

Ama cebimde otobüs parası yok! Bütün şöförler sabahki amca kadar anlayışlı olmayabilir? Ne yapsam diye düşünürken, göl kenarında küçük bir karavanda butik usulde kahve pişiren Seattle’lı bir ablamızı gördüm. Hem kahve takviyesi yapar, hem de para bozdururum diye karavana yanaştım ve sıcak bir kahveyi Seattle’dan İstanbul’a uzanan sıcak bir sohbetle süsledik. Capitol Hill niyetimi öğrenince, bana otoyolun altından kıvrılan daracık bir patikayı tarif etti.



Patikayı tırmanmak kolay olmadı, ama manzaraya değdi...

Hollywood filmlerinde adam kestikleri türden daracık bir patikada, üstümden geçen otoyolun viyadük kolonları arasından kıvrılarak dimdik bir yokuşu tırmandım. Sonunda medeniyet simgesi müstakil evlerin olduğu bir bölgeye geldim, ve nefes nefese bir tırmanışın ardından “höynk höynk” efektleri eşliğinde Lakeview (Göl Manzarası) Mezarlığına ulaştım...



Lakeview Mezarlığı, gerçekten de Washington Gölü'nün etkileyici manzarasına bakıyor...

Mezarlık ismini hak ediyor doğrusu. Türkiye’de pek içimden geçmez ama, Japonya’da iken mezarlıkları gezmek hobim olmuştu. Tırstığını örtbas etmek için ıslık çalmaya gerek duymadan, gayet bakımlı ve huzur verici mezarlıklarda yürümek insanı dinlendiriyor. Sakinleri arasında epey bir Asyalı’nın da olduğu Gölmanzarası mezarlığı, şehrin kozmopolit yapısını yansıtıyor.



Oteldeki dergide okuduğum kadarıyla, mezarlık Bruce Lee ve oğlu Brandon Lee’yi de misafir ediyormuş! Başladım Çinli hemşerilerimizin mezar taşları arasında dolanıp Bruce abimizi aramaya. Sabahın o saatlerinde benden başka kimse olmadığı için soramadım da... Eğer rast gelsem Bruce babamızın mezar taşına bir uçan tekme çakıp ruhuna Fatiha okuyacaktım, olmadı. Lee sülalesine ait bir aile mezarlığı buldum, belki de Bruce’un amca çocukları falandı, bilemiyorum artık:



Ama mezarlıkta hepimizin çok iyi tanıdığı bir başka çiftin mezarına rastladım; Mr. And Mr. Brown! Milyonlarca Türk evladının İngilizce öğrenebilmesi için her hafta sonu üşenmeden deniz kenarına giden (Mr. And Mrs. Brown went to the seaside), kendilerini milli eğitime adamış bu cefakar çiftin mezarı önünde diz çöküp, üç-beş kelam da olsa İngilizce konuşabilen vatandaşlarımız adına şükranlarımı fısıldadım sessizce...



Axel ve Amanda Brown, ruhlarınız şad olsun

Mezarlıktan çıktıktan sonra yakınında yer alan Volunteer Park’a (Gönüllüler Parkı) seğirttim. Askerde herhangi bir şeye gönüllü olmanın, eninde sonunda başımızı derde sokacağını bilen bir onbaşı eskisi olarak parkı korku içinde gezdim; mezarlık bile bu kadar korkutmamıştı! Sabah sporu yapan teyzelerin yanından dolaşıp parkın medar-ı iftiharı “Asya Sanatları Müzesi”nin önünde buldum kendimi...



Asya Sanatları Müzesinin maskotu Afika devesi... Ne iş?

Müze haliyle açılmamış olduğu için, Japon-Amerikan mimar-heykeltraş Noguchi’nin “Siyah Güneş” (bana kalırsa, astronomik bir isim için “kara delik” daha uygun) isimli eserinin ortasından, Seattle’in sembolü “Uzay İğnesi”ni (Space Needle) seyrettim, ve bu meşhur sembolü bir kez de “Seattle’da Uykusuz” bir gecede görmek üzere toplantıma yollandım.



Kara deliğin ortasında Uzay İğnesi... Stephen Hawking kitabı gibi oldu...

Akşam işim bittiğinde, Seattle’ı ve “Uzay İğnesi”ni en güzel gören nokta olarak ünlenmiş Kerry’s Park’a yollandım. Bindiğim otobüs için yeterince bozuk para stoğum vardı, şöförden Kerry’s Park için inmem gereken durak konusunda yardım istedim. Galiba bütün otobüs niyetimi duydu. Boynumda kocaman fotoğraf makinesini gören tüm otobüs bana yardımcı olmak için seferber oldu.



Önce yanıma yaşlı bir amca oturdu, bana parkın manzarasını methetti, makinamı inceleyip iltifatta bulundu. Az sonra o inince, bir başka amca yanıma yanaşıp sohbeti devam ettirdi, hangi saatte nasıl bir fotoğraf çekimi yapabileceğimi falan anlattı. İnmesi gereken durak gelince, bana gerekli talimatları verip vedalaştı.




Ardından yanıma Meg Ryan oturdu, ya da litrelerce kahve içmenin verdiği sanrıyla ben öyle sandım. Belki o olmayabilirdi, ama uzun boylu, sevimli bir sarışın kızdı. Seattle’da gezilecek yerler konusunda önceki iki amcadan devraldığı bilgilendirme görevini şevkle sürdürdü. Kendimi 4x100 metre bayrak yarışındaki bayrak gibi hissettim; otobüste sırası gelen Seattle vatandaşı beni teslim alıp ineceği yere kadar sohbet ediyor ve bir sonraki hemşerisine teslim ediyordu. Belki de son durak olarak Meg Ryan’ın elinde kalırım diye düşünürken, “aaaa, burada inmen gerekiyor” diyerek beni bir yokuş başında apar topar otobüsten aşağı şutladı! Bu nasıl misafirperverlik anlayışı?



Space Needle ve bilimum diğer gökdelenler...


Neyse efendim, kısa bir yürüyüşle Kerry Parkı buldum sonunda. Gerçekten de Seattle silüetini temaşa eylemek için en doğru tercih olduğunu anladım. Space Needle başta olmak üzere, Seattle’ın ihtişam sahibi gökdelenleri karşımda salınıyordu. Daha da iyisi, Seattle’ın güneydoğu manzarasını süsleyen Rainier Dağı tüm görkemiyle karşımdaydı! Rainier Dağı’nın nazlanmadan kendini gösterdiği gün sayısı yağmurlu Seattle’da çok azmış meğer...



Şehrin tepesine çöreklenmiş Rainier Dağı


Kerry Park’ta oturup havanın yavaş yavaş kararmasını bekledim ve değişik ışık şartlarında Seattle’in onlarca fotoğrafını çektim... Bu çabamda pek yalnız değildim, çünkü ufacık parkın terasına dizilmiş yaklaşık 200 kişi yoğun bir yer kapma savaşı veriyordu. Kamerasını uzatıp deklanşöre basabilecek bir boşluk bulanlar şanslıydı... O sırada polis parka bir baskın yapsa, 115 Nikon, 130 Canon, onlarca tripod, uzun namlulu objektifler ve patlamaya hazır yüzlerce flaş ele geçirebilirdi.



Hava iyice karardı, yorgunluk bastı ve gün boyu içtiğim kayfelerin etkisi geçmeye başladı... Baktım ki durum giderek “Sleepy in Seattle”’a (Seattle’da Uykulu) doğru kayıyor, otele dönmek üzere otobüse bindim. Bu sefer otobüste Meg Ryan yoktu, galiba Tom Hanks vardı, ama n'apim Forrest Gump'ı gece gece...

2 comments:

Kitap Delisi Gizem dedi ki...

Yine bizi farklı diyarlara götürdünüz. :)

O. Ali dedi ki...

Çok güzel ve keyifli bir yazı olmuş. :)

Seattle'a gidip oraları görmüş gibi olduk. Doğasıyla Amerikanın en güzel yerlerinden olduğunu duymuştum fakat şehrin doğayla bu kadar iç içe olabileceğini düşünmemiştim. Hele dağ manzarası nefis..

Bir de Amerikan kentlerini gezmenin en iyi yolu sizin de yaptığınız gibi bol yürüyüş + otobüsler kesinlikle!