Seattle’a bir Ağustos akşamı geç saatte indim, otele yerleştik, odadaki broşür ve dergilerden ön araştırmaya giriştim. Dergilerden birinde Seattle hakkında az bilinenler/yanlış bilinenler gibi bir yazı vardı. Seattle’ın ABD’deki en çok yağış alan dokuzuncu şehir olduğu, New York ve Boston’un altında kaldığı yazıyordu!
Meğerse yazıda vurgulamak istedikleri, Seattle’in ne kadar çok değil, ne kadar az yağış aldığı imiş. Seattle, her nasılsa tüm Amerikalıların gözünde “ABD’nin en yağmurlu şehri” imajına sahip. Şehirle ilgili tanıtım bültenleri ise bu durumu şiddetle yalanlıyor.
Seattle: Kızılderili ve beyaz uygarlığının ahengi
Yağmur algısının sebebi, Seattle’da yağmurun çok şiddetli yağmasından ziyade, sürekli ama azar azar, kıyır kıyır yağıyor olmasıymış. Şehirde fırtınalı ve sağanaklı gün sayısı çok azmış, ama inceden yağan bir yağmur da hiç eksik olmazmış... Hatta birkaç yıl önce şehirde 90 küsür gün falan aralıksız yağmur yağdığını duydum. (Yani, aralıklarla yağan aralıksız yağmur... ne demekse)
Kordon boyundan Seattle manzarası...
Çok şanslıyım ki, benim Seattle’da bulunduğum 2,5 gün boyunca tek bir damla yağmur yağmadığı gibi, hava devamlı güneşliydi! Seattle’in ne kadar güzel ve yaşanılır olduğunu söylediğim her vatandaş “en güzel zamanında geldin buraya, sen gittikten sonra biz aylarca ıslanacağız” diyerek tersledi. Ama yağmur kokusuna muhtemelen kahve kokusunun karıştığı yemyeşil bir şehirde insan ıslanmaktan nasıl şikayet eder?
Peki, haftalarca durmadan yağmur yağınca ne yapar bu insanlar? Herhalde en iyi seçeneklerden biri, arkadaşın garajında toplanıp müzik yapmak... hafif yağmurlu ve melankolik bir havada gitara, davula girişmek kadar güzel bir alternatif olabilir mi?
Sanatın her kolu Seattle gençlerinin ruhuna işlemiş. Sloganları, "Sanat bedavadır, ama bağışlar memnuniyetle kabul edilir"
Nitekim Seattle gençleri öyle yapmışlar ve şehrin son 20-30 yıllık tarihinde kimler kimler çıkmış Seattle’dan... Jimi Hendrix ile başlayalım... Arkasından Nirvana, Pearl Jam, Heart, Soundgarden, Alice in Chains... Biraz daha sertleşirsek Metal Church ve Queensryche! Kenny G. ve benim çok sevdiğim “The Presidents of the USA”. Maşallah, bol yağmur aldığı için çok verimli olmuş Seattle toprakları...
İlk fırsatta “müzikal sayıklamalar” köşeme bir Seattle grubu davet etmem farz oldu artık. Seattle’ın müziğini, daha doğrusu genel anlamda müziği tanımak için mükemmel bir merkez var Seattle’da; “Experience the Music Project”. Şimdi diyeceksiniz ki, “sen buraya mutlaka gitmişsindir, hadi anlat bakalım...” Ama heyhat, boş vaktim o kadar sınırlıydı ki, Frank Gehry imzalı post modern binasının önünde yutkunarak bakınmaktan fazlasını yapamadım! Sonradan bir arkadaşım söyledi, eğer içine girecek olsaymışım saatlerce çıkamazmışım... Ama siz gidecek olursanız, benim hatrıma ziyaret edin mutlaka!
Experience the music, appreciate the architecture
“Experience the Music”in yer aldığı Seattle Center, 1962 yılında şehirde düzenlenen “21. yüzyıl fuarı” için düzenlenmiş bir bölge. Yine bu fuar için yapılan ve Seattle’in simgesi olan “Space Needle” bölgenin ortasında dikiliyor. Fuarı o yılda 9 milyon kişi gezmiş ve 21. yüzyılda Seattle’in neye benzeyeceğini görmüş... Ben neye benzediğini bizzat 22. yüzyılda gördüm.
Seattle Center’da ayrıca bir çocuk müzesi, konser, sergi, gösteri alanları ve kocaman bir fıskiyeli havuz var. Sürekli bir müzik yayınıyla şenlenen havuz ve civarı, Seattle sakinlerinin en sevdiği, eğlendiği ve ıslandığı buluşma noktalarından:
Seattle Center’da vakit geçirdikten sonra, mutlaka Pike Place Market’a inmenizi öneririm; hani şu “azıcık vaktiniz varsa mutlaka burada değerlendirin” dediğim yer:
http://www.onurataoglu.blogspot.com/2011/11/pike-place-pazar.html
Dünya tarihinin ilk Starbucks’ından aldığınız kahveyi içmek için yakındaki yeşilliğe yönelin. Elliott körfezine nazır kahvenizi yudumlarken, eğer yağmursuz ve açık bir hava varsa, 4400 metrelik ihtişamıyla Rainier Dağını görebilirsiniz...
Kahvenizi içtikten sonra kıyı boyunca kıyır kıyır ilerleyin ve cafe restoranlar, hediyelik eşya dükkanları, sokak sanatçıları eşliğinde masmavi sularıyla körfezin tadını çıkarın. Rıhtımlar üzerindeki deniz mahsulü restoranlarında her türlü kabuklu deniz mahlukatını kemirebilir veya yengeç çorbası içebilirsiniz. Seattle’a ve Kızılderili kültürüne dair hediyelik eşya alacaksanız rıhtımdaki Ye Olde mağazasını kaçırmayın:
Ye Olde'nin girişi
Seattle’da Kızılderili izini ilk duyduğumda şaşırmıştım. Kızılderililer hakkındaki ilk literatürümüzü Texas – Tom Miks – Tom Braks gibi dünya klasiklerinden edindiğimiz için, Kızılderili milletini hep Teksas, Arizona gibi çorak arazilerle özdeşleştirmiştik. Meğerse Kuzeybatı Amerika’da da yaşayan nice yerli kabileler varmış. Beyazlar yanlarında ateş suyu ile bu topraklara vardığında, Duwamish ve Suquamish kabileleri halihazırda Seattle’da ikamet edermiş, zaten şehrin ismi de yüce şef Oturan Seattle’dan geliyormuş.
Anladığım kadarıyla Seattle ve civarındaki toprakların beyazlar tarafından ele geçirilmesi kanlı savaşlı olmamış; tabii ki beyazların top ve tüfeklerinin gölgesinde, 1855 yılında Şef Seattle ve Kaptan Swing arasında imzalanan bir anlaşma ile yerli kabilelerin toprakları ABD Toplu Konut İdaersi’ne satılmış. Kaç paraya gittiğini bilmiyorum, tahminen birkaç incik boncuğa kapatmışlardır koca Seattle’i...
Şef Seattle’in topraklarını zorla satarken yaptığı bir konuşma ve ABD Başkanına yazdığı söylenen bir mektuptan alıntılanan bilgece anekdotlar, doğruluğu tam kanıtlanmamış olsa da, yıllardır kuşaktan kuşağa aktarılır. Konuşmanın tam metnine internetten ulaşılabiliyor, ama kısaca “Merhametli gökyüzünün yıllardır üzerimize döktüğü gözyaşı” diye başlayarak, ABD’li beyazların “dostlukla” topraklarını almaları konusuna inceden giydiriyor: “Beyazlar o kadar kalabalık ki, bizim dostluğumuza hiç ihtiyaçları yok... onlara göre, biz küçücük bir bölgede yaşasak yeterli olur... Gökyüzü nasıl satılabilir ve alınabilir ki? Toprağın sıcaklığı? Bu fikir bize çok yabancı; akan suyun berraklığı, havanın tazeliği bize ait değil ki satabilelim?... Tanrılarınızın bizim de tanrımız olduğunu söylüyorsunuz, ama tanrınız kırmızı derili evlatlarını sevmiyor ve korumuyor! Asla bizim tanrımız olamaz... Unutmayın ki bu toprakların da ruhu vardır, her bir köşesi benim halkımın umutları, acı veya tatlı hatıraları ile kutsanmıştır...” gibi bir minvalde gidiyor.
Bu bilge kişinin konuşması, bana haliyle “Japon Yapmış” kitabımın Şintoizm ile ilgili bölümünü hatırlattı ve Şinto inancının doğaya, yaşayan ve yaşamayan her varlığa saygısını Kızılderililerin doğa sevgisi ile çok benzer buldum. Zaten Japonya’nın kuzeyindeki Hokkaido adasında yaşayan Ainu halkının Kızılderililer ile çok büyük benzerlikleri var ki, onu da üçüncü kitabımda anlatacağımdır.
Neyse efendim, sayıları gitgide azalan bu yerli halk şimdilerde ne yapıyor? Ne yazık ki, çoğu alkol/uyuşturucu bağımlısı olmuş, devletin kendilerine sağladığı bazı imtiyazları kullanarak, veya bu imtiyaz haklarını parayla devrederek hayatta kalmaya çalışıyorlar. Eğitimsizler, fakirler, Amerikan rüyasının tamamen dışında kalıp, kapitalizm kabusunun kurbanı olmuşlar.
Konuyu Seattle’dan uzaklaştırıp biraz sündürdüm ama, bazı arkadaşlarımla bu konuyu konuşurken “onlara da aynı vatandaşlık hakları tanınmış, okusalardı, iş kursalardı, başarılı(!) olsalardı kardeşim, alkolik uyuşturucu müptelalarını savunma bana” diyebiliyorlar. Doğru ya, tüm dünya vatandaşları kapitalizmin tornasından çıkmak zorunda değil mi; havanın, suyun, toprağın satılabileceğini anlayamayan, doğaya hayran olan ve saygı duyan bir düşünce ve inanç sisteminin ne işi var günümüzde? Sanki onları “bozan” beyaz insan değil?
Ateş suyu karşılığı totem takas edilir!
Neyse efendim, konumuza dönelim, Elliott Körfesi boyunca yürürken kıyıda boynu bükük oturmuş totem satan Suquamishleri görebilirsiniz. Eğer vaktiniz varsa arkalarındaki büyük feribot terminallerine bir sokulun, gemiyle körfez turuna kaydolun, veya Seattle’in karşısındaki Bainbridge adasına gidin feribotla...
Bainbridge adasında “Manitou Beach” diye bir plaj olduğunu duymak da ilgimi çekti... Hepimizin teksastommiks kültüründen aşina olduğu manitu, bizlerin tanrı kavramından ziyade, Japon Şintoizmindeki “kami” (ruh) inancına yakındır, bunu da böyle bilesiniz...
Benim gibi vaktiniz çok kısıtlı ise, körfez turunu veya adaları pas geçip şehir merkezine doğru yönelin. Seattle’da deniz kıyısından merkeze tırmanan caddeler San Francisco’da olduğu gibi dimdik; nefes nefese bir yürüyüşle otelimin olduğu mahalleye ulaştım.
O yokuşlarda kırmızı ışıkta dur, arabayı kaydırmadan kaldır...
Seattle şehir merkezinde çok ilginç gökdelenler mevcut. Örneğin, bizim otelin hemen yanındaki acaip bina sanki dev bir kalemtraşla açılarak toprağa saplanmış gibi. Seattle da deprem kuşağından uzakta değil; koskoca gökdeleni böyle tıngırdak bir şekilde yere dikmek ne derece akıl karıdır acaba?
Seattle’da bulunan bazı gökdelenlerin gözlem katlarına çıkarak şehri izlemek mümkün. Tabii en popüler olay Space Needle’a çıkmak; ama oraya çıkınca Space Needle’i göremiyorsunuz. Bir diğer seçenek, Uzay İğnesinden çok daha yüksek bir bina olan Bank of America Binası; 76 katlı bu binanın 73. katındaki gözlem salonundan harika bir manzara olduğu söyleniyor. Ben binalara hiç bulaşmadan Kerry’s Park’a giderek Seattle manzarası ihtiyacımı gidermiştim zaten:
http://onurataoglu.blogspot.com/2011/12/seattleda-uykusuz.html
Bank of America binası, Seattle’in sadece göller, deniz ve orman kenti değil, çok dinamik bir iş merkezi olduğunu da gösteriyor. Söylendiğine göre, bir zamanlar bu binada çalışan avukat sayısı, tüm Japonya’daki avukatlardan fazlaymış. Bu karşılaştırmanın bir abartı içerdiğini sanmıyorum, çünkü Japonya, nüfusuna oranla şaşılacak derecede az avukatın bulunduğu bir toplumsal uzlaşı ülkesi! Sizi gidi Amerikalı şeytanın avukatları sizi...
Bank of America
Bank of America binası ve çevresindeki diğer gökdelenlere bakmaktan boynunuz tutulmuş olmalı. O zaman yapmanız gereken, hemen yakınındaki Seattle Merkez Kütüphanesine gidip, önce hayranlıkla binanın dış cephesini ve siluetini seyretmek:
Kütüphaneye gel vatandaş!
Cam çerçeve ağırlıklı postmodern mimarinin en görkemli örneklerinden biri olan kütüphane 2004 yılında açılmış. Diğer binaların arasında sıkışıp kalmış olsa da, baktığınız her açıdan değişik bir siluet, farklı bir yüzey ve boyut görebiliyorsunuz.
Size tavsiyem, binaya sadece uzaktan bakmayın ve içine girin. 35,000 metrekarelik alanda 1,5 milyon kitaba ev sahipliği yapan kütüphanenin iç mekanları çok ferah ve oturup saatlerce kitap okuma isteğini körüklüyor.
Kütüphanenin içinden Seattle manzarası da çok ilginç; değişik eğimlere sahip cam blokların arasından eğilip bükülmüş Seattle manzarasını seyretmek için bile kütüphanede bir tur atılır. Kütüphanede turlarken arşivlerindeki inanılmaz Japon mangaları külliyatını da takdir ettim!
Kütüphaneden Pioneer Meydanı'na bakış
Kütüphaneden çıktınız, boynunuz dinlendi, o zaman şehrin gökdelenlerini dikizlemeye, özellikle cam yüzeylerindeki büyük şehir yansımalarını seyretmeye devam edin. Bu ne zenginlik kardeşim, nereden geliyor Seattle değirmeninin suyu diye düşünebilirsiniz. Seattle, sadece yağmuru ile değil, Boeing ile, Starbucks ile, Amazon ile, ve tabii ki Microsoft ile meşhur bir vilayetimiz. Nordstorm, UPS, Costco gibi babalar da bu topraklardan çıkmış. Seattle böylesine müreffeh olduğundan mıdır, eyalette gelir vergisi alınmıyor!
Seattle gökdelenlerinde hayatın yansıması
Yaa, vergi kaçırmaya bile ihtiyacınız olmayan eyalet iştahınızı kabarttı, değil mi? O zaman yürümeye devam edin ve şehrin en eski merkezi olan Pioneer Meydanına doğru ilerleyin. Meydanın ismi, oto radyo teyplerden hastası olduğumuz pioneer’dan gelmiyor; Seattle’a ilk yerleşen öncüleri simgeliyor meydanın ismi. Yolda görüp göreceğiniz son gökdelen ise, Seattle’in meşhur Smith Kulesi. Vakti zamanında alemin kralı olan, “Mississipi’nin batısındaki en yüksek bina” diye bilinen gökdelen halen ziyaret edilebiliyor.
Öncüler Meydanı, 1850’lerde Seattle’daki ilk yerleşim yeri. Öncüler, 40 yıl içinde bu meydan civarında bol buldukları tomruklardan bir şehircik kurmuşlar. Ahşap Seattle fazla dayanmamış ve 1889’da korkunç bir yangınla kül olmuş. Yeni Seattle’ı eskisinin üstüne kurmaya karar vermişler. Üstüne dediysem, gerçekten de üstüne; bölge bir kat yükseltilerek yeni binalar, taştan ve tuğladan olmak üzere yanmış kalıntıların üzerine inşa edilmiş. Bugün Pioneer Meydanı civarında halen “Yer altı turları” düzenleniyor. Eğer vaktiniz olursa, ki benim yoktu, bu rehberli turlardan birine katılıp eski Seattle kalıntılarını yer altından gezebiliyorsunuz.
Yeni Seattle küllerinden doğduysa da, şehir merkezi zamanla daha kuzeye kaymış ve Öncüler Meydanı sanat galerilerine, kafelere, tasarım atölyelerine öncülük etmiş. Keyifle gezdiğim Altına Hücum müzesi de bu bölgede yer alıyor. Eğer meydana kadar geldiyseniz, Sedat arkadaşımın mekanı “Cafe Paloma”ya uğrayıp keyifli bir sohbet eşliğinde bir şeyler içerek dinlenebilirsiniz:
Dinlendiyseniz, şehir merkezine dönmek için yokuş yukarı vurun kendinizi. Bol yokuşlu Seattle’in yedi tepe üzerine kurulduğu söyleniyor. Aklınıza yedi tepeli başka bir şehir geldi mi?
Yolda yürürken, hafif yağmur altında yeşil ve mavinin pastel tonlarının kucaklaştığı pastoral Seattle ile Microsoft, Boeing ve Starbucks’ın konuşlandığı gökdelenler hakimiyetindeki küresel Seattle’in uyumunu seyredin bir kez daha...
1 comments:
Tebrikler Onur.
Bundan sonra sayfanın müdavimiyim :)
keyifli,güzel geziler .her daim.
Dilek D.
Yorum Gönder