<?xml version='1.0' encoding='UTF-8'?><?xml-stylesheet href="http://www.blogger.com/styles/atom.css" type="text/css"?><feed xmlns='http://www.w3.org/2005/Atom' xmlns:openSearch='http://a9.com/-/spec/opensearchrss/1.0/' xmlns:georss='http://www.georss.org/georss' xmlns:gd='http://schemas.google.com/g/2005' xmlns:thr='http://purl.org/syndication/thread/1.0'><id>tag:blogger.com,1999:blog-4107316844649820222</id><updated>2012-01-28T23:10:13.402+02:00</updated><category term='zaman'/><category term='Marais'/><category term='sponsorluk'/><category term='Pearl Jam'/><category term='Sürdürülebilir Yaşam'/><category term='Odunpazarı'/><category term='Anuta'/><category term='Dario Moreno'/><category term='Nuuksio'/><category term='Simon Garfunkel'/><category term='Venedik'/><category term='Van'/><category term='Knidos'/><category term='Mehmet Akif Ersoy'/><category term='Hanri Benazus'/><category term='freebird'/><category term='Ermenek'/><category term='Paflagonya'/><category term='Louvre'/><category term='Rize'/><category term='rasputin'/><category term='Yavaş yaşam'/><category term='Styx'/><category term='Boeing'/><category term='Gelincik'/><category term='Fritz Lang'/><category term='Trento'/><category term='İtalya'/><category term='Paris'/><category term='Helsinki'/><category term='Göbeklitepe'/><category term='Haşhaş'/><category term='Memlekent'/><category term='Smithsonian'/><category term='harita'/><category term='Deep Purple'/><category term='Büyükçekmece'/><category term='İsveç'/><category term='köfte'/><category term='Konya Ereğli'/><category term='Karahayıt'/><category term='Guggenheim'/><category term='Narlıkuyu'/><category term='Hasan Saraç'/><category term='ekonomik kriz'/><category term='FOMA'/><category term='mısırlı'/><category term='Tarih'/><category term='Iwo Jima'/><category term='cranberries'/><category term='Seine'/><category term='sıradaki şarkı'/><category term='Türkiye'/><category term='Viyana'/><category term='Bursa'/><category term='İnsan Kaynakları'/><category term='sonbahar'/><category term='Endüstri Mühendisliği'/><category term='Liam Neeson'/><category term='Waikiki'/><category term='Tasarım'/><category term='Uluabat'/><category term='Datça'/><category term='Ankara'/><category term='Kopenhag'/><category term='Monet'/><category term='Malmö'/><category term='Christiania'/><category term='Denizli'/><category term='müzik'/><category term='Truva'/><category term='John Rabe'/><category term='creep'/><category term='mantar'/><category term='U2'/><category term='Klondike'/><category term='dido'/><category term='Yenipazar'/><category term='Suomenlinna'/><category term='örovizyon'/><category term='iron maiden'/><category term='Metallica'/><category term='Japon Yapmış'/><category term='İstanbul'/><category term='Montmartre'/><category term='Ernest hemingway'/><category term='Brüksel'/><category term='Guam'/><category term='Picasso'/><category term='Avusturya'/><category term='33'/><category term='İzlenimciler'/><category term='georgetown'/><category term='Eskişehir'/><category term='coleridge'/><category term='Trabzon'/><category term='kahve'/><category term='Eyfel'/><category term='Love Psychedelico'/><category term='Mudurnu'/><category term='Fransa'/><category term='BoneyM'/><category term='Isparta'/><category term='haspa'/><category term='Meke Gölü'/><category term='toto'/><category term='Alaçatı'/><category term='OHA'/><category term='Bodrum'/><category term='INXS'/><category term='Seattle'/><category term='Merzifon'/><category term='ODTÜ'/><category term='Teknoloci'/><category term='yolda'/><category term='Danimarka'/><category term='Japonya'/><category term='ero-komik öyküler'/><category term='Sırtçantalılar'/><category term='Notre Dame'/><category term='Washington DC'/><category term='The Terminal'/><category term='Gertrude Bell'/><category term='Linkin Park'/><category term='Kyoto'/><category term='Blue Oyster Cult'/><category term='Endonezya'/><category term='Eğirdir'/><category term='tutunamayanlar'/><category term='Fatsa'/><category term='hooker'/><category term='Terzi Fikri'/><category term='Nanking'/><category term='love actually'/><category term='Ulus'/><category term='Bartın'/><category term='Ronnie James Dio'/><category term='kitap'/><category term='Abba'/><category term='Meandros'/><category term='sinema'/><category term='Charlie Chaplin'/><category term='Çivril'/><category term='Hawaii'/><category term='Sertavul'/><category term='nuriş'/><category term='ABD'/><category term='İş ve yaşam öyküleri'/><category term='Kargo'/><category term='Devlet Mezarlığı'/><category term='Gezi'/><category term='Resim'/><category term='Mesut Silindir'/><category term='Alanya'/><category term='Easter Adaları'/><category term='Atça'/><category term='Şanlıurfa'/><category term='Beypazarı'/><category term='matrix'/><category term='National Mall'/><category term='Belçika'/><category term='Manet'/><category term='İzmir'/><category term='Çin'/><category term='Antalya'/><category term='edebiyathaber'/><category term='Adana'/><category term='Michael Jackson'/><category term='Finlandiya'/><category term='Hereke'/><category term='Secession'/><category term='Artvin'/><category term='Safranbolu'/><title type='text'>Onur'un Seyir Defteri</title><subtitle type='html'>Düzenli veya düzensiz olarak güncellenmektedir.
İzlemeye devam edin. Yorumlarınızı sayfama, memnuniyetinizi dostlarınıza, şikayetinizi bana bildirin. Fotoğraflara dıklayın, büyüsün...</subtitle><link rel='http://schemas.google.com/g/2005#feed' type='application/atom+xml' href='http://onurataoglu.blogspot.com/feeds/posts/default'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default?max-results=100'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://onurataoglu.blogspot.com/'/><link rel='hub' href='http://pubsubhubbub.appspot.com/'/><link rel='next' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default?start-index=101&amp;max-results=100'/><author><name>Onur Ataoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04682502971083965324</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_2-h_6ED5gHk/SNzbBmaz8zI/AAAAAAAAAMY/cqMAHBK7IJY/S220/profile04.jpg'/></author><generator version='7.00' uri='http://www.blogger.com'>Blogger</generator><openSearch:totalResults>166</openSearch:totalResults><openSearch:startIndex>1</openSearch:startIndex><openSearch:itemsPerPage>100</openSearch:itemsPerPage><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4107316844649820222.post-7646169094854496230</id><published>2012-01-27T15:52:00.006+02:00</published><updated>2012-01-28T23:10:13.414+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarih'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İş ve yaşam öyküleri'/><title type='text'>Fayların Kırılganlığında Uygarlık</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Bazı arkadaşlarım iyi bilir, okuduğum kitaplar ve seyrettiğim filmlerle dünya tarihinin gidişatına yön verebilecek bir lanete sahibim. Şimdiye kadar öylesine tesadüflerle sarsıldım ki, kötücül güçlerimden korkar oldum... Bir iki örnek vermem gerekirse, Brokeback Mountain filmini seyredişimin ertesi günü başroldeki yüce Joker Heath Ledger'in ölüm haberini aldım. Jung Chang'ın Çin yakın tarihini anlattığı muhteşem kitabı "The Wild Swans"ı bitirişimin ertesi günü, kitabın büyük bölümünün geçtiği Sichuan eyaletinde meydana gelen korkunç depremde yaklaşık 70.000 kişi hayatını kaybetti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki gece önce de BBC'nin harika belgeseli "How Earth Made Us"ı seyrediyordum. Belgesel, coğrafya, iklim ve jeolojinin, insanlığın uygarlık tarihini nasıl şekillendirdiğine dair olağanüstü bir yapım; mutlaka seyredilmesini tavsiye ederim. Belgeseli hazırlayıp sunan genç ve fırlama İskoç Profesörü Iain Stewart'in ağır aksanıyla "earth" kelimesini "iyıırthhh" diye telafuz etmesini dinlemek için bile izlemeye değer!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse efendim, konumuza dönecek olursak, iki gün önce belgeselin "deep earth", yani "derin dünya" bölümünü seyrettim. "Derin devlet" benzeri bir "derin dünya"nın varlığını öğrenmek ilginç oldu tabii; programda bütün büyük uygarlıkların tarih boyunca nasıl olup da fay hatları boyunca kurulmuş olduğu çok ilginç örneklerle açıklanıyordu. Birçok büyük uygarlığın deprem, yanardağ, tsunami ve benzeri felaketlerle tarih sahnesinden silindiğini biliriz ve "şehir kuracak başka yer mi yoktu kardeşim" deriz ya; gerçekten de şehir kuracak başka yer yokmuş ve fay hatları aynı anda hem yaşamın ve uygarlığın, hem de ölümün hattıymış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Programda dünya üzerindeki "çağdaş" diyebileceğimiz ilk uygarlıklardan, Girit adasında kurulmuş, Bronz çağında hüküm sürmüş Minoan'lar tanıtıldı. Minoanlar, Yunan ve Roma uygarlıklarından daha önce su ve kanalizasyon sistemlerinin, sarayların, agoraların, tiyatro ve spor alanlarının inşa edildiği bir uygarlık yaratmışlar. Bakır ve kalaydan bronz elde edildiği bu çağda yakın yörelerden bakırı getirtmişler. Kalay biraz daha zor bulunuyormuş ve bu madene ulaşmak için kalayca zengin çook uzaklardaki bir adaya kadar gitmişler. O zamanlar için uygarlıktan nasibini almamış bu adaya daha sonraları "Britanya" denmiş. Bin yıllar sonra dünyanın en büyük sömürgecisi olacak Britanya, bronz çağında tabiri caizse "sömürülmüş". &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-33s1GraGQ3I/TyK_QIddzII/AAAAAAAAD9Y/BQ6k0zLg5fU/s1600/Knossos.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 213px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5702330362074352770" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-33s1GraGQ3I/TyK_QIddzII/AAAAAAAAD9Y/BQ6k0zLg5fU/s320/Knossos.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Aynı zamanda "labirent" adıyla bilinen, Girit adasındaki Knossos şehrinde bulunan Minoan sarayı&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Minoanlar dünyanın ilk küreselleşen uygarlığı olmuş; stratejik konumu sayesinde bakır ve kalay ticaretini tamamen ele geçirmişler. Elde ettikleri güç ve zenginlikle olağanüstü fresklerle süslü saraylar, villalar inşa etmişler, bir çeşit boğa güreşi de dahil olmak üzere çeşitli spor karşılaşmaları organize etmişler, sosyal ilişkileri güçlü bir toplum oluşturmuşlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, Iain abimiz Minoan uygarlığının insanlık tarihine tartışmasız en büyük katkısını şöyle özetledi: haftada bir tatil günü! Ben de kendisine yüzde yüz katılıyorum; eğer Giritli büyük büyük dedelerimizin uygarlığı birkaç yüz yıl daha sürse, belki de şimdi haftanın dört veya beş günü tatil olabilirdi! Hay bin kalay!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, dünyada tatili icat eden bu yüce uygarlık nasıl çökmüş? Programın ana fikrine dönecek olursak; her büyük uygarlık bir fay hattı kenarında kurulmuş ve bu fay hattının nimetlerinden yararlanmış (örneğin, yer yüzeyine çok yakın maden ve mineraller). Ama tabii ki sonları da fay hattının kıpraşmasıyla belirlenmiş. Bundan yaklaşık 3500 yıl önce, Girit'in 100 km. kuzeyinde yer alan Thera adasında (günümüzün Santorini adası) meydana gelen korkunç bir volkanik patlama, öncelikle Minoan uygarlığının Thera adasındaki liman şehri Akrotiri'yi yok etmiş. Ardından, yanardağın çok büyük bir kütlesinin denize çökmesi sonucunda devasa tsunami dalgaları meydana gelmiş ve Girit'in kuzey kıyısındaki tüm Minoan şehirlerini yutmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-_-8tMaLCUgY/TyK_QQB7CYI/AAAAAAAAD9o/7CGl_6UYQl4/s1600/Thera_adas%25C4%25B1.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 310px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5702330364106312066" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-_-8tMaLCUgY/TyK_QQB7CYI/AAAAAAAAD9o/7CGl_6UYQl4/s320/Thera_adas%25C4%25B1.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Uzaydan Santorini adasının manzarası...Her haliyle patlamaya hazır olduğu belli değil mi?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Minoan uygarlığının sırf bir tsunami ile yok olup olmadığı halen tartışılıyor. Ama bu büyük afet sonrası çok zayıflayan Minoanlar, Yunanistan'da palazlanmaya başlayan Mikenler tarafından kolayca alt edilmiş. Günümüzde kafaları kurcalayan batık kıta Atlantis efsanesinin Santorini ve Girit'te göçmüş olan Minoan uygarlığı olduğu kuvvetle tahmin ediliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi dönelim yazının başına... Binlerce yıl önce meydana gelen bu gelişmelerle, benim bu detayları iki gece önce seyrettiğim bir belgeselden öğrenmiş olmamın üzerimdeki lanet ile ne ilgisi var? Şu ilgisi var; bugünkü gazetelerde, son günlerde Ege Denizinde meydana gelen sismik faaliyetlerin Santorini'de uyuyan yanardağ ile ilgili olduğuna dair güçlü bulgulara rastlandığı haberlerini okudum. Yunan jeologlar, Santorini adasının kabuğu altında "aşırı kabaran bir kek misali" faaliyete rastlandığını söylüyorlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Umarım okuduklarım ve izlediklerimle bağlantılı lanetim bu kez gerçekleşmez ve henüz görme fırsatı bulamadığım Santorini adasında bir yanardağ felaketi yaşanmaz. Birileri benim bu afet potansiyelimi keşfedecek olursa, tarih sahnesinden bir an önce silinmem için hakkımda ferman çıkartacaklar, ondan korkuyorum artık!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-mM8rkIhLAek/TyK_Q4aITFI/AAAAAAAAD9w/zdOy_lfQDF0/s1600/san-andreas-fault-map.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 303px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5702330374945262674" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-mM8rkIhLAek/TyK_Q4aITFI/AAAAAAAAD9w/zdOy_lfQDF0/s320/san-andreas-fault-map.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;San Andreas fay hattı ile Kaliforniya'daki şehirlerin konumuna bakın; maaşallah cuk oturmuş bir lineer regresyon misali...&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seyrettiğim belgeselin sonuna gelecek olursam, ABD'de bir grup ekonomistin yaptığı çok ilginç bir çalışmadan bahsetmem gerek. San Andreas fayı boyunca uzanan ve başka yere taşınmaya hiç niyeti olmayan Kaliforniya eyaleti üzerine bir fayda/maliyet analizi yapılmış. Fayda ve maliyetler, zengin Kaliforniya eyaletinin fay üzerinde bulunmasıyla doğrudan ilgili faydalar ve maliyetler olarak ölçülmüş. Örneğin, Kaliforniya'nın fay hattında bulunması sayesinde faydalandığı petrol, altın ve diğer madenler, su kaynakları, verimli topraklar ve turizme yansıyan doğal güzelliklerin ekonomiye yıllık getirisi parasal bir değer olarak hesaplanmış. Ardından, Kaliforniya'nın yüz yılda bir çok yıkıcı bir deprem yaşayarak yerle bir olmasının parasal değeri ortaya konmuş. Sonuç; faydalar maliyetlerin tam 25 katı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hesaplamaya girmeyen tek faktör, depremde ölen insan hayatının parasal değeri. Yani insana bir değer vermezseniz, ki kapitalist sistemin pek bir değer verdiği söylenemez, Kaliforniya'nın fay hattı üzerinde kurulmasının fayda maliyet oranı 25! Hadi, depremde ölen kişi başına 10 milyon dolar falan koyun, bu oran inse inse yirmiye iner... Finansal açıdan müthiş bir oran: Ey kaliforniya halkı, oturun oturduğunuz yerde! &lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;Onur'un Seyir Defteri&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4107316844649820222-7646169094854496230?l=onurataoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://onurataoglu.blogspot.com/feeds/7646169094854496230/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4107316844649820222&amp;postID=7646169094854496230' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/7646169094854496230'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/7646169094854496230'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://onurataoglu.blogspot.com/2012/01/faylarn-krlganlgnda-uygarlk.html' title='Fayların Kırılganlığında Uygarlık'/><author><name>Onur Ataoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04682502971083965324</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_2-h_6ED5gHk/SNzbBmaz8zI/AAAAAAAAAMY/cqMAHBK7IJY/S220/profile04.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-33s1GraGQ3I/TyK_QIddzII/AAAAAAAAD9Y/BQ6k0zLg5fU/s72-c/Knossos.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4107316844649820222.post-1725638410978374010</id><published>2011-12-30T11:22:00.003+02:00</published><updated>2011-12-30T12:04:25.325+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kitap'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Japonya'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Japon Yapmış'/><title type='text'>Japon Yapmış Medya Macerası 7</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;strong&gt;Japon Ne Yapmış? E-Kitap Yapmış!&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Efendiiimmm... 2011'e veda ettiğimiz bugünlerde, Japon Yapmış/Ne Yapmış biraderlerin maceraları ile blog sayfamın "Aralık 2011" sekmesini kapatayım... Öncelikle, bir e-haber vereyim; İki kitabım da e-kitap formatında idefix'te satışa çıktı! Yurt dışında olup da kitabı edinemeyen, &lt;em&gt;"bu devirde e-kitabınız yok mu? cık cık cık..."&lt;/em&gt; diyen teknolojik okurları bilgilendireyim istedim. eeee, japon yapmış/ne yapmış artık eee-alemlerde:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.idefix.com/Ekitap/tanim.asp?sid=WFQBPETCDY5YG8JN56U0"&gt;http://www.idefix.com/Ekitap/tanim.asp?sid=WFQBPETCDY5YG8JN56U0&lt;/a&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;a href="http://www.idefix.com/Ekitap/tanim.asp?sid=UEEA237YRN3Y32V8FMM2"&gt;http://www.idefix.com/Ekitap/tanim.asp?sid=UEEA237YRN3Y32V8FMM2&lt;/a&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;İdefix'te satılan e-kitap, PC, e-ink, i-phone, i-pad ve android ortamlarında okunabiliyor(muş). Download'larınızı bekleriz efendim!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-BEFO1vkPON4/Tv2LOUQwdlI/AAAAAAAAD9Q/SqSKk2G3zyg/s1600/JaponYapm%25C4%25B1%25C5%259FBiraderler.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 234px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5691858582139598418" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-BEFO1vkPON4/Tv2LOUQwdlI/AAAAAAAAD9Q/SqSKk2G3zyg/s320/JaponYapm%25C4%25B1%25C5%259FBiraderler.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabın medya macerasına dönecek olursak... Tam TÜYAP kitap fuarının öncesinde TRT 1 radyoya konuk olmasının ardından, Anadolu Ajansı muhabirleri kitabın yazarıyla bir röportaj yaptı, ve bu röportajın haberi Anadolu Ajansının sayfasında yayınlandı. Haberin özeti için:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.aa.com.tr/tr/kategoriler/kultur-sanat/103237-japon-ne-yapmis"&gt;http://www.aa.com.tr/tr/kategoriler/kultur-sanat/103237-japon-ne-yapmis&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anadolu Ajansından kısa bir süre önce de, Japon Yapmış biraderler Haberajans'a konuk olmuşlar ve internet sitelerinde çok sıcak bir yazı yayınlanmış:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.haberajans.com/japon-ne-yapmis-yazisi-2800.html"&gt;http://www.haberajans.com/japon-ne-yapmis-yazisi-2800.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kasım ayının sonunda bir diğer güzel haber de Aydınlık gazetesinden geldi ve bizim kitaplar gazetenin arka sayfasını olduğu gibi işgal ettiler:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-1ank-tjErOg/Tv2LOKD0DZI/AAAAAAAAD9A/41ChsX7Whu4/s1600/DSC_0010.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 294px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5691858579400953234" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-1ank-tjErOg/Tv2LOKD0DZI/AAAAAAAAD9A/41ChsX7Whu4/s320/DSC_0010.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Japon Yapmış biraderler, çeşitli forumlara, blog sayfalarına konuk olmaya da devam etmişler. Kitaplar, sosyal medyada yazarlarından daha aktif:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://forum.80630.com/f8/t291963_p45.html"&gt;http://forum.80630.com/f8/t291963_p45.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://durriyekta.blogspot.com/2011/11/japon-ne-yapmis.html"&gt;http://durriyekta.blogspot.com/2011/11/japon-ne-yapmis.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://hypatianineferi.blogspot.com/2011/12/cok-yonlu-blogger-odulleri.html"&gt;http://hypatianineferi.blogspot.com/2011/12/cok-yonlu-blogger-odulleri.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://japonyanotlari.blogspot.com/2011/11/japon-yapms-ve-japon-ne-yapms.html#!/2011/11/japon-yapms-ve-japon-ne-yapms.html"&gt;http://japonyanotlari.blogspot.com/2011/11/japon-yapms-ve-japon-ne-yapms.html#!/2011/11/japon-yapms-ve-japon-ne-yapms.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sosyal medya demişken, Japon Yapmış, ailenizin hınzır sözlüğü ekşi sözlükte de adına hesap açtırmış:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=japon+ne+yapm%c4%b1%c5%9f"&gt;http://www.eksisozluk.com/show.asp?t=japon+ne+yapm%c4%b1%c5%9f&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sözlük yazarlarının sözünü ve gözünü budaktan sakınmadığını, beğenmediklerini çekinmeden eleştirdiklerini bildiğim için olumlu yorumlar almış olmaları hoşuma gitti tabii ki.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yılın son ilginç gelişmesi de, Japon Yapmış'ın yazarından imzalı bir kopyasının, bir internet sitesinde satışa çıkmış olmasıydı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.sahibinden.com/ilan/alisveris-kitap-dergi-bilgi-referans-japon-yapmis-imzali-1-baski-2010-onur-ataoglu-65858154/detay/"&gt;http://www.sahibinden.com/ilan/alisveris-kitap-dergi-bilgi-referans-japon-yapmis-imzali-1-baski-2010-onur-ataoglu-65858154/detay/&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabı imzalatan arkadaşın, piyasa fiyatının iki katından fazla bir tutara satışa sunmuş olmasına sevinsem mi bilemedim. En iyisi gurur duyayım, olsun bitsin! Şimdi çok merak ediyorum, alıcı çıkacak mı acaba? Hani, gerçekten alıcı çıkarsa, kendime iyi bir iş kapısı buldum demektir! &lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;Onur'un Seyir Defteri&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4107316844649820222-1725638410978374010?l=onurataoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://onurataoglu.blogspot.com/feeds/1725638410978374010/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4107316844649820222&amp;postID=1725638410978374010' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/1725638410978374010'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/1725638410978374010'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://onurataoglu.blogspot.com/2011/12/japon-yapms-medya-maceras-7.html' title='Japon Yapmış Medya Macerası 7'/><author><name>Onur Ataoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04682502971083965324</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_2-h_6ED5gHk/SNzbBmaz8zI/AAAAAAAAAMY/cqMAHBK7IJY/S220/profile04.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-BEFO1vkPON4/Tv2LOUQwdlI/AAAAAAAAD9Q/SqSKk2G3zyg/s72-c/JaponYapm%25C4%25B1%25C5%259FBiraderler.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4107316844649820222.post-4293230168150636887</id><published>2011-12-15T15:53:00.003+02:00</published><updated>2011-12-15T16:36:30.843+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='müzik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Pearl Jam'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Seattle'/><title type='text'>Sıradaki Şarkı: Jeremy</title><content type='html'>Deli Bakışlı Kızılderili Bariton&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;İki üç haftadır Seattle, Seattle diye saydırıp duruyorum, artık sıradaki şarkı serime bir Seattle grubu konuk etmek farzdır üzerime! Bu yeşil vilayetimizden çıkan meşhur müzisyenlerin uzun listesi Jimi Hendrix ile başlasa da, Seattle ruhunu yansıtan ve şehrin simgesi olan müzik akımı grunge oldu! Biraz punk, bir tutam heavy metal derken alternatif rock’ın bir dalı olarak tanımlandı grunge...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her daim yağmurlu Seattle’ın biraz depresif, hatta bazen agresif havası müziğe de yansımış. Şarkılar bazen bireyci, içe dönük ve umursamaz, bazen de toplumsal duyarlılığa ve sorumlu bir duruşa sahip. Seattle’ın 1850’lerden itibaren ahşap ve kalaslarla inşa edilmesinden mütevellit, grunge gruplar için oduncu gömlek giymek racondandır. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-yGPQ-GmBqR4/Tun8sZ6DsqI/AAAAAAAAD8Y/WeKAl5ecTNw/s1600/pearljam01.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 248px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5686353844330803874" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-yGPQ-GmBqR4/Tun8sZ6DsqI/AAAAAAAAD8Y/WeKAl5ecTNw/s320/pearljam01.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Pearl Jam şürekası: Grunge yapacağım diyorsan, oduncu gömlek giyeceksin arkadaş! &lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Grunge akımı denilince akla ilk gelen grup Nirvana’dır. Kurt Cobain, müziği, tarzı, hayatı ve ölümü ile uzun yıllar müzik dünyasını meşgul etmiş ve haklı bir ün kazanmıştır. Ama ben bugün köşemize en az Nirvana kadar başarılı, ama daha az medyatik ve sağlam duruşlu bir grubu konuk edeceğim; Pearl Jam, ve olağanüstü şarkısı Jeremy!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pearl Jam, grubun söz yazarı, solisti, biraz da gitaristi olan Eddie Vedder’in büyük karizmasıyla sürüklediği yüce bir grup. Eddie, şöhret budalası olmayan, tutarlı ve sorumlu bir dünya görüşünü koruyan, konser bilet fiyatlarının çok yüksek olmaması için müzik şirketleri ve organizatörlerle papaz olan, Danimarka konserinde ölen hayranları için ağlayan bir müzisyen abimiz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii bu özelliklere çok güçlü, davudi bir bariton sesi ve etkileyici, karizmatik bir duruşu da eklemek gerek. Belki de Seattle’in “yerli”si olmasından kaynaklanıyordur bu durum (anne tarafından Kızılderili kanı varmış abimizde). Hele ki deli bakan gözlerini de size diktiyse Eddie’nin yörüngesinden kaçmak zordur...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eddie’nin deli bakışlarını görebileceğiniz en iyi kaynak, grubun muhteşem şarkısı Jeremy’nin video klibi. Jeremy, Pearl Jam’in ilk albümü olan “Ten”in en iyi parçalarından biri. Konu açılmışken, “Ten” albümü grubun hem en büyük başarısı, hem de bir anlamda şanssızlığı... Müzik piyasasına öyle muhetşem bir albümle çıktılar ki, çıtayı çok yukarı çektiler ve sonraki albümleri ister istemez hep “ten” ile karşılaştırıldı, ve bence hiçbir zaman ilk albümlerini geçemedi. İzleyen yıllarda da çok iyi parçalar yapsalar da, Pearl Jam’in (inci reçeli) “inci”si benim için “ten”dir...&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-5E05kiIobiA/Tun8sZc81mI/AAAAAAAAD8o/dc9_eMZw5qo/s1600/pearljam02.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 318px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5686353844208719458" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-5E05kiIobiA/Tun8sZc81mI/AAAAAAAAD8o/dc9_eMZw5qo/s320/pearljam02.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Bu albümde yer alan Jeremy, gerçek bir olaya dayanan hikayesi ile insanı bam telinden yakalayan bir şarkıdır. Gerçek olay, Texas’ta bir lisede okuyan Jeremy Wade Delle’nin trajik hikayesidir. Arkadaşları tarafından son derece sessiz, hüzünlü ve içine kapalı olarak tanımlanan Jeremy, bir sabah derse biraz gecikir ve öğretmeni geç kabul kağıdı almasını ister. Jeremy sınıftan dışarı çıkar, az sonra elinde bir magnum tabanca ile geri döner, “Hocam, işte gerekeni getirdim” diyerek namluyu ağzına sokar ve...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şarkıya ilham veren bir diğer benzer hikaye de, Eddie’nin okuldan hatırladığı, ve hatta kavga ettiği bir diğer hırttır. Hatta şarkıdaki şu dizeler, içindeki canavar uyandırılan sorunlu çocuğumuzdan Eddie’nin yediği dayağı anlatır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Clearly I remember pickin' on the boy&lt;br /&gt;seemed a harmless little fuck&lt;br /&gt;but we unleashed a lion&lt;br /&gt;gnashed his teeth and bit the recess lady's breast&lt;br /&gt;how could I forget?&lt;br /&gt;and he hit me with a surprise left&lt;br /&gt;my jaw left hurtin', ooh, dropped wide open&lt;br /&gt;just like the day, oh, like the day I heard&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;Şarkıda gerçek hayattaki Jeremy’nin hikayesi ile Eddie’nin okul hatıralarının bir karışımını dinleriz. İkisinin de sonucu, aile ve toplumca dışlanmış, ilgi görmemiş bireylerin sonu şiddete (kendine veya başkasına şiddet) varabilen tepkileri... Modern hayatın, kalabalıklaşan şehirlerde zayıflayan insani ilişkilerin, her zaman acelesi olan ve birbirine zaman ayıramayan bireylerin, güçlünün zayıfı acımadan ezdiği sistemin bir sonucu olarak gençlerin içine düştüğü yalnızlığı ve çaresizliği izleriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İzleriz demişken, şarkıyı mümkünse muhteşem video klibi eşliğinde dinlemenizi tavsiye ederim! Az önce değindiğim Eddie’nin deli bakışları ile birlikte çok hazin ve dokunaklı bir hikayeyi beş dakika içine sıkıştırılmış bir senaryoda izleyin lütfen:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.dailymotion.com/video/xq5u6_pearl-jam-jeremy_music"&gt;http://www.dailymotion.com/video/xq5u6_pearl-jam-jeremy_music&lt;/a&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Video, Pearl Jam’in şarkıları için uyarladıkları “ceremi” kardeşimizin görsel betimlemesiyle başlar. Daha ilk saniyeden içine kapanıklığı ve zengin iç dünyasını fark ederiz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;at home, drawing pictures of mountain tops, with him on top&lt;br /&gt;lemon yellow sun, arms raised in a V&lt;br /&gt;the dead lay in pools of maroon below&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Ceremi, kendi içinde bir krallık kurmuş ve hükümranlığını ilan etmiştir. Ama bu iç dünya zenginliğinin bir sebebi de, ne yazık ki, içine düştüğü yalnızlık ve iletişimsizliktir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;daddy didn't give attention&lt;br /&gt;to the fact that mommy didn't care&lt;br /&gt;king jeremy the wicked, oh, ruled his world&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;Anne oğluyla ilgilenmemektedir, ve baba da olan biteni umursamamaktadır. Jeremy kendi kabuğuna çekilmiş, bu lanetli krallığında hüküm sürmektedir. İç dünyası zengin, ama çekingen ve mutsuz bir genç olarak başına gelebilecek en kötü şey de gerçekleşmiştir; okulda alay konusudur. Gerçek arkadaşı yoktur, zaten arkadaşlıklar sahtedir, tek gerçek olan kendisiyle dalga geçilmesidir. Video klibin ortalarına doğru anne babanın kendi kavgaları arasında çocuklarını artık fark bile edemediklerini görürüz ve ceremi için yokuş aşağı yuvarlanış başlar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Klip, hızla değişen görüntüler ve patlayan flaşlar, güçlü ışık ve gölgelerle insanı “rahatsız” ederek ilerler. Bu rahatsızlığı Eddie’nin deli bakışları da körükler. Klip boyunca Eddie (bir sahne hariç) izleyicinin gözüne bakmaz; sanki ceremi’nin başına gelenlerde tüm toplumun suçu vardır ve o da kendi payından utanmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yönetmen, hızla akıp giden görüntüler arasına bilinç altımızı mutsuz sona hazırlayacak kelime ve kavramları serpiştirir. Birkaç saniyede bir gözünüzün önünden “jeremy, genesis, bored, ignored, harmless, child, disturb, problem, numb, because I say so, erase” ve sonunda “the unclean spirit entered” kelimeleri geçer. Bu sırada şarkının temposu yükselir, gerilim zirveye yaklaşırken Eddie “Jeremy spoke in class today” nakaratını tekrarlayarak, asıl büyük şovun okulda yaşanacağı ipucunu verir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada müziği es geçmemek gerek... dolu dolu gitarlar, davulların hızlanan ritmi, Eddie’nin vokalindeki iniş çıkışlar ve “final” sahnesine doğru dinleyiciyi hipnotize eden (tabiri caizse) bir ulumaya başlaması tüylerinizi diken diken eder. Bizim ceremi gerçek hikayedeki Jeremy gibi sınıfa girer, ve konuşmaya, yani kendini ifade etmeye karar verir. &lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-WprszfmfV20/Tun8tabLEWI/AAAAAAAAD84/_Sw-GGLxUqQ/s1600/pearl-jam-jeremy.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 318px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5686353861649568098" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-WprszfmfV20/Tun8tabLEWI/AAAAAAAAD84/_Sw-GGLxUqQ/s320/pearl-jam-jeremy.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;TV’lerde gösterilen klipte sansür edilmiş olsa da, silahını çıkarır, yüzünde son derece mutlu, sakin ve kendine güvenen bir ifadeyle kafasına sıkar. Ama TV’lerdeki klipte biz kafasına sıktığını ve beyninin dağıldığını göremeyiz, bir sonraki sahne üstleri başları kan içinde kalmış, yüzlerine korku ve şaşkınlık ifadeleri yapışmış çocuklardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu aşamada birçok izleyici cereminin sınıfta birkaç çocuğu zımbaladığını düşünmüş. Ama bilenler biliyor ki, ceremi kendini en iyi olduğunu sandığı biçimde ifade etmiş ve kafatasını dağıtmıştır. “Jeremy spoke in class today” mısrasından kastedilen, silahını konuşturduğudur; çünkü “onlar” en iyi bu dilden anlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;try to forget this...try to forget this...&lt;br /&gt;try to erase this...try to erase this...&lt;br /&gt;from the blackboard...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;mısralarında kastedilen, zavallı cereminin kanının sınıftaki tahtadan silinmesidir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beş buçuk dakikalık klip bittiğinde koltuğunuza çivilenmişsinizdir. İçinde bir ruh yaşatan herhangi bir insan evladının bu klipten etkilenmemesi, tüylerinin ürpermemesi, nefesinin daralmaması olanaksızdır. Hele ki bir çocuğunuz varsa, hemen eve gidip ona sarılmak, “nasılsın evladım, anlat bakalım, bir derdin var mı” demek için kendinizi tutamazsınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Klibin ne kadar etkileyici olduğunu sadece ben söylemiyorum; MTV de söylüyor. Nitekim, “Jeremy”nin video klibi 1993 MTV müzik ödüllerinde tam dört ödül birden (yılın en iyi klibi dahil olmak üzere) kazanmıştır. Ve hatta video klibin şarkının da önüne geçmesi yüzünden, Pearl Jam bir daha şarkılarına şaşalı klip çekmeme kararı vermiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii klip çeşitli çevrelerden farklı tepkiler de almış. Kimileri, çocukları intihara ve şiddete teşvik ettiğini öne sürmüşler. Eddie, klip hakkında yaptığı açıklamalarda, verilmek istenen mesajın mutlaka yaşamaya devam etmek olduğunu ileri sürmüş. Klip, aynı görüntüyle başlıyor ve bitiyor; yani, sen intihar etsen de kimse seni ırgalamıyor ve gazetede küçük bir haber olmaktan öte gidemiyorsun. Tam intihar öncesi klipte beliren “3:30 in the afternoon, an affluent suburb, 64 degrees and cloudy” yazıları, senin kendini ifade edişinin, gazetelerde bir istatistikten öte geçmeyeceğini anlatıyor. Ve bu yüzden, Eddie diyor ki, yaşama sarılın ve kendinizi yaşayarak ifade edin!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Jeremy benim için hep özel bir şarkı olmuştur. Duyduğum yerde kulak kesilirim, kendimi Eddie’nin insanı sarmalayan sesine bırakırım. Aklıma kazınmış, gözümün önünden gitmeyen bir sahnedir; askere gideceğim yılın son yaz tatilinde, bir sahil beldemizde kumsala masa atmış bir barda oturmuştuk. Güzel bir içki söyledim, yakamozlara bakarak ilk yudumumu alacağım sırada müzik setinden Jeremy çalmaya başladı. Tam da “ulan, Ankara’ya döneceğiz, sonra askere gideceğiz” ruh halini yaşarken o beş dakikalık “ceremi” kürü o kadar iyi geldi ki... Şarkı içime doldu, kulaklarımdan taştı, omuriliğim cızırdadı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra askerde Murat Çavuş ile tanıştım. Murat Çavuşum, askere gelmeden Sony Müzik Türkiye’nin direktörüymüş. Teslim olmadan önceki son görevlerinden birisi de şirketinin en önde gelen gruplarından birisinin Türkiye konseri esnasında grup üyelerine İstanbul’da eşlik etmekmiş. &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-MK5-K1Ci3rk/Tun8sKysaZI/AAAAAAAAD8Q/K0bHcE_jcco/s1600/ediveder.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 255px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5686353840273385874" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-MK5-K1Ci3rk/Tun8sKysaZI/AAAAAAAAD8Q/K0bHcE_jcco/s320/ediveder.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;em&gt;Pearl Jam İstanbul'da, Üsküdar motorunda... Eddie'nin kafasında (yanılmıyorsam) Beşiktaş yazan bir bere! Çarşı grunge'a karşı! &lt;/em&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;&lt;br /&gt;Tahmin edersiniz, o grup Pearl Jam, bahse konu olay Türkiye’deki tek konserleri olan 1996 konseri ve Murat Çavuşum Eddie ile boğaz keyfi yapmış! Bize de oturup çavuşumla keyifli bir Pearl Jam muhabbeti yapmak kaldı sadece... Lafı açılmışken, müzikal askerlik günlerim için bakınız:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;a href="http://onurataoglu.blogspot.com/2009/05/muzikal-sayklamalar-1.html"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;http://onurataoglu.blogspot.com/2009/05/muzikal-sayklamalar-1.html&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;Onur'un Seyir Defteri&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4107316844649820222-4293230168150636887?l=onurataoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://onurataoglu.blogspot.com/feeds/4293230168150636887/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4107316844649820222&amp;postID=4293230168150636887' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/4293230168150636887'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/4293230168150636887'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://onurataoglu.blogspot.com/2011/12/sradaki-sark-jeremy.html' title='Sıradaki Şarkı: Jeremy'/><author><name>Onur Ataoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04682502971083965324</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_2-h_6ED5gHk/SNzbBmaz8zI/AAAAAAAAAMY/cqMAHBK7IJY/S220/profile04.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-yGPQ-GmBqR4/Tun8sZ6DsqI/AAAAAAAAD8Y/WeKAl5ecTNw/s72-c/pearljam01.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4107316844649820222.post-5147496087480476130</id><published>2011-12-12T18:15:00.003+02:00</published><updated>2011-12-12T18:58:31.146+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sinema'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ekonomik kriz'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İş ve yaşam öyküleri'/><title type='text'>Ekonomik Mızırdanmalara Zeyilname</title><content type='html'>Wall Street: Para Asla Uyumayan bir Fahişedir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Efendim, geçen hafta Tokyo-İstanbul arasında uçarkene bir türlü uyku tutmadı, vurdum kendimi Boeing 777'nin film kulübüne... Üst üste üç film birden seyrettim; ama dönüşte bizim kuşaktan arkadaşlarıma (Cep-Kerem sinemalarıgiller) "üçfilmbirden seyrettim" demenin yaratacağı müstehzi gülümsemelerden kaçınmak için dördüncü bir film daha izlemeye karar verdim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dördüncü film olarak karşıma Michael Douglas'ın başrolde oynadığı "Wall Street: Money Never Sleeps" çıktı. Tam da Goldman Sachs şirketinin yediği naneler, ABD ekonomi yönetimini nasıl ele geçirdiği, menfaatine göre finansal politikaları etkilediği, hatta Avrupa'daki kurtarma operasyonlarına bile etki ettiği tartışılırken film ilgimi çekti. Aslında bıktık artık ekonomik krizlerden ve açgözlü bankacılardan; Goldman Sucks diye haykırmak istiyorum arkadaşlar!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Netekim filmde de isim verilmese bile, Bretton James şirketinin Goldman Sucks'ı, Keller Zabel'in de Lehman biraderler ve Bear Stearns'ı temsil ettiği açıkça belli oluyordu. Filmde de, gerçek hayatta da, filler tepişti, çimenler ezildi ve bir kez daha HIRS galip geldi!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben asıl filmin anti-kahramanı Michael Douglas'ın rolüne kilitlendim. Elemanımızın filmdeki adı Gekko, ve belki bilirsiniz, gekkolar dünyanın en renkli ve sevimli kerkenkele cinsleridir. Bizim Maykıl da, ismi gibi renk değiştirmiş bir karakter olarak karşımıza çıkıyor. Yıllar önce piyasanın canına okuduğu için hapse giren Gekko, serbest kalınca sankim hidayete ermiş gibi bir kitap yazıyor: "Is Greed Good?" (hırs iyi midir?) ve bestseller oluyor! Hatta bir üniversitede konferans verip hırs, mali piyasalar ve saire üzerine ahkam kesiyor...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-6ZBPlyMu7e4/TuYxCL66I6I/AAAAAAAAD8E/0iZK2_t6xxc/s1600/wall_street_2.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 226px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5685285493231199138" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-6ZBPlyMu7e4/TuYxCL66I6I/AAAAAAAAD8E/0iZK2_t6xxc/s320/wall_street_2.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;İşte filmin burasında kan beynime sıçradı! Yahu, ben yazınca "sen ne anlarsın ulan hıyar" oluyorum da, Maykıl Daglıs yazınca mı "vay beeee" oluyor? Herif benim söylediğimin yüzde birini bile söylemeden sistemin ipliğini pazara çıkaran kahraman oldu, biz hala burada pinekliyoruz!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse efendim, şaka ve kişisel hazımsızlığımı bir kenara bırakırsak, film bir takım mesajlar vermeye çalışıyor. Bana kalırsa çok zayıf; konuyu baba-kız ilişkileri, alternatif enerjiler ve saire ile sulandırarak odağı kaybediyor. Zaten filmin sonunda kendini trenin önüne atmış olan Keller Zabel'in sahibine büyük bir üzüntü ve sempati duyuyorsunuz, "canım, kapitalizm aslında çok iyidir, ama arada kötü insanlar da çıkabilir" diyerek sisteme bağlılığınızı perçinliyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu yüzden diyorum ki, olmadı Oliver Stone! Herhalde finans aleminin kalbini kırmamak, filmlerine sponsor bulma güçlüğü yaşamamak istedin? Ama aşırı hırsla beslenen finans piyasası canavarının günahını birkaç kaka bankacının sırtına yükleyip sistemi aklıyor gibi yapman ayıp olmuş derim ben...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filmden aklımda kalan iki anekdot, Maykıl'ın kötü bankacı Yakup'a "Benim hakkımda yalan konuşmayı bırakmazsan ben de senin hakkında doğruları konuşurum" vecizesi ile, firavunlardan beri sistemin işleyişini özetleyen "privatize the profits, socialize the losses" (karları özelleştir, zararları kamulaştır) ilkesi oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Siz yine de, büyük finansal krizle ilgili dişe dokunur bir yazı okumak isterseniz, Gekkonun kitabını boşverin, benim makalemi okuyun efendim... Şiddetle tavsiye ederim, buradan tıklayabilirsiniz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://onurataoglu.blogspot.com/search/label/ekonomik%20kriz"&gt;http://onurataoglu.blogspot.com/search/label/ekonomik%20kriz&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;Onur'un Seyir Defteri&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4107316844649820222-5147496087480476130?l=onurataoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://onurataoglu.blogspot.com/feeds/5147496087480476130/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4107316844649820222&amp;postID=5147496087480476130' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/5147496087480476130'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/5147496087480476130'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://onurataoglu.blogspot.com/2011/12/ekonomik-mzrdanmalara-zeyilname.html' title='Ekonomik Mızırdanmalara Zeyilname'/><author><name>Onur Ataoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04682502971083965324</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_2-h_6ED5gHk/SNzbBmaz8zI/AAAAAAAAAMY/cqMAHBK7IJY/S220/profile04.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-6ZBPlyMu7e4/TuYxCL66I6I/AAAAAAAAD8E/0iZK2_t6xxc/s72-c/wall_street_2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4107316844649820222.post-645578457078336782</id><published>2011-12-08T16:53:00.008+02:00</published><updated>2011-12-09T11:04:18.261+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ABD'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gezi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Seattle'/><title type='text'>Yüce Şef Oturan Seattle'ın Bilgeliği</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;strong&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;Bu Sabah Yağmur Var Seattle’da&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Seattle’a bir Ağustos akşamı geç saatte indim, otele yerleştik, odadaki broşür ve dergilerden ön araştırmaya giriştim. Dergilerden birinde Seattle hakkında az bilinenler/yanlış bilinenler gibi bir yazı vardı. Seattle’ın ABD’deki en çok yağış alan dokuzuncu şehir olduğu, New York ve Boston’un altında kaldığı yazıyordu!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Meğerse yazıda vurgulamak istedikleri, Seattle’in ne kadar çok değil, ne kadar az yağış aldığı imiş. Seattle, her nasılsa tüm Amerikalıların gözünde “ABD’nin en yağmurlu şehri” imajına sahip. Şehirle ilgili tanıtım bültenleri ise bu durumu şiddetle yalanlıyor. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-0y65EXScRCs/TuDTYYOrkrI/AAAAAAAAD7I/_w-wb7PY20Y/s1600/seattle70.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 221px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5683775145515913906" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-0y65EXScRCs/TuDTYYOrkrI/AAAAAAAAD7I/_w-wb7PY20Y/s320/seattle70.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Seattle: Kızılderili ve beyaz uygarlığının ahengi&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yağmur algısının sebebi, Seattle’da yağmurun çok şiddetli yağmasından ziyade, sürekli ama azar azar, kıyır kıyır yağıyor olmasıymış. Şehirde fırtınalı ve sağanaklı gün sayısı çok azmış, ama inceden yağan bir yağmur da hiç eksik olmazmış... Hatta birkaç yıl önce şehirde 90 küsür gün falan aralıksız yağmur yağdığını duydum. (Yani, aralıklarla yağan aralıksız yağmur... ne demekse)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-5cMWBsmehx0/TuDTIbiIPnI/AAAAAAAAD68/RaqNLRSI6fk/s1600/seattle65.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 226px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5683774871524884082" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-5cMWBsmehx0/TuDTIbiIPnI/AAAAAAAAD68/RaqNLRSI6fk/s320/seattle65.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kordon boyundan Seattle manzarası...&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çok şanslıyım ki, benim Seattle’da bulunduğum 2,5 gün boyunca tek bir damla yağmur yağmadığı gibi, hava devamlı güneşliydi! Seattle’in ne kadar güzel ve yaşanılır olduğunu söylediğim her vatandaş “en güzel zamanında geldin buraya, sen gittikten sonra biz aylarca ıslanacağız” diyerek tersledi. Ama yağmur kokusuna muhtemelen kahve kokusunun karıştığı yemyeşil bir şehirde insan ıslanmaktan nasıl şikayet eder?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, haftalarca durmadan yağmur yağınca ne yapar bu insanlar? Herhalde en iyi seçeneklerden biri, arkadaşın garajında toplanıp müzik yapmak... hafif yağmurlu ve melankolik bir havada gitara, davula girişmek kadar güzel bir alternatif olabilir mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-Yz4AG21X1YI/TuDQizXh1dI/AAAAAAAAD0w/IcYvrUwjw5o/s1600/Market51.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 224px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5683772026064590290" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-Yz4AG21X1YI/TuDQizXh1dI/AAAAAAAAD0w/IcYvrUwjw5o/s320/Market51.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Sanatın her kolu Seattle gençlerinin ruhuna işlemiş. Sloganları, "Sanat bedavadır, ama bağışlar memnuniyetle kabul edilir"&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Nitekim Seattle gençleri öyle yapmışlar ve şehrin son 20-30 yıllık tarihinde kimler kimler çıkmış Seattle’dan... Jimi Hendrix ile başlayalım... Arkasından Nirvana, Pearl Jam, Heart, Soundgarden, Alice in Chains... Biraz daha sertleşirsek Metal Church ve Queensryche! Kenny G. ve benim çok sevdiğim “The Presidents of the USA”. Maşallah, bol yağmur aldığı için çok verimli olmuş Seattle toprakları...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk fırsatta “müzikal sayıklamalar” köşeme bir Seattle grubu davet etmem farz oldu artık. Seattle’ın müziğini, daha doğrusu genel anlamda müziği tanımak için mükemmel bir merkez var Seattle’da; “Experience the Music Project”. Şimdi diyeceksiniz ki, “sen buraya mutlaka gitmişsindir, hadi anlat bakalım...” Ama heyhat, boş vaktim o kadar sınırlıydı ki, Frank Gehry imzalı post modern binasının önünde yutkunarak bakınmaktan fazlasını yapamadım! Sonradan bir arkadaşım söyledi, eğer içine girecek olsaymışım saatlerce çıkamazmışım... Ama siz gidecek olursanız, benim hatrıma ziyaret edin mutlaka!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-8tE7cUeYiqg/TuDTaGaDWmI/AAAAAAAAD74/nzHzBqOm1jk/s1600/seattle97.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 217px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5683775175091509858" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-8tE7cUeYiqg/TuDTaGaDWmI/AAAAAAAAD74/nzHzBqOm1jk/s320/seattle97.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Experience the music, appreciate the architecture&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Experience the Music”in yer aldığı Seattle Center, 1962 yılında şehirde düzenlenen “21. yüzyıl fuarı” için düzenlenmiş bir bölge. Yine bu fuar için yapılan ve Seattle’in simgesi olan “Space Needle” bölgenin ortasında dikiliyor. Fuarı o yılda 9 milyon kişi gezmiş ve 21. yüzyılda Seattle’in neye benzeyeceğini görmüş... Ben neye benzediğini bizzat 22. yüzyılda gördüm.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seattle Center’da ayrıca bir çocuk müzesi, konser, sergi, gösteri alanları ve kocaman bir fıskiyeli havuz var. Sürekli bir müzik yayınıyla şenlenen havuz ve civarı, Seattle sakinlerinin en sevdiği, eğlendiği ve ıslandığı buluşma noktalarından:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-eiZ0mKanXAg/TuDTZZ_dHYI/AAAAAAAAD7s/Yq71EtX_Bk8/s1600/seattle91.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 234px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5683775163168791938" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-eiZ0mKanXAg/TuDTZZ_dHYI/AAAAAAAAD7s/Yq71EtX_Bk8/s320/seattle91.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seattle Center’da vakit geçirdikten sonra, mutlaka Pike Place Market’a inmenizi öneririm; hani şu “azıcık vaktiniz varsa mutlaka burada değerlendirin” dediğim yer:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.onurataoglu.blogspot.com/2011/11/pike-place-pazar.html"&gt;http://www.onurataoglu.blogspot.com/2011/11/pike-place-pazar.html&lt;/a&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;Dünya tarihinin ilk Starbucks’ından aldığınız kahveyi içmek için yakındaki yeşilliğe yönelin. Elliott körfezine nazır kahvenizi yudumlarken, eğer yağmursuz ve açık bir hava varsa, 4400 metrelik ihtişamıyla Rainier Dağını görebilirsiniz...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-Y7wPeox_tTA/TuDQil1X-_I/AAAAAAAAD0k/UTuiRaj1ZT8/s1600/Market46.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 227px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5683772022431677426" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-Y7wPeox_tTA/TuDQil1X-_I/AAAAAAAAD0k/UTuiRaj1ZT8/s320/Market46.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kahvenizi içtikten sonra kıyı boyunca kıyır kıyır ilerleyin ve cafe restoranlar, hediyelik eşya dükkanları, sokak sanatçıları eşliğinde masmavi sularıyla körfezin tadını çıkarın. Rıhtımlar üzerindeki deniz mahsulü restoranlarında her türlü kabuklu deniz mahlukatını kemirebilir veya yengeç çorbası içebilirsiniz. Seattle’a ve Kızılderili kültürüne dair hediyelik eşya alacaksanız rıhtımdaki Ye Olde mağazasını kaçırmayın:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-LziqNPjXWpo/TuDQjkDHWdI/AAAAAAAAD1E/ss92YutlVBA/s1600/Market54.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 203px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5683772039132305874" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-LziqNPjXWpo/TuDQjkDHWdI/AAAAAAAAD1E/ss92YutlVBA/s320/Market54.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Ye Olde'nin girişi&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seattle’da Kızılderili izini ilk duyduğumda şaşırmıştım. Kızılderililer hakkındaki ilk literatürümüzü Texas – Tom Miks – Tom Braks gibi dünya klasiklerinden edindiğimiz için, Kızılderili milletini hep Teksas, Arizona gibi çorak arazilerle özdeşleştirmiştik. Meğerse Kuzeybatı Amerika’da da yaşayan nice yerli kabileler varmış. Beyazlar yanlarında ateş suyu ile bu topraklara vardığında, Duwamish ve Suquamish kabileleri halihazırda Seattle’da ikamet edermiş, zaten şehrin ismi de yüce şef Oturan Seattle’dan geliyormuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Anladığım kadarıyla Seattle ve civarındaki toprakların beyazlar tarafından ele geçirilmesi kanlı savaşlı olmamış; tabii ki beyazların top ve tüfeklerinin gölgesinde, 1855 yılında Şef Seattle ve Kaptan Swing arasında imzalanan bir anlaşma ile yerli kabilelerin toprakları ABD Toplu Konut İdaersi’ne satılmış. Kaç paraya gittiğini bilmiyorum, tahminen birkaç incik boncuğa kapatmışlardır koca Seattle’i...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-ChEJaocnz2g/TuDTZIeMQpI/AAAAAAAAD7g/BWHVb-MSbQQ/s1600/seattle78.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 219px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5683775158465872530" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-ChEJaocnz2g/TuDTZIeMQpI/AAAAAAAAD7g/BWHVb-MSbQQ/s320/seattle78.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şef Seattle’in topraklarını zorla satarken yaptığı bir konuşma ve ABD Başkanına yazdığı söylenen bir mektuptan alıntılanan bilgece anekdotlar, doğruluğu tam kanıtlanmamış olsa da, yıllardır kuşaktan kuşağa aktarılır. Konuşmanın tam metnine internetten ulaşılabiliyor, ama kısaca “Merhametli gökyüzünün yıllardır üzerimize döktüğü gözyaşı” diye başlayarak, ABD’li beyazların “dostlukla” topraklarını almaları konusuna inceden giydiriyor: “Beyazlar o kadar kalabalık ki, bizim dostluğumuza hiç ihtiyaçları yok... onlara göre, biz küçücük bir bölgede yaşasak yeterli olur... Gökyüzü nasıl satılabilir ve alınabilir ki? Toprağın sıcaklığı? Bu fikir bize çok yabancı; akan suyun berraklığı, havanın tazeliği bize ait değil ki satabilelim?... Tanrılarınızın bizim de tanrımız olduğunu söylüyorsunuz, ama tanrınız kırmızı derili evlatlarını sevmiyor ve korumuyor! Asla bizim tanrımız olamaz... Unutmayın ki bu toprakların da ruhu vardır, her bir köşesi benim halkımın umutları, acı veya tatlı hatıraları ile kutsanmıştır...” gibi bir minvalde gidiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-jTAPc2dIGGo/TuDTHaPnYII/AAAAAAAAD6c/roUm9ZEOo0g/s1600/seattle54.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 211px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5683774853998928002" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-jTAPc2dIGGo/TuDTHaPnYII/AAAAAAAAD6c/roUm9ZEOo0g/s320/seattle54.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu bilge kişinin konuşması, bana haliyle “Japon Yapmış” kitabımın Şintoizm ile ilgili bölümünü hatırlattı ve Şinto inancının doğaya, yaşayan ve yaşamayan her varlığa saygısını Kızılderililerin doğa sevgisi ile çok benzer buldum. Zaten Japonya’nın kuzeyindeki Hokkaido adasında yaşayan Ainu halkının Kızılderililer ile çok büyük benzerlikleri var ki, onu da üçüncü kitabımda anlatacağımdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse efendim, sayıları gitgide azalan bu yerli halk şimdilerde ne yapıyor? Ne yazık ki, çoğu alkol/uyuşturucu bağımlısı olmuş, devletin kendilerine sağladığı bazı imtiyazları kullanarak, veya bu imtiyaz haklarını parayla devrederek hayatta kalmaya çalışıyorlar. Eğitimsizler, fakirler, Amerikan rüyasının tamamen dışında kalıp, kapitalizm kabusunun kurbanı olmuşlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-UGL2Uzx-b3k/TuDTIOsoOFI/AAAAAAAAD6w/K7TpmQ9KcY8/s1600/seattle63.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 215px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5683774868079261778" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-UGL2Uzx-b3k/TuDTIOsoOFI/AAAAAAAAD6w/K7TpmQ9KcY8/s320/seattle63.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuyu Seattle’dan uzaklaştırıp biraz sündürdüm ama, bazı arkadaşlarımla bu konuyu konuşurken “onlara da aynı vatandaşlık hakları tanınmış, okusalardı, iş kursalardı, başarılı(!) olsalardı kardeşim, alkolik uyuşturucu müptelalarını savunma bana” diyebiliyorlar. Doğru ya, tüm dünya vatandaşları kapitalizmin tornasından çıkmak zorunda değil mi; havanın, suyun, toprağın satılabileceğini anlayamayan, doğaya hayran olan ve saygı duyan bir düşünce ve inanç sisteminin ne işi var günümüzde? Sanki onları “bozan” beyaz insan değil?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-6zHIscJgnMI/TuDQjStTd-I/AAAAAAAAD08/h6MaOXJkwSk/s1600/Market53.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 241px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5683772034477422562" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-6zHIscJgnMI/TuDQjStTd-I/AAAAAAAAD08/h6MaOXJkwSk/s320/Market53.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Ateş suyu karşılığı totem takas edilir! &lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse efendim, konumuza dönelim, Elliott Körfesi boyunca yürürken kıyıda boynu bükük oturmuş totem satan Suquamishleri görebilirsiniz. Eğer vaktiniz varsa arkalarındaki büyük feribot terminallerine bir sokulun, gemiyle körfez turuna kaydolun, veya Seattle’in karşısındaki Bainbridge adasına gidin feribotla...&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-DlTVqr-8rUU/TuDQj0kf2JI/AAAAAAAAD1U/fBqZO6tw0zw/s1600/Market56.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 224px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5683772043567290514" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-DlTVqr-8rUU/TuDQj0kf2JI/AAAAAAAAD1U/fBqZO6tw0zw/s320/Market56.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Bainbridge adasında “Manitou Beach” diye bir plaj olduğunu duymak da ilgimi çekti... Hepimizin teksastommiks kültüründen aşina olduğu manitu, bizlerin tanrı kavramından ziyade, Japon Şintoizmindeki “kami” (ruh) inancına yakındır, bunu da böyle bilesiniz... &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-9VuNyFUQkuc/TuDSqQ2e82I/AAAAAAAAD5k/7OKyIUJ6SPE/s1600/seattle38.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 199px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5683774353261392738" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-9VuNyFUQkuc/TuDSqQ2e82I/AAAAAAAAD5k/7OKyIUJ6SPE/s320/seattle38.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim gibi vaktiniz çok kısıtlı ise, körfez turunu veya adaları pas geçip şehir merkezine doğru yönelin. Seattle’da deniz kıyısından merkeze tırmanan caddeler San Francisco’da olduğu gibi dimdik; nefes nefese bir yürüyüşle otelimin olduğu mahalleye ulaştım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-tdwfvQwvSzI/TuDTYlrhRLI/AAAAAAAAD7U/PoQ_S_Wp4WA/s1600/seattle75.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 222px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5683775149126534322" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-tdwfvQwvSzI/TuDTYlrhRLI/AAAAAAAAD7U/PoQ_S_Wp4WA/s320/seattle75.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;O yokuşlarda kırmızı ışıkta dur, arabayı kaydırmadan kaldır... &lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seattle şehir merkezinde çok ilginç gökdelenler mevcut. Örneğin, bizim otelin hemen yanındaki acaip bina sanki dev bir kalemtraşla açılarak toprağa saplanmış gibi. Seattle da deprem kuşağından uzakta değil; koskoca gökdeleni böyle tıngırdak bir şekilde yere dikmek ne derece akıl karıdır acaba?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-BTyjuzMKIVg/TuDQ8QuGqII/AAAAAAAAD2c/VlacW6GjSoc/s1600/seattle01.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 214px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5683772463440636034" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-BTyjuzMKIVg/TuDQ8QuGqII/AAAAAAAAD2c/VlacW6GjSoc/s320/seattle01.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seattle’da bulunan bazı gökdelenlerin gözlem katlarına çıkarak şehri izlemek mümkün. Tabii en popüler olay Space Needle’a çıkmak; ama oraya çıkınca Space Needle’i göremiyorsunuz. Bir diğer seçenek, Uzay İğnesinden çok daha yüksek bir bina olan Bank of America Binası; 76 katlı bu binanın 73. katındaki gözlem salonundan harika bir manzara olduğu söyleniyor. Ben binalara hiç bulaşmadan Kerry’s Park’a giderek Seattle manzarası ihtiyacımı gidermiştim zaten:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://onurataoglu.blogspot.com/2011/12/seattleda-uykusuz.html"&gt;http://onurataoglu.blogspot.com/2011/12/seattleda-uykusuz.html&lt;/a&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;Bank of America binası, Seattle’in sadece göller, deniz ve orman kenti değil, çok dinamik bir iş merkezi olduğunu da gösteriyor. Söylendiğine göre, bir zamanlar bu binada çalışan avukat sayısı, tüm Japonya’daki avukatlardan fazlaymış. Bu karşılaştırmanın bir abartı içerdiğini sanmıyorum, çünkü Japonya, nüfusuna oranla şaşılacak derecede az avukatın bulunduğu bir toplumsal uzlaşı ülkesi! Sizi gidi Amerikalı şeytanın avukatları sizi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-cApxRC9GY4Y/TuDQ8uvvjMI/AAAAAAAAD2o/gyBhUAhaYec/s1600/seattle10.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 210px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5683772471500573890" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-cApxRC9GY4Y/TuDQ8uvvjMI/AAAAAAAAD2o/gyBhUAhaYec/s320/seattle10.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Bank of America&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bank of America binası ve çevresindeki diğer gökdelenlere bakmaktan boynunuz tutulmuş olmalı. O zaman yapmanız gereken, hemen yakınındaki Seattle Merkez Kütüphanesine gidip, önce hayranlıkla binanın dış cephesini ve siluetini seyretmek:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-nXwg3bb3NNQ/TuDQ8yNqxFI/AAAAAAAAD20/sDgtiWqA1Ng/s1600/seattle15.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 220px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5683772472431395922" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-nXwg3bb3NNQ/TuDQ8yNqxFI/AAAAAAAAD20/sDgtiWqA1Ng/s320/seattle15.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kütüphaneye gel vatandaş!&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cam çerçeve ağırlıklı postmodern mimarinin en görkemli örneklerinden biri olan kütüphane 2004 yılında açılmış. Diğer binaların arasında sıkışıp kalmış olsa da, baktığınız her açıdan değişik bir siluet, farklı bir yüzey ve boyut görebiliyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-2aN3Nn7AhgE/TuDSpyHn3JI/AAAAAAAAD5Q/h5Bro-qjEvA/s1600/seattle26.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 225px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5683774345011780754" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-2aN3Nn7AhgE/TuDSpyHn3JI/AAAAAAAAD5Q/h5Bro-qjEvA/s320/seattle26.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Size tavsiyem, binaya sadece uzaktan bakmayın ve içine girin. 35,000 metrekarelik alanda 1,5 milyon kitaba ev sahipliği yapan kütüphanenin iç mekanları çok ferah ve oturup saatlerce kitap okuma isteğini körüklüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-UJf8B_AH2XQ/TuDQ9Cc0FDI/AAAAAAAAD28/XR0k7WCMqdA/s1600/seattle16.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 233px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5683772476789888050" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-UJf8B_AH2XQ/TuDQ9Cc0FDI/AAAAAAAAD28/XR0k7WCMqdA/s320/seattle16.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kütüphanenin içinden Seattle manzarası da çok ilginç; değişik eğimlere sahip cam blokların arasından eğilip bükülmüş Seattle manzarasını seyretmek için bile kütüphanede bir tur atılır. Kütüphanede turlarken arşivlerindeki inanılmaz Japon mangaları külliyatını da takdir ettim!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-Ouqnx7g4iS4/TuDQ9VQUnsI/AAAAAAAAD3I/guOXjMTREg4/s1600/seattle17.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 221px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5683772481837768386" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-Ouqnx7g4iS4/TuDQ9VQUnsI/AAAAAAAAD3I/guOXjMTREg4/s320/seattle17.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kütüphaneden Pioneer Meydanı'na bakış&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kütüphaneden çıktınız, boynunuz dinlendi, o zaman şehrin gökdelenlerini dikizlemeye, özellikle cam yüzeylerindeki büyük şehir yansımalarını seyretmeye devam edin. Bu ne zenginlik kardeşim, nereden geliyor Seattle değirmeninin suyu diye düşünebilirsiniz. Seattle, sadece yağmuru ile değil, Boeing ile, Starbucks ile, Amazon ile, ve tabii ki Microsoft ile meşhur bir vilayetimiz. Nordstorm, UPS, Costco gibi babalar da bu topraklardan çıkmış. Seattle böylesine müreffeh olduğundan mıdır, eyalette gelir vergisi alınmıyor!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-TYyyggq3r_Q/TuDSqI_hdCI/AAAAAAAAD5Y/bJiDOuWbLrM/s1600/seattle35.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 208px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5683774351151821858" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-TYyyggq3r_Q/TuDSqI_hdCI/AAAAAAAAD5Y/bJiDOuWbLrM/s320/seattle35.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Seattle gökdelenlerinde hayatın yansıması&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaa, vergi kaçırmaya bile ihtiyacınız olmayan eyalet iştahınızı kabarttı, değil mi? O zaman yürümeye devam edin ve şehrin en eski merkezi olan Pioneer Meydanına doğru ilerleyin. Meydanın ismi, oto radyo teyplerden hastası olduğumuz pioneer’dan gelmiyor; Seattle’a ilk yerleşen öncüleri simgeliyor meydanın ismi. Yolda görüp göreceğiniz son gökdelen ise, Seattle’in meşhur Smith Kulesi. Vakti zamanında alemin kralı olan, “Mississipi’nin batısındaki en yüksek bina” diye bilinen gökdelen halen ziyaret edilebiliyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-TlDMS5hFK7g/TuDTHS6CPJI/AAAAAAAAD6M/2MOeOX0itMA/s1600/seattle45.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 215px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5683774852029365394" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-TlDMS5hFK7g/TuDTHS6CPJI/AAAAAAAAD6M/2MOeOX0itMA/s320/seattle45.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öncüler Meydanı, 1850’lerde Seattle’daki ilk yerleşim yeri. Öncüler, 40 yıl içinde bu meydan civarında bol buldukları tomruklardan bir şehircik kurmuşlar. Ahşap Seattle fazla dayanmamış ve 1889’da korkunç bir yangınla kül olmuş. Yeni Seattle’ı eskisinin üstüne kurmaya karar vermişler. Üstüne dediysem, gerçekten de üstüne; bölge bir kat yükseltilerek yeni binalar, taştan ve tuğladan olmak üzere yanmış kalıntıların üzerine inşa edilmiş. Bugün Pioneer Meydanı civarında halen “Yer altı turları” düzenleniyor. Eğer vaktiniz olursa, ki benim yoktu, bu rehberli turlardan birine katılıp eski Seattle kalıntılarını yer altından gezebiliyorsunuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-cYpeoO1kX-o/TuDSrDMdYpI/AAAAAAAAD58/VkpKTlaRIvc/s1600/seattle44.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 220px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5683774366775337618" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-cYpeoO1kX-o/TuDSrDMdYpI/AAAAAAAAD58/VkpKTlaRIvc/s320/seattle44.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yeni Seattle küllerinden doğduysa da, şehir merkezi zamanla daha kuzeye kaymış ve Öncüler Meydanı sanat galerilerine, kafelere, tasarım atölyelerine öncülük etmiş. Keyifle gezdiğim Altına Hücum müzesi de bu bölgede yer alıyor. Eğer meydana kadar geldiyseniz, Sedat arkadaşımın mekanı “Cafe Paloma”ya uğrayıp keyifli bir sohbet eşliğinde bir şeyler içerek dinlenebilirsiniz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-WeXMWQpzejQ/TuDTH8g5C0I/AAAAAAAAD6k/X6hTyY02eOo/s1600/seattle61.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 223px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5683774863198194498" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-WeXMWQpzejQ/TuDTH8g5C0I/AAAAAAAAD6k/X6hTyY02eOo/s320/seattle61.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dinlendiyseniz, şehir merkezine dönmek için yokuş yukarı vurun kendinizi. Bol yokuşlu Seattle’in yedi tepe üzerine kurulduğu söyleniyor. Aklınıza yedi tepeli başka bir şehir geldi mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-oj5lQcU-WWA/TuDSqmteKhI/AAAAAAAAD50/MTYm5bvlUj8/s1600/seattle41.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 211px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5683774359129172498" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-oj5lQcU-WWA/TuDSqmteKhI/AAAAAAAAD50/MTYm5bvlUj8/s320/seattle41.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yolda yürürken, hafif yağmur altında yeşil ve mavinin pastel tonlarının kucaklaştığı pastoral Seattle ile Microsoft, Boeing ve Starbucks’ın konuşlandığı gökdelenler hakimiyetindeki küresel Seattle’in uyumunu seyredin bir kez daha... &lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;Onur'un Seyir Defteri&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4107316844649820222-645578457078336782?l=onurataoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://onurataoglu.blogspot.com/feeds/645578457078336782/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4107316844649820222&amp;postID=645578457078336782' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/645578457078336782'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/645578457078336782'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://onurataoglu.blogspot.com/2011/12/yuce-sef-oturan-seattlen-bilgeligi.html' title='Yüce Şef Oturan Seattle&apos;ın Bilgeliği'/><author><name>Onur Ataoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04682502971083965324</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_2-h_6ED5gHk/SNzbBmaz8zI/AAAAAAAAAMY/cqMAHBK7IJY/S220/profile04.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-0y65EXScRCs/TuDTYYOrkrI/AAAAAAAAD7I/_w-wb7PY20Y/s72-c/seattle70.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4107316844649820222.post-834823720301521448</id><published>2011-12-01T17:05:00.010+02:00</published><updated>2011-12-01T23:08:10.884+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ABD'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gezi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Seattle'/><title type='text'>Seattle'da Uykusuz</title><content type='html'>&lt;strong&gt;Sabahın Köründe Kabristan Ziyareti&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;strong&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;1993 yapımı “Sleepless in Seattle”, Tom Hanks ve Meg Ryan’ın şirinliği ve insanın içine dokunan hikayesi ile romantik komedi sinemasının en başarılı örneklerinden biri olarak ün yapmıştı. Filmin finali Empire State Building’de geçse de, arka planında Seattle’ı görürüz ve Meg Ryan’la birlikte bu kente de aşık oluruz... &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-RTgmLXdAZIM/Tteaag6Ih0I/AAAAAAAADxg/dkEUWoZEJIA/s1600/kerry36.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 233px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5681179235252209474" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-RTgmLXdAZIM/Tteaag6Ih0I/AAAAAAAADxg/dkEUWoZEJIA/s320/kerry36.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, filmin ismi niye “Seattle’da Uykusuz”dur? Hiç düşündünüz mü? Aşk yüzünden, kaybettiği karısı yüzünden, falan feşmekan yüzünden uykusuz diye birçok romantik sebep aklınıza gelebilir. Hayır efendim, Seattle’da uykusuzluğun sebebi kahvedir! Starbucks, Tully’s, Best coffee gibi bilimum meşhur kahve zincirleri Seattle’da doğmuştur. Bir de bu mağazaların müdavimleri bilirler, kıraathanelerde satılan en küçük boy kahve fincanları bile litrelerle ölçülür.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eeee, bünyeye vereceksin bu kadar kahveyi, dayayacaksın kafeini, sonra uyu uyuyabilirsen! Tabii ki Sleepless in Seattle, herkesin gözler fıldır fıldır, kalpte bir çarpıntı, sabaha kadar dön dolaş... Kahve merakı ABD’ye Seattle ve San Francisco başta olmak üzere batı yakasından yayılmış zaten. Sebebini de şöyle açıklıyorlar; efendim, ABD'nin iş ve finans merkezi olan Doğu yakasından birkaç saat gerideyiz. Diyelim ki onlar mesaiye sabah 9’da başlıyor, adamlardan geri kalmamak için saat 6’da falan masa başında olalım. Eh, o saatte afyonu patlamamış bünyeye ne lazım? Bol kahve lazım... Diyerek kafein sektöründe başa güreşmişler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben de Seattle’a iş için gitmişim, gün boyu meşgulüm, şehri gezecek pek vaktim yok. O zaman ne yapıyoruz, bünyeye yüklüyoruz kafeini, gece geç saatlere kadar dolaşıyoruz, sabah da güneşin doğuşuyla birlikte dimdik ayaktayız! Hiç olmazsa kargalar dışkılarıyla kahvaltı etmeden şehirde dolaşalım, yürüyelim, Seattle’ı tanıyalım!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-4lH3lApnYXA/TteabZx-nSI/AAAAAAAADx4/0XAOIdl6BnA/s1600/s-lakes07.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 211px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5681179250518826274" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-4lH3lApnYXA/TteabZx-nSI/AAAAAAAADx4/0XAOIdl6BnA/s320/s-lakes07.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Union Gölünün ürkütücü köprüsü&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bol kahveli bir gecenin ardından sabahın 5:30’unda uyanıyorum ve düşüyorum yollara... Pike Place sayesinde deniz kenarı ile bir miktar müşerref olmuşum, biraz da gölleri görelim. “Emerald city” (zümrüt şehir) lakaplı Seattle, yeşil ve mavinin olağanüstü birlikteliği ile bu lakabı almış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sabah saatlerinin ilk belediye otobüsü seferi beni Union Gölü kıyısına getiriyor. Belediye otobüsleri şehir merkezi içinde ücretsiz, ama merkez bölgenin dışına çıkınca birkaç dolar alıyor. Ben de merkezden uzaklaşmışım, ama bozuk param çıkışmayınca iyi kalpli şöförüm beni para almadan kışkışlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Union Gölü, doğusunda yer alan ve çok daha büyük bir göl olan Washington Gölü’ne bağlı bir göl. Hatta artık göl de değil, çünkü bir kanal ile okyanusa bağlanarak tekne ve somon balıklarının geçişine imkan sağlanmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-S8ASn039g1I/TteaaxSV2HI/AAAAAAAADxw/bUUHEt6HqQM/s1600/s-lakes03.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 219px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5681179239648712818" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-S8ASn039g1I/TteaaxSV2HI/AAAAAAAADxw/bUUHEt6HqQM/s320/s-lakes03.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gölün çevresi parklar ve marinalarla bezenmişti ve güzel bir sabah yürüyüşü için gayet keyifliydi. Güneş yeni yükselmeye başlamıştı ve karşı kıyıdaki evlerin pencerelerinde parıldayan güneşin gölde yansıması gözümü alıyordu. Jogging tutkunu Amerikalı vatandaşlarımız dışında göl kenarı çok sessizdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Manzarayı görebilmek için kıyı boyunca demirlemiş görkemli motoryatların arasından kafanızı uzatıp bir boşluk bulmanız gerekiyordu. Motoryatlar herhalde orta gelirli Seattle vatandaşları içindi; çünkü göl kenarında bol miktarda deniz uçağı görmeniz de mümkün.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-k1HvIwSGtYo/TteabjE5ucI/AAAAAAAADyE/NjcOsWdavsg/s1600/s-lakes11.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 234px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5681179253014116802" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-k1HvIwSGtYo/TteabjE5ucI/AAAAAAAADyE/NjcOsWdavsg/s320/s-lakes11.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keyifli bir yürüyüşün ardından, şehri tepeden görme ihtimali olan “Capitol Hill” bölgesine ulaşmayı, daha doğrusu tırmanmayı planlıyordum. Eldeki haritaya göre, göle arkamı dönüp önümdeki rampaya vurursam capitol hill’i bulabilirdim. Ama, göl ve tepe arasından geçen koca otoyol, geçit vermez bir Çin Seddi gibiydi. Anlaşılan bir otobüs ile şehir merkezine dönüp arkadan dolaşmam gerekecekti tepeye...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama cebimde otobüs parası yok! Bütün şöförler sabahki amca kadar anlayışlı olmayabilir? Ne yapsam diye düşünürken, göl kenarında küçük bir karavanda butik usulde kahve pişiren Seattle’lı bir ablamızı gördüm. Hem kahve takviyesi yapar, hem de para bozdururum diye karavana yanaştım ve sıcak bir kahveyi Seattle’dan İstanbul’a uzanan sıcak bir sohbetle süsledik. Capitol Hill niyetimi öğrenince, bana otoyolun altından kıvrılan daracık bir patikayı tarif etti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/--VEUJjzPHoU/TteanQ01qfI/AAAAAAAADyU/3vC3x6_CTb8/s1600/s-lakes15.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 207px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5681179454273333746" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/--VEUJjzPHoU/TteanQ01qfI/AAAAAAAADyU/3vC3x6_CTb8/s320/s-lakes15.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Patikayı tırmanmak kolay olmadı, ama manzaraya değdi...&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hollywood filmlerinde adam kestikleri türden daracık bir patikada, üstümden geçen otoyolun viyadük kolonları arasından kıvrılarak dimdik bir yokuşu tırmandım. Sonunda medeniyet simgesi müstakil evlerin olduğu bir bölgeye geldim, ve nefes nefese bir tırmanışın ardından “höynk höynk” efektleri eşliğinde Lakeview (Göl Manzarası) Mezarlığına ulaştım...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-31iIZ-7btFM/Tteancv9P-I/AAAAAAAADyg/9pjMz03U7Kg/s1600/s-lakes19.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 227px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5681179457474084834" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-31iIZ-7btFM/Tteancv9P-I/AAAAAAAADyg/9pjMz03U7Kg/s320/s-lakes19.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Lakeview Mezarlığı, gerçekten de Washington Gölü'nün etkileyici manzarasına bakıyor...&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mezarlık ismini hak ediyor doğrusu. Türkiye’de pek içimden geçmez ama, Japonya’da iken mezarlıkları gezmek hobim olmuştu. Tırstığını örtbas etmek için ıslık çalmaya gerek duymadan, gayet bakımlı ve huzur verici mezarlıklarda yürümek insanı dinlendiriyor. Sakinleri arasında epey bir Asyalı’nın da olduğu Gölmanzarası mezarlığı, şehrin kozmopolit yapısını yansıtıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-gt2ojK-PjEc/Ttean0imFMI/AAAAAAAADys/ulrTgBmyq5s/s1600/s-lakes25.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 212px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5681179463860491458" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-gt2ojK-PjEc/Ttean0imFMI/AAAAAAAADys/ulrTgBmyq5s/s320/s-lakes25.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Oteldeki dergide okuduğum kadarıyla, mezarlık Bruce Lee ve oğlu Brandon Lee’yi de misafir ediyormuş! Başladım Çinli hemşerilerimizin mezar taşları arasında dolanıp Bruce abimizi aramaya. Sabahın o saatlerinde benden başka kimse olmadığı için soramadım da... Eğer rast gelsem Bruce babamızın mezar taşına bir uçan tekme çakıp ruhuna Fatiha okuyacaktım, olmadı. Lee sülalesine ait bir aile mezarlığı buldum, belki de Bruce’un amca çocukları falandı, bilemiyorum artık:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-vOPmnO1MjbM/TteaonBCGuI/AAAAAAAADzE/tvnepCn06Ew/s1600/s-lakes29.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 223px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5681179477409929954" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-vOPmnO1MjbM/TteaonBCGuI/AAAAAAAADzE/tvnepCn06Ew/s320/s-lakes29.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama mezarlıkta hepimizin çok iyi tanıdığı bir başka çiftin mezarına rastladım; Mr. And Mr. Brown! Milyonlarca Türk evladının İngilizce öğrenebilmesi için her hafta sonu üşenmeden deniz kenarına giden (Mr. And Mrs. Brown went to the seaside), kendilerini milli eğitime adamış bu cefakar çiftin mezarı önünde diz çöküp, üç-beş kelam da olsa İngilizce konuşabilen vatandaşlarımız adına şükranlarımı fısıldadım sessizce...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-z_Hbdx7MXOo/TteaoDT8p8I/AAAAAAAADy4/SlhDXw8NPsA/s1600/s-lakes28.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 226px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5681179467825588162" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-z_Hbdx7MXOo/TteaoDT8p8I/AAAAAAAADy4/SlhDXw8NPsA/s320/s-lakes28.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Axel ve Amanda Brown, ruhlarınız şad olsun&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;Mezarlıktan çıktıktan sonra yakınında yer alan Volunteer Park’a (Gönüllüler Parkı) seğirttim. Askerde herhangi bir şeye gönüllü olmanın, eninde sonunda başımızı derde sokacağını bilen bir onbaşı eskisi olarak parkı korku içinde gezdim; mezarlık bile bu kadar korkutmamıştı! Sabah sporu yapan teyzelerin yanından dolaşıp parkın medar-ı iftiharı “Asya Sanatları Müzesi”nin önünde buldum kendimi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-NqOe1NOQ0f8/Tteaw1-G4SI/AAAAAAAADzg/QTklTM74TZ0/s1600/s-lakes42.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 218px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5681179618863145250" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-NqOe1NOQ0f8/Tteaw1-G4SI/AAAAAAAADzg/QTklTM74TZ0/s320/s-lakes42.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Asya Sanatları Müzesinin maskotu Afika devesi... Ne iş?&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müze haliyle açılmamış olduğu için, Japon-Amerikan mimar-heykeltraş Noguchi’nin “Siyah Güneş” (bana kalırsa, astronomik bir isim için “kara delik” daha uygun) isimli eserinin ortasından, Seattle’in sembolü “Uzay İğnesi”ni (Space Needle) seyrettim, ve bu meşhur sembolü bir kez de “Seattle’da Uykusuz” bir gecede görmek üzere toplantıma yollandım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-qIVKey6TdKo/TteawlUvx5I/AAAAAAAADzQ/ueLhdYu4SOM/s1600/s-lakes39.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 227px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5681179614394697618" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-qIVKey6TdKo/TteawlUvx5I/AAAAAAAADzQ/ueLhdYu4SOM/s320/s-lakes39.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kara deliğin ortasında Uzay İğnesi... Stephen Hawking kitabı gibi oldu...&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşam işim bittiğinde, Seattle’ı ve “Uzay İğnesi”ni en güzel gören nokta olarak ünlenmiş Kerry’s Park’a yollandım. Bindiğim otobüs için yeterince bozuk para stoğum vardı, şöförden Kerry’s Park için inmem gereken durak konusunda yardım istedim. Galiba bütün otobüs niyetimi duydu. Boynumda kocaman fotoğraf makinesini gören tüm otobüs bana yardımcı olmak için seferber oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-DT8wfm5p3o0/TteaQZ9coFI/AAAAAAAADxM/96d3aYA3aDM/s1600/kerry29.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 227px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5681179061588369490" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-DT8wfm5p3o0/TteaQZ9coFI/AAAAAAAADxM/96d3aYA3aDM/s320/kerry29.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Önce yanıma yaşlı bir amca oturdu, bana parkın manzarasını methetti, makinamı inceleyip iltifatta bulundu. Az sonra o inince, bir başka amca yanıma yanaşıp sohbeti devam ettirdi, hangi saatte nasıl bir fotoğraf çekimi yapabileceğimi falan anlattı. İnmesi gereken durak gelince, bana gerekli talimatları verip vedalaştı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-1p6LSKlEh3g/TteaPkr6e7I/AAAAAAAADw0/mxESCySUg1A/s1600/kerry17.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 150px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5681179047287749554" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-1p6LSKlEh3g/TteaPkr6e7I/AAAAAAAADw0/mxESCySUg1A/s320/kerry17.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-2MQD0cFcTQU/TteaP5BnW4I/AAAAAAAADxE/RqFGLgvBw2w/s1600/kerry18.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 143px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5681179052747479938" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-2MQD0cFcTQU/TteaP5BnW4I/AAAAAAAADxE/RqFGLgvBw2w/s320/kerry18.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Ardından yanıma Meg Ryan oturdu, ya da litrelerce kahve içmenin verdiği sanrıyla ben öyle sandım. Belki o olmayabilirdi, ama uzun boylu, sevimli bir sarışın kızdı. Seattle’da gezilecek yerler konusunda önceki iki amcadan devraldığı bilgilendirme görevini şevkle sürdürdü. Kendimi 4x100 metre bayrak yarışındaki bayrak gibi hissettim; otobüste sırası gelen Seattle vatandaşı beni teslim alıp ineceği yere kadar sohbet ediyor ve bir sonraki hemşerisine teslim ediyordu. Belki de son durak olarak Meg Ryan’ın elinde kalırım diye düşünürken, “aaaa, burada inmen gerekiyor” diyerek beni bir yokuş başında apar topar otobüsten aşağı şutladı! Bu nasıl misafirperverlik anlayışı? &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-f08oGzFaXbM/TteaPCYQqOI/AAAAAAAADws/RwrKT-5IrIg/s1600/kerry13.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 213px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5681179038078511330" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-f08oGzFaXbM/TteaPCYQqOI/AAAAAAAADws/RwrKT-5IrIg/s320/kerry13.JPG" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;Space Needle ve bilimum diğer gökdelenler...&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Neyse efendim, kısa bir yürüyüşle Kerry Parkı buldum sonunda. Gerçekten de Seattle silüetini temaşa eylemek için en doğru tercih olduğunu anladım. Space Needle başta olmak üzere, Seattle’ın ihtişam sahibi gökdelenleri karşımda salınıyordu. Daha da iyisi, Seattle’ın güneydoğu manzarasını süsleyen Rainier Dağı tüm görkemiyle karşımdaydı! Rainier Dağı’nın nazlanmadan kendini gösterdiği gün sayısı yağmurlu Seattle’da çok azmış meğer... &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-Cu5vCGEJFjo/TteaPLxYmEI/AAAAAAAADwc/bb88h_6H5qc/s1600/kerry05.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 234px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5681179040599808066" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-Cu5vCGEJFjo/TteaPLxYmEI/AAAAAAAADwc/bb88h_6H5qc/s320/kerry05.JPG" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;Şehrin tepesine çöreklenmiş Rainier Dağı&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Kerry Park’ta oturup havanın yavaş yavaş kararmasını bekledim ve değişik ışık şartlarında Seattle’in onlarca fotoğrafını çektim... Bu çabamda pek yalnız değildim, çünkü ufacık parkın terasına dizilmiş yaklaşık 200 kişi yoğun bir yer kapma savaşı veriyordu. Kamerasını uzatıp deklanşöre basabilecek bir boşluk bulanlar şanslıydı... O sırada polis parka bir baskın yapsa, 115 Nikon, 130 Canon, onlarca tripod, uzun namlulu objektifler ve patlamaya hazır yüzlerce flaş ele geçirebilirdi.&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-9DTw2wyVcXk/TteaaSUIq6I/AAAAAAAADxY/603LgO9VGWc/s1600/kerry30.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 221px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5681179231334738850" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-9DTw2wyVcXk/TteaaSUIq6I/AAAAAAAADxY/603LgO9VGWc/s320/kerry30.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Hava iyice karardı, yorgunluk bastı ve gün boyu içtiğim kayfelerin etkisi geçmeye başladı... Baktım ki durum giderek “Sleepy in Seattle”’a (Seattle’da Uykulu) doğru kayıyor, otele dönmek üzere otobüse bindim. Bu sefer otobüste Meg Ryan yoktu, galiba Tom Hanks vardı, ama n'apim Forrest Gump'ı gece gece...&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;Onur'un Seyir Defteri&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4107316844649820222-834823720301521448?l=onurataoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://onurataoglu.blogspot.com/feeds/834823720301521448/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4107316844649820222&amp;postID=834823720301521448' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/834823720301521448'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/834823720301521448'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://onurataoglu.blogspot.com/2011/12/seattleda-uykusuz.html' title='Seattle&apos;da Uykusuz'/><author><name>Onur Ataoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04682502971083965324</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_2-h_6ED5gHk/SNzbBmaz8zI/AAAAAAAAAMY/cqMAHBK7IJY/S220/profile04.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-RTgmLXdAZIM/Tteaag6Ih0I/AAAAAAAADxg/dkEUWoZEJIA/s72-c/kerry36.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4107316844649820222.post-1800161303615250168</id><published>2011-11-30T17:13:00.004+02:00</published><updated>2011-11-30T17:48:44.526+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ABD'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gezi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Seattle'/><title type='text'>Pike Place Pazarı</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;strong&gt;Kaptan Ahab'ın Torunları Kıraathane İşletiyor&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;Seattle’da çok az vaktiniz varsa eğer, o vakti ayıracağınız yer mutlaka Pike Place Market olmalı... Beyoğlu Balık Pazarı’nın biraz daha derli toplusu görünümündeki Pike Place, 104 yıllık tarihiyle övünen bir pazar yeri. ABD tarihinin derinliğini düşünürsek, Mısır piramitlerinin falan yaşına eşdeğer diyebiliriz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-vc0k4u7sOiY/TtZIV7uniiI/AAAAAAAADqg/Jwpe64CSRz8/s1600/Market03.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 218px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5680807521622133282" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-vc0k4u7sOiY/TtZIV7uniiI/AAAAAAAADqg/Jwpe64CSRz8/s320/Market03.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-cE78C6tdMzQ/TtZIn9LRMKI/AAAAAAAADsE/TGaPSk--szk/s1600/Market30.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 148px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5680807831248384162" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-cE78C6tdMzQ/TtZIn9LRMKI/AAAAAAAADsE/TGaPSk--szk/s320/Market30.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pike Place, özenle düzenlenmiş esprili tezgahları, taze ve göz alıcı sebze meyveleri, rengarenk çiçekçileri, el işi hediyelikleri ve insanın ödünü patlatan balık ve deniz mahlukatları ile capcanlı bir gurme merkezi. İster evinize erzak alışverişi yaparak, isterseniz de restoranlarında tabağınıza yumularak nefsinizi köreltebilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-3jg2l1mcWhM/TtZIWOkJwMI/AAAAAAAADqs/0c7r7lu1UKA/s1600/Market06.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 221px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5680807526678511810" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-3jg2l1mcWhM/TtZIWOkJwMI/AAAAAAAADqs/0c7r7lu1UKA/s320/Market06.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pike Place’in en görsel noktası, “köşedeki” büyük balıkçı dükkanı. Envai çeşit balık ve deniz ürünü satan dükkanda cıvıl cıvıl gençler çalışıyor ve alım satım işlemlerini teatral bir şovla süslüyor. Herhangi bir müşterinin siparişi değişik tonlamalarla çığlık çığlığa tekrarlanıyor ve Elizabeth Teyze’nin 500 gram istavrit alacağını tüm Seattle duyuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-O4PJ0Q8Wrl8/TtZIW7tfcXI/AAAAAAAADrI/EihTorI7skc/s1600/Market10.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 199px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5680807538797277554" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-O4PJ0Q8Wrl8/TtZIW7tfcXI/AAAAAAAADrI/EihTorI7skc/s320/Market10.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-C4uBckQUuYU/TtZImDLx6pI/AAAAAAAADrU/ppqMvVA0yrs/s1600/Market11.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 206px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5680807798501403282" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-C4uBckQUuYU/TtZImDLx6pI/AAAAAAAADrU/ppqMvVA0yrs/s320/Market11.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Balık hazırlandıktan sonra kasanın da olduğu tezgaha mutlaka uçarak ulaşıyor. Seattle’ın en turistik atraksiyonları arasına giren “balık fırlatma” gösterisini seyretmek için her daim büyük bir kalabalık balıkçının önüne yığılıyor. Neyse ki balıkçı arkadaşlarımızın “tezgahı kapatmayın hemşerim” deme gibi bir niyetleri yok!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-iyvunnAdA6k/TtZImWctbQI/AAAAAAAADrc/VhTW4m7hQWg/s1600/Market16.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 218px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5680807803672685826" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-iyvunnAdA6k/TtZImWctbQI/AAAAAAAADrc/VhTW4m7hQWg/s320/Market16.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Havada uçan balığın yerini bulana 100 grma hamsi hediyemizdir...&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Balık şovunu abartan tezgahtarlarımız, özellikle çocukları tırstırmak için değişik mizansenler de tasarlamış. Büyük tezgahtan aşağı kafası sarkan bir köpekbalığı, haliyle her görenin ilgisini çekiyor. Ben oradayken de küçük bir çocuk babasıyla köpekbalığına yarım metre kadar yaklaştı. Balık ölü olsa da, çocukcağız korkudan babasının elini bırakamıyordu. Meğer bizim elemanlar, tezgahın altından köpekbalığının kuyruğuna bir ip bağlamışlar. Çocuk tam cesaretini toplayıp balığa biraz daha yaklaşırken, tezgahın arkasına saklanan eleman ipe asıldı, balık zıplayarak çocuğa doğru hamle yaptı, tiz bir çığlığın ardından (tahminen) babası çocuğun donunu değiştirmek üzere eve yollandı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-jzm06y1gwGI/TtZInZQOhjI/AAAAAAAADr4/49jBwSqKzgU/s1600/Market22.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 206px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5680807821605504562" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-jzm06y1gwGI/TtZInZQOhjI/AAAAAAAADr4/49jBwSqKzgU/s320/Market22.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonradan öğrendiğime göre Pike Place’de balık işini ilk başlatanlar Türkiye’den göç etmiş Sefarad Yahudilerindenmiş. Halen balık pazarında çalışan bu şakacı gençlerden bazıları, o hemşerilerimizin büyük büyük torunlarıymış ve aralarında birkaç kelime Türkçe bilenler de varmış. Tahminime göre, müşteriye eşek şakaları yaptıkları için İstanbul’dan kovulmuşlardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pike Place’de korkmak isterseniz, kuyruğuna ip bağlı köpekbalıklarından fazlası da mevcut. Hava kararıp pazar yerinden el ayak çekildikten sonra “hayalet turları” düzenleyen girişimciler hortlamış ve bu turlar gayet tutmuş. Turlarla ilgili sayfaların “sıkça sorulan sorular” kısmında “ben hayaletlere inanmam, yine de tura katılabilir miyim?” veya “turda hayalet göreceğimi garanti ediyor musunuz” gibi gayet Amerikan sorulara rastlayabilirsiniz!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-PV4ledRcc24/TtZIWoejO5I/AAAAAAAADq0/w1tqkAFGjvU/s1600/Market08.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 208px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5680807533634337682" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-PV4ledRcc24/TtZIWoejO5I/AAAAAAAADq0/w1tqkAFGjvU/s320/Market08.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Dükkanlar kapanıp meydanı hayaletlere bırakıyor!&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben hayalet turundan vazgeçip korkunç deniz yaratıkları ile ürkmeye devam ettim. Pazardaki balıkçılar, ürünlerini güzelce paketlenmiş, gerekirse dondurulmuş ve kıtalararası uçmaya hazır biçimde hazırlayarak kaldığınız otele kadar gönderebiliyorlar. Dünyanın en hayat dolu sularıyla çevrili Seattle’da deniz ürünleri ticareti önemli bir ekonomik aktivite.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-q6Ap_om40YI/TtZImR8LFkI/AAAAAAAADrs/OHp0gv_PErI/s1600/Market18.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 232px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5680807802462475842" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-q6Ap_om40YI/TtZImR8LFkI/AAAAAAAADrs/OHp0gv_PErI/s320/Market18.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pike Place’in balık dışındaki diğer meşhur ürünü, veya markası diyelim, Starbucks! Artık “bizden biri” gibi olan bu küresel kahve zincirinin Seattle doğumlu olduğunu biliyor musunuz? Pike Place 1912 numarada açılan ilk Starbaks kıraathanesi halen faaliyetine devam ediyor. Tabii benim gibi sazanlar da bina numarasına bakıp “vay beee, herifler 1912 yılında kurulmuş” gibi cahilce yorumlarda bulunuyor (gerçek kuruluş tarihi 1971).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-g2bTGT3dNfs/TtZJKQBDDMI/AAAAAAAADsg/cb8v-xvKDas/s1600/Market35.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 218px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5680808420421340354" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-g2bTGT3dNfs/TtZJKQBDDMI/AAAAAAAADsg/cb8v-xvKDas/s320/Market35.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Denizde ne bulursa avlayan Seattle efradının kurduğu kahvecinin, ismini Moby Dick romanındaki karizmatik gemici “Starbuck”tan alması kadar doğal bir şey olamaz... Starbuck ismi daha sonra Battlestar Galactica’da da en bıçkın savaş pilotu için kullanılmış olsa da, biz konumuza (kahveye) dönelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-RfrzbmxiUM8/TtZJSFPh6SI/AAAAAAAADsw/svokO8EkOhQ/s1600/Market43.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 210px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5680808554968246562" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-RfrzbmxiUM8/TtZJSFPh6SI/AAAAAAAADsw/svokO8EkOhQ/s320/Market43.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bundan sadece 40 yıl önce 1 (bir) dükkanı olan Starbucks, bugün 17,000 kıraathaneyi geçmiş durumda (Bu arada, bir japonolog olarak ABD dışında ilk açılan Starbucks’ın Tokyo’ya kısmet olduğunu belirteyim). Ancak ilk açılan Pike Place dükkanı, halen oricinalitesini koruyor. İçeride oturacak yer yok, kahvenizi alıp dışarıda tüneyecek bir kaldırım kenarı buluyorsunuz. Sadece bu şubeye özel “Pike Place Özel Reçetesi”ni içmenizi tavsiye ederim. Ben içtim, gayet memnun kaldım, ama damak tadım ancak bir kakao ile kahveyi güç bela ayırt etmeye müsait olduğu için derin bir yorumda bulunamayacağım...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-_Z-R2zBncB4/TtZJR4MSXII/AAAAAAAADso/JV6TIG4eOtk/s1600/Market41.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 237px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5680808551464983682" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-_Z-R2zBncB4/TtZJR4MSXII/AAAAAAAADso/JV6TIG4eOtk/s320/Market41.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pike Place pazarının maskotu ise Rachel isimli bir domuz (tövbe estağfurullah! Bir daha da ayak basmam Pike Place’e...). Pazar girişinde bronz bir kumbarası bulunan Rachel, Pike Place bütçesine kendi çapında katkı sağlamaya devam ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-W9_teFvYkBk/TtZJKTMqXRI/AAAAAAAADsQ/9XmjJZArJhc/s1600/Market31.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 226px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5680808421275360530" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-W9_teFvYkBk/TtZJKTMqXRI/AAAAAAAADsQ/9XmjJZArJhc/s320/Market31.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pike Place bütçesi demişken, bu meşhur pazar yerinin acaip karmaşık bir yönetim sistemi var. Bir tanıtım broşüründe gördüğüm kadarıyla, yarı kamu yapısı bulunan, neredeyse çift meclisli parlamenter demokrasimsi bir sistemle yönetilen Pike Place gayet ciddi bir müessese, aklınızda olsun!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-kcXnj9MeKMI/TtZIVpCiU1I/AAAAAAAADqU/OZH3-j4Eakg/s1600/Market02.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 214px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5680807516605403986" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-kcXnj9MeKMI/TtZIVpCiU1I/AAAAAAAADqU/OZH3-j4Eakg/s320/Market02.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Pike Place turunuz sizi acıktırdıysa, Starbucks’tan çıkıp Starbuck’ın torunlarının yakaladığı dev yengeçlerden yemek üzere pazardaki restoranlardan birine seğirtin... &lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;Onur'un Seyir Defteri&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4107316844649820222-1800161303615250168?l=onurataoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://onurataoglu.blogspot.com/feeds/1800161303615250168/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4107316844649820222&amp;postID=1800161303615250168' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/1800161303615250168'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/1800161303615250168'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://onurataoglu.blogspot.com/2011/11/pike-place-pazar.html' title='Pike Place Pazarı'/><author><name>Onur Ataoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04682502971083965324</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_2-h_6ED5gHk/SNzbBmaz8zI/AAAAAAAAAMY/cqMAHBK7IJY/S220/profile04.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-vc0k4u7sOiY/TtZIV7uniiI/AAAAAAAADqg/Jwpe64CSRz8/s72-c/Market03.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4107316844649820222.post-1921456912668598824</id><published>2011-11-29T16:32:00.006+02:00</published><updated>2011-11-29T17:26:00.338+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ABD'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gezi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Klondike'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Seattle'/><title type='text'>Altına ve Soğuğa Hücum</title><content type='html'>&lt;strong&gt;Cold Rush &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Yazının başlığını ilk gördüğünüzde “Altına hücum yazacağına, soğuğa hücum yazmış” diye düşünebilirsiniz... Ama Seattle’a tarihinin en büyük zıplamasını yaşatan Klondike altın harekatı, dondurucu soğukların göbeğine yapılan umutsuz bir harekat olmuş. Amerikan tarihinin en ilginç sayfalarından olan altına hücum günlerini yad etmek için Seattle’daki “Gold Rush” müzesini gezmenizi mutlaka tavsiye ederim!.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Klondike, bugünlerde Alaska ile Kanada sınırında kalan, Yukon nehrinin ortasından geçtiği bir bölge. 1700’lerin sonlarında Ruslar bu bölgede borusunu öttürmüş ve bölgenin yerlisi olan Tlingit ve Tagish kabileleriyle kürk ticareti işine girmiş. Yaklaşık 100 yıl süren bu “ye kürküm ye” döneminin ardından, bölgeyi kontrol etmek Ruslar için zor ve maliyetli hale gelmiş. Ruslar, zaten kendilerine ait olmayan bu bölgeyi, Sülün Osman misali ABD’ye satmış. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-OQj52XkVe1s/TtTtqBDOliI/AAAAAAAADpA/G7OSD9W5OU0/s1600/Alt%25C4%25B1n46.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 226px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5680426336113301026" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-OQj52XkVe1s/TtTtqBDOliI/AAAAAAAADpA/G7OSD9W5OU0/s320/Alt%25C4%25B1n46.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yerli kabileler ayak üstü satılmalarına çok sinirlenmişler tabii, ama sinirlendikleriyle kalmışlar! Daha fazla direnseler başlarına John Wayne geleceğini bildikleri için, ABD’li yetkililerle uzlaşmışlar ve gelen maceracılara rehberlik, taşıyıcılık yaparak ve hatıralık eşya sektöründe yoğunlaşarak hayatlarını devam ettirmişler...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yerliler bölgede altın olduğunu biliyormuş, ama bu sarı ve parlak madeni fazla iplemiyorlarmış. Altının kokusunu alan, 1850’lerdeki Kaliforniya altın harekatından sonra kıyır kıyır kuzeye doğru ilerleyen maceracılar olmuş. Bu maceraperestlerden George Carmack, Tagish yerlilerinden bir kızla evlenmiş, bölgeye yerleşmiş, bir taraftan kürk hayvanı avlarken bir taraftan da göz ucuyla altına bakar olmuş. Ve sonunda bir gün, Yukon nehrinin kollarında parıldıyan sarıcıklara gözü ilişmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Carmack, altını bulduğu bölgeyi kendi adına kaydettirdikten sonra köy merkezindeki barda ötmüş ve tüm ahali nehir kıyısına koşup eşelenmeye başlamış. İstanbul’un taşı toprağı altın mıdır bilemem, ama Yukon bölgesinde dünyada şimdiye kadar rastlanan en yoğun altın konsantrasyonu sayesinde ahali köşe olmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-HAgyAyRBkLs/TtTtUB_XZRI/AAAAAAAADoE/Iw6EM83_pcI/s1600/Alt%25C4%25B1n04.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 218px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5680425958408414482" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-HAgyAyRBkLs/TtTtUB_XZRI/AAAAAAAADoE/Iw6EM83_pcI/s320/Alt%25C4%25B1n04.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu 68 şanslı gurbetçi SS Portland gemisine atlayıp Seattle’a kuyumcu dükkanı açmaya gitmişler. Geminin Seattle’a varışı çok büyük olay olmuş ve tabii ki tüm Amerika’nın iştahını kabartmış! Klondike diyarında papatya toplar gibi altın istifleyen güruhun hikayesi ağızdan ağıza dolanmış ve yeni bir Amerikan rüyasının başlangıcı olmuş!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-T_b07T0dN48/TtTtUPXFzXI/AAAAAAAADoU/DoilRtYUcI4/s1600/Alt%25C4%25B1n06.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 242px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5680425961997585778" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-T_b07T0dN48/TtTtUPXFzXI/AAAAAAAADoU/DoilRtYUcI4/s320/Alt%25C4%25B1n06.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha Portland gemisinin Seattle'a varışının ertesi günü, bir gemi dolusu maceraperest Alaska’ya doğru yola çıkmış bile. Seattle ve civarındaki birçok şehirde insanlar işini gücünü bırakıp baltalar elimizde, uzun ip belimizde yollara düşmüşler. Polisler, itfaiyeciler ve hatta Seattle Belediye Başkanı bile altına hücum edince şehir zor günler yaşamış!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-57Hs3CEXGkA/TtTtVF_5QmI/AAAAAAAADoo/WHRqnhowdzA/s1600/Alt%25C4%25B1n12.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 220px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5680425976664244834" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-57Hs3CEXGkA/TtTtVF_5QmI/AAAAAAAADoo/WHRqnhowdzA/s320/Alt%25C4%25B1n12.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Altınperestlere malzeme satan bir dükkanın rafları... yıl 1897, Japon çayı bile mevcut...&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Altın yüzünden zora düşen şehri, yine altın yüzünden Seattle’a akın edenler ihya etmiş. Kardan cehennemin dibindeki Klondike’a gitmek için en stratejik ve lojistik durağın Seattle olacağını gören uyanık girişimciler, madencileri donatmak üzere mağazalarını kışlık kreasyonlarla doldurmuşlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi yazının ana fikrine geldik; Seattle, altın madenciliği ile değil, madencileri madenleyerek ihya olmuş bir şehir. Tahminlere göre, Klondike bölgesine giden yüzbini aşkın madencinin %80’i ihtiyaçlarını Seattle’dan karşılamış. Bir açıdan bakıldığında Altına Hücumun levazım sınıfı diyebileceğimiz Seattle esnafı oturduğu yerden voliyi vurmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-4fiiF8Z7W3Y/TtTtVcI0hGI/AAAAAAAADo4/Fng7WHp5Mjk/s1600/Alt%25C4%25B1n26.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 218px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5680425982607262818" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-4fiiF8Z7W3Y/TtTtVcI0hGI/AAAAAAAADo4/Fng7WHp5Mjk/s320/Alt%25C4%25B1n26.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Bir madencinin bir yıl boyunca ihtiyaç duyacağı minimum malzeme...&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Altına hücumun bir faciaya dönüşmesini istemeyen yetkililer, yeterli teçhizat ve erzağı olmayanları bölgeye salmama kararı alınca, yolu Seattle’dan geçen her madenci 500-1000 dolar arası bir masraf yaparak (bugünün 10,000-20,000 doları civarı) şehrin çarklarını döndürmüş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seattle’a geldiniz, Starbucks’ta kahvenizi içip erzağı, teçhizatı istiflediniz. Şimdi, ver elini Klondike... ama nasıl gideceksiniz ta Alaska’nın göbeğine? O yıllarda yarım saatte bir Kamil Koç veya Greyhound otobüsü kalkmıyor ki? Henüz hükümet duble yolları da döşememiş Alaska’ya...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-4KEZBV5FBoI/TtTtU-Hj1EI/AAAAAAAADoc/59D7wlRvI14/s1600/Alt%25C4%25B1n10.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 226px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5680425974548911170" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-4KEZBV5FBoI/TtTtU-Hj1EI/AAAAAAAADoc/59D7wlRvI14/s320/Alt%25C4%25B1n10.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O yıllarda yoğun talep yüzünden su üzerinde yüzebilen her “şey” Alaska’ya doğru yola çıkmış. Altıncıların Klondike’taki üssü olan Dawson şehrine iki ana ulaşım yolu varmış; Okyanus ve Yukon nehri üzerinden gemiyle gidilen “su yolu” ve Skagway Kanada’ya kadar gemiyle, sonra yürüyerek gidilen “su ve kara yolu”. Doğal olarak, tüm yolculuğun gemilerde geçtiği “su yolu” biletleri çok pahalı imiş, ve bu yola “zenginin yolu” adı verilmiş. Garibanın yolu ise, Skagway’e kadar gemiyle gittikten sonra çok zorlu bir kara yolculuğunu gerektiriyormuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Skagway’e indikten sonra Klondike’a gitmek için öncelikle başı dumanlı yüce dağların aşılması gerekiyormuş. Dağları aşmak için Dalton, Chilkoot ve White Pass rotaları en bilindikler olmak üzere birkaç alternatif rota varmış. Her birinin kendine özgü zorlukları olmakla beraber (çığ, soyguncu çeteler, çamur bulamacına dönüşen patikalar, vb) benim favorim Chilkoot rotası...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-lj9t067BkKU/TtTufsCTLMI/AAAAAAAADqI/msHb5S7P7DM/s1600/chilkoot.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 252px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5680427258185198786" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-lj9t067BkKU/TtTufsCTLMI/AAAAAAAADqI/msHb5S7P7DM/s320/chilkoot.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Trafiğin yoğun olduğu saatlerde Chilkoot rampası...&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Sanki hayatın Alaska dağlarında geçti, nereden favorin oluyor” diyebilirsiniz... Ama Chilkoot, Jack London’un kitaplarından Charlie Chaplin’in filmlerine konu olmuş, en edebi ve sinematografik rota... Dimdik bir yamaçtan tırmanılan Chilkoot’a “Altın merdivenler” ismi verilmiş. Chilkoot’un dibine kadar gelip de duvar gibi dikilen dağları görünce vazgeçen, erzak ve teçhizatını üç kuruşa satarak geri dönen bayağı bir tırsak maceracı da olmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geri dönmeyenler ne yapmış? Dağları aştıktan sonra Klondike’a kadar binbir zorluk ve telefatla yollarına devam etmişler. Hedef, Klondike’a en yakın yerleşim yeri Dawson. Altına hücum öncesinde birkaç yüz kişilik bir yerleşim yeri olan Dawson’un nüfusu elli bin civarına kadar yükselmiş, bir sürü yeni otel, restoran, bar ve hatta genel ev açılmış... Dawson’ı Charlie Chaplin’in “Gold Rush” filminden izlemenizi tavsiye ederim!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-WVKsB8peVeY/TtTtrXRdyOI/AAAAAAAADpY/yonk4FpEZk0/s1600/Alt%25C4%25B1n59.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 214px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5680426359258466530" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-WVKsB8peVeY/TtTtrXRdyOI/AAAAAAAADpY/yonk4FpEZk0/s320/Alt%25C4%25B1n59.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Henüz Dawson'da TOKİ konutları yapılmadan önce...&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dawson’a gelip yerleştikten sonra, ilk yapmanız gereken henüz kimsenin yağmalamadığı bir nehir kıyısı parçası bulup hak iddianızı kaydettirmek. Sistem şöyle işliyormuş; gözünüze kestirdiğiniz bir araziyi (belli bir büyüklüğü geçmeyecek şekilde) “burası benimdir” diye işaretleyerek, üç gün içinde yetkililere kaydettiriyorsunuz. Sonra başlıyorsunuz altın aramaya, hadi rastgele...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-UR81r00CjlA/TtTtqZ8aazI/AAAAAAAADpQ/nxAKOT9Qy-Y/s1600/Alt%25C4%25B1n51.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 212px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5680426342795602738" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-UR81r00CjlA/TtTtqZ8aazI/AAAAAAAADpQ/nxAKOT9Qy-Y/s320/Alt%25C4%25B1n51.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Müzedeki görevli abla, 15-20 dakikada bir "altın arama" gösterisi yapıyor. Çok şanslı bir kız, her seferinde buluyor vallaha! &lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Altını nasıl arayacağım diye sorabilirsiniz; en bilindik ve masrafsız yöntem “tavalama” yöntemi... Sabit yatırım sadece bir adet “tava” olduğu için (teflon olmasa da olur) “fakirin yöntemi” olarak biliniyor. Mutlaka film veya resimlerde görmüşsünüzdür, elinde tavayla suyun dibinden bir miktar toprak alıp sallayarak içindeki küçük altın parçalarını, daha doğrusu yoğunluğu fazla olan parçaları çökeltmeye çalışırlar (küçükken ilk gördüğümde elekten geçiriyorlar sandımdı...) Daha zorlu ve gelişmiş yöntemler arasında donmuş nehir yataklarını kazarak toprağın metrelerce altındaki çökeltilere ulaşmak da var.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kadar zahmetin sonunda ne olmuş dersiniz? Onbinlerce insan büyük bir servete kavuşup memleketine mercedesler ve VHS videolarla dönen gurbetçilerimiz gibi sükse yapabilmiş mi? Hayır ve de hayır... Aşağıdaki şekil, Klondike’a üşüşen ahaliden ne kadarının elle tutulur bir servete kavuştuğunu gösteriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-cNwUqwQ-I78/TtTtrdGAUuI/AAAAAAAADpo/4EexPrXODNw/s1600/Alt%25C4%25B1n64.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 194px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5680426360821011170" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-cNwUqwQ-I78/TtTtrdGAUuI/AAAAAAAADpo/4EexPrXODNw/s320/Alt%25C4%25B1n64.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Gördüğünüz gibi, "yırttık abicim" diyebilenlerin oranı binde üçü geçmiyor...&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu insanlardan en tanınanı, Seattle eşrafından bir maceraperest. John Nordstorm, Klondike’tan 13,000 dolar değerinde bir servetle dönüyor, biraz toprak ve iki tane bina alıyor, binaların birisinde Alaska’da tanıştığı bir arkadaşıyla ayakkabıcı açıyor ve ABD’nin en büyük ve lüks mağaza zincirlerinden Nordstorm’un temelini atıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de aşağıdaki fotoğrafta gitar çalan “tam teçhizatlı kameraman Cevat Kelle” (Sinan Bengier) tipli adam var. İsmi Frank Berry ve kıçından bal damlayan bu zat, her el attığı işten servetle çıkmış. Klondike’ta “sarı altın”dan sıkı bir servet kazandıktan sonra Kaliforniya’ya gitmiş ve bu sefer “siyah altın”la voliyi vurarak petrolden önemli bir cukka yapmış... Elemanın kurduğu Berry Petroleum Company, halen ABD’nin önemli petrol şirketleri arasında...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-ae3LqgHylak/TtTufhPVCOI/AAAAAAAADp8/YoI2IthS0-0/s1600/Alt%25C4%25B1n69.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 242px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5680427255287056610" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-ae3LqgHylak/TtTufhPVCOI/AAAAAAAADp8/YoI2IthS0-0/s320/Alt%25C4%25B1n69.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Klondike, birkaç yıllık yoğun bir yağmanın ardından ırzına geçilmiş bir halde terk edilmiş. Bölge, şu an Milli Park statüsünde, turistik geziler yapılabiliyor, eski madencilerin izinden gidilebiliyor. Alaska’nın ortasında, havası suyu tertemiz bir bölge imajı verse de, yüz küsur yıl önce altın aramada kullanılan cıva artıkları halen önemli bir ekolojik tehdit oluşturuyormuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-re3dsDlUfK4/TtTtsNvcfeI/AAAAAAAADpw/kDdfhYB-Mrs/s1600/Alt%25C4%25B1n76.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 198px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5680426373879725538" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-re3dsDlUfK4/TtTtsNvcfeI/AAAAAAAADpw/kDdfhYB-Mrs/s320/Alt%25C4%25B1n76.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ah bu gözünü para ve altın bürümüş insanoğlu... Ağırlığınca altın etsen yine adam olamayacaksın! Ağırlığınca altın demişken, müze çıkışındaki terazide tartılıp, 1897 ve bugünün fiyatlarıyla kaç paralık adam olduğunuzu öğrenebilirsiniz. Ağırlığımca altın olsam, 1897’de 40,000 dolar etmezken, bugün 4,400,000 Dolar fiyat biçiyorlar bana! Yok mu artıran?? &lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;Onur'un Seyir Defteri&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4107316844649820222-1921456912668598824?l=onurataoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://onurataoglu.blogspot.com/feeds/1921456912668598824/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4107316844649820222&amp;postID=1921456912668598824' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/1921456912668598824'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/1921456912668598824'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://onurataoglu.blogspot.com/2011/11/altna-ve-soguga-hucum.html' title='Altına ve Soğuğa Hücum'/><author><name>Onur Ataoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04682502971083965324</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_2-h_6ED5gHk/SNzbBmaz8zI/AAAAAAAAAMY/cqMAHBK7IJY/S220/profile04.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-OQj52XkVe1s/TtTtqBDOliI/AAAAAAAADpA/G7OSD9W5OU0/s72-c/Alt%25C4%25B1n46.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4107316844649820222.post-2280375123353296163</id><published>2011-11-29T16:02:00.008+02:00</published><updated>2011-11-29T17:23:24.328+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Boeing'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ABD'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gezi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Seattle'/><title type='text'>Dağlardan Everest, Binalardan Everett</title><content type='html'>BOİNK Fabrikasından Rüzgar Gibi Geçtim...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;ABD’nin kuzeybatısında yaşayan Snohomish yerlilerinin bir atasözü vardır; “Dünyanın en yüksek dağı Everest ise, en büyük binası da Everett’tir”. Ben bu atasözünü kuşkuyla karşılıyorum; çünkü Boeing’in Everett fabrikasının inşa edildiği yıllarda, hayatta olan bir Snohomish yerlisi kalmamıştı herhalde. Ama yine de bu deyiş, kabile şefi “Şerefli Ecdadın Mahdumu” (bilinen adıyla Onur Ataoğlu)’na atfedilir...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak bu atasözünde doğruluk payı da var; çünkü, uçak üreticisi Boeing’in, Washington’un Everett nahiyesinde yer alan fabrika binası, 400.000 metrekare yüzölçümü ve 13,500,000 metreküpe yakın hacmi ile dünyanın en büyük yapısı ünvanını elinde bulunduruyor. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-eJp71KcKnUc/TtTmzN-vr_I/AAAAAAAADns/B25udoimvBI/s1600/boeing51.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 134px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5680418797621587954" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-eJp71KcKnUc/TtTmzN-vr_I/AAAAAAAADns/B25udoimvBI/s320/boeing51.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;Everett fabrikasının "küçücük" bir bölümü...&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Boeing’in bu fabrikaya ihtiyacı, devanası 747’lerle ortaya çıkmış. Eldeki fabrikalarda böyle bir uçağı yapamayacaklarını anlayınca, Seattle’ın 50 km. kadar kuzeyindeki Everett’e yeni bir fabrika inşa etmeye karar vermişler. O yıllarda bölgede yer alan şehirler ekonomik buhranın pençesine düşmüşler; hatta “şehri en son terk eden bi zahmet ışıkları kapatsın” esprileri yapılır olmuş...&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-moXeew9s2e8/TtTm6XtzoVI/AAAAAAAADn4/lu3lJkPmeJY/s1600/boeing70.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 231px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5680418920493982034" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-moXeew9s2e8/TtTm6XtzoVI/AAAAAAAADn4/lu3lJkPmeJY/s320/boeing70.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;Everett'ten havalandığınızda Everest olmasa da, Rocky Dağları manzarası ile büyüleniyorsunuz...&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama Everett fabrikasının ardından bölge tekrar ihya olmuş. yarattığı istihdam ve sırf Boeing fabrikasını gezmeye gelen turistlerin ekonomisi ile cukkayı doğrultmuşlar. Şu anda Seattle’ın en önemli turistik atraksiyonlarından biri Boeing fabrika turları ve müzesi olmuş durumda... Everett fabrikasını gezmek ve devasa 747’leri, kompozit malzemeden yapılan “plastik uçak” 787’leri görmek kaçırılmaması gereken bir deneyim...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fabrika gezisinde doğal olarak fotoğraf çektirmedikleri için (bilmeyenler için hatırlatayım, bende acaip bir teknoloji casusu tipi vardır) sizi binanın dışında çekebildiğim “Dream Lifter” ile baş başa bırakayım...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-P-2iziT9qw0/TtTmViODL_I/AAAAAAAADmg/JNCXemq_7LY/s1600/boeing01.JPG"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 194px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5680418287658414066" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-P-2iziT9qw0/TtTmViODL_I/AAAAAAAADmg/JNCXemq_7LY/s320/boeing01.JPG" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Bu koca göbekli uçak, dünyanın her köşesinden Boeing’e parça taşıyor. Özellikle büyük gövde parçalarını sığdırabilmek için kargo uçaklarını Şaşmaz Oto Sanayi sitesinde modifiye ettirerek büyüttürmüşler. Boeing, şu an dünyanın hemen her köşesinde uçak parçaları yaptırıyor; hatta ABD içinden bile malzeme tedarik ettikleri söyleniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fabrika turunun ardından Boeing’in “Havacılığın Geleceği” müzesini gezmeyi ihmal etmeyin. Müzede havacılığın hem geçmişini, hem de geleceğini görebilirsiniz. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-9qEKv7MzXP4/TtTmVi8lONI/AAAAAAAADmo/7u1vlxyOTx0/s1600/boeing04.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 234px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5680418287853582546" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-9qEKv7MzXP4/TtTmVi8lONI/AAAAAAAADmo/7u1vlxyOTx0/s320/boeing04.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;Havacılığın geçmişi denilince, Howard Hughes'u ve başrolünde Leonardo DiCaprio'nun Hughes'i canlandırdığı "Aviator" filmini es geçmek olmaz! Seyretmediyseniz, sakın ihmal etmeyin! &lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Müzede yer alan devasa uçak parçaları, özellikle turbo jet motorları, mühendis olamamış bir mühendis olan bendenizi çok etkiledi... &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-4yYXi5__QDA/TtTmV616sNI/AAAAAAAADm4/nZOiAc69H3s/s1600/boeing11.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 218px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5680418294268080338" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-4yYXi5__QDA/TtTmV616sNI/AAAAAAAADm4/nZOiAc69H3s/s320/boeing11.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama müzede benim favorim, eski bir 727 pilot kokpiti oldu... Çocukluğumdan beri en büyük fantezilerimden biri, kokpite oturup önümdeki yüzlerce düğmeyi “çat çat çat çat” açıp kapatarak nefsimi köreltmekti. Filmlerde pilotları gördüğümde o kadar özenirdim ki, önlerinde yüzlerce düğme, sanki rastgele ellerini uzatıp parmağına takılan düğmeleri açıp kapatarak tanrısal bir hakimiyet duygusunun sağladığı ruhsal bir orgazma ulaşıyorlar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-r_TGzXz869U/TtTmXGNGeuI/AAAAAAAADnQ/x04LTF9s7mY/s1600/boeing31.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 232px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5680418314497981154" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-r_TGzXz869U/TtTmXGNGeuI/AAAAAAAADnQ/x04LTF9s7mY/s320/boeing31.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve sonunda oturdum kokpite, büyük bir keyifle düğmeleri çatır çatır açıp kapamaya başladım. Bana önümüzdeki 40 yıl yetecek kadar düğmeyi dürtükledikten sonra uyuşan parmaklarım ile müzeden çıktım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-KUt75WdpfDQ/TtTmWlVv3JI/AAAAAAAADnE/3JWMmMtKgrU/s1600/boeing25.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 217px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5680418305675877522" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-KUt75WdpfDQ/TtTmWlVv3JI/AAAAAAAADnE/3JWMmMtKgrU/s320/boeing25.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Kokpitteki yuvarlak göstergelere, joystick şeklindeki kumanda koluna hayranlıkla bakakaldım... En çok hoşuma giden, gaz manivelasındaki "go around" düğmesi idi... Basınca ne oluyor acaba? Kafasına göre havada dönüp duruyor mu? Arabama da bu mekaznizmadan taktırabilir miyim? &lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dışarıdaki görevliye Boeing’in bir fabrika satış mağazası olup olmadığını sordum. Adam anlamadı. Seri sonu, ya da defolu uçak satışları olup olmadığını, bir outlet açmayı düşünüp düşünmediklerini sormaya çalıştım, ama frekansı tutturamadık. Olsa olsa müze mağazasından uçak maketi alabilirmişim...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-SIYHicfbgoc/TtTmuCqX28I/AAAAAAAADng/8XVc8_3M828/s1600/boeing33.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 216px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5680418708684004290" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-SIYHicfbgoc/TtTmuCqX28I/AAAAAAAADng/8XVc8_3M828/s320/boeing33.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Boeing'in iyi müşterilerinden biri de THY tabii ki! &lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;Onur'un Seyir Defteri&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4107316844649820222-2280375123353296163?l=onurataoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://onurataoglu.blogspot.com/feeds/2280375123353296163/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4107316844649820222&amp;postID=2280375123353296163' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/2280375123353296163'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/2280375123353296163'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://onurataoglu.blogspot.com/2011/11/daglardan-everest-binalardan-everett.html' title='Dağlardan Everest, Binalardan Everett'/><author><name>Onur Ataoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04682502971083965324</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_2-h_6ED5gHk/SNzbBmaz8zI/AAAAAAAAAMY/cqMAHBK7IJY/S220/profile04.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-eJp71KcKnUc/TtTmzN-vr_I/AAAAAAAADns/B25udoimvBI/s72-c/boeing51.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4107316844649820222.post-4014159158888609205</id><published>2011-11-25T15:55:00.003+02:00</published><updated>2011-11-25T16:12:57.339+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='müzik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sıradaki şarkı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='ABD'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Simon Garfunkel'/><title type='text'>Sıradaki Şarkı: America</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;strong&gt;New Jersey Otoyolunu Seyrediyorum, Gözlerim Kapalı...&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Efendim, madem ki bundan bir önceki şarkımız Africa idi, yine kıtalar üzerinden gidelim ve bu sefer de America'dan bahsedelim. Simon and Garfunkel'dan bir şarkı seçilecek olsa, America bir çokları için orta sıralarda yer alır herhalde. İkilinin Bridge Over Troubled Water, Boxer, Sound of Silence, Mrs. Robinson, Scarborough Fair gibi müthiş hitleri varken... Ama konumuz "şarkıcı" değil, "şarkı"; ve de America biraz gölgede kalsa da, Simon and Garfunkel’in muhteşem bir şarkısı bence…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Simon and Garfunkel’i mutlaka bilirsiniz. Paul (Simon) ve Art (Garfunkel) 1941 yılında, birbirlerine çok yakın zamanlarda ve muhitlerde doğmuşlar. Aynı okula gitmişler, müzik zevkleri beraber gelişmiş, derken 16 yaşında ilk gruplarını kurmuşlar: Tom ve Jerrry. Bu ismi nereden buldular bilmiyorum, ama MGM’nin meşhur kedi faresi ile benzerlikleri yok değil. Daha ufak tefek ve yetenekli olan Jerry (Simon) ile, uzun boylu, genelde kaybeden ama sempatimizi kazanan Tom (Garfunkel) çok iyi bir ikili oluşturmuşlar. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/--dlUki43PiU/Ts-enVRFwAI/AAAAAAAADmU/lVJqQV5jelc/s1600/bookends_CD_large.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5678932053698396162" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/--dlUki43PiU/Ts-enVRFwAI/AAAAAAAADmU/lVJqQV5jelc/s320/bookends_CD_large.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Paul, ikilinin daha “müzikal” ismi. Genelde şarkılar ve sözler ona ait, gitarı o çalar, şarkıyı da söyler ama… Ama, Art’da da öyle bir ses var ki! Hele “Bridge over troubled water” şarkısında zirveye vurmuş muhteşem bir sesten bahsediyoruz. Paul’ün de sesi bu tanrı vergisi vokalle çok iyi bir uyum sağlamış, ve ikili ABD’nin en meşhur pop-folk grubu olarak 1960 ve 70’lerde ortalığı kasıp kavurmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gençliğimde, benim dönemimin her genci gibi, gitar çalmaya heveslendiğimde en büyük hayalim Simon &amp;amp; Garfunkel tıngırdatmaktı. Yazları kumsalda ateş yanarken gitarı eline alıp da bir “Kathy’s Song” patlatsam, dinleyiciler de eriyip bitse diye düşünürdüm. Ama Paul öyle bir gitar çalmış ki, birkaç akor basarak altından kalkılacak gibi değil! Ben de bu (ve bir takım başka) sebeplerle gitar virtüözlüğü kariyerime son verdim, diğer dinleyiciler ile birlikte ateş çevresine toplaşıp “Akdeniz Akşamları”na eşlik etmeye devam ettim. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-YYGOGDjG3BM/Ts-emEa7rDI/AAAAAAAADlk/JLfWog6P0lM/s1600/paul-kathy.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 276px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5678932031996406834" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-YYGOGDjG3BM/Ts-emEa7rDI/AAAAAAAADlk/JLfWog6P0lM/s320/paul-kathy.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Paul ve Kathy albüm kapağında&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Az önce “Kathy’s song”dan bahsetmiştim ya; işte bu Kathy, Paul Simon daha yeni palazlanırken İngiltere’ye gittiğinde tanıştığı ve aşık olduğu kızcağız. İlerleyen aylarda Paul abimiz Kathy yengeyi de yanına alarak ABD’ye geliyor, ve ikili Amerika’yı toplu taşım araçları kullanarak güzeelce geziyorlar. Bu gezini meyvesi olarak da ortaya nefis bir şarkı çıkıyor; America!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Let us be lovers, we'll marry our fortunes together&lt;br /&gt;I've got some real estate here in my bag&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;Aralarındaki sevgi henüz çok güçlü, ve şarkı Paul’ün “let us be lovers” yakarışıyla başlıyor. Hikayenin sonunu şimdiden söyleyeyim; Paul’ün şöhreti ve popülaritesi arttıkça, utangaç bir kız olan Kathy Paul’e ayak uyduramayacağını düşünüyor ve ayrılıyorlar... Madem katilin kimliğini öğrendik, hikayeye geri dönelim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;So we bought a pack of cigarettes and Mrs. Wagner's pies&lt;br /&gt;And walked off to look for America&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;İkili, Amerika’yı tanımak için bir yolculuğa çıkmaya karar verirler. Bu yolculuk, sadece Amerika’yı tanımak için değildir tabii, aynı zamnda kendilerini tanımak içindir. Hep denir ya, her yolculuk aslında insanın kendi içine yapılan bir yolculuktur. “look for America”, aslında kendini aramanın, keşfetmenin de bir metaforudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;"Kathy," I said, as we boarded the Greyhound in Pittsburgh&lt;br /&gt;"Michigan seems like a dream to me now&lt;br /&gt;It took me four days to hitchhike from Saginaw.&lt;br /&gt;I've come to look for America."&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;Yolculuk, zaman zaman otostopla, çoğunlukla da şehirlerarası otobüsle gerçekleşmiş. Otostop ve kendi içine yolculuğu duyduğum zaman, Paul’ün “Yolda” kitabını okuyup okumadığını çok merak etmiştim! Hani Beat kuşağının önde gelen isimleri Jack Kerouac ve Neal Cassady’nin Amerikayı bir baştan bir başa defalarca kat ettikleri, kendilerini ve “Amerika”yı aradıkları muhteşem kitap... Arada bir nesil farkı olsa da, Paul’ün Jack ile benzer duyguları paylaştığına eminim!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-9SiLzXoOpts/Ts-emcg4_OI/AAAAAAAADmA/U75ly0N3snM/s1600/greyhound.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 188px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5678932038463847650" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-9SiLzXoOpts/Ts-emcg4_OI/AAAAAAAADmA/U75ly0N3snM/s320/greyhound.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;O yılların bir Greyhound otobüsü... Filmlerden aşinasınızdır! &lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte, genelde ABD’nin meşhur “Greyhound” otobüslerinde geçen yolculuklarda kendilerini ve etrafı gözlemlemeye devam eder genç aşıklar;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Laughing on the bus, playing games with the faces.&lt;br /&gt;She said the man in the gabardine suit was a spy&lt;br /&gt;I said, "be careful, his bow tie is really a camera"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;Bu arada, dikkat etmişsinizdir, kafiye falan hak getire! Genelde Simon Garfunkel şarkılarında çok şiirsel bir anlatım, kafiye, vezin, aruz ne arasanız vardır. Ama Paul, America’yı sizle sohbet eder gibi yazmıştır. Çok basit bir dille içinden geçenleri döküvermiştir, ama öyle bir beste yapmıştır ki şarkıya, olağanüstü bir melodi sizi sarmalayıp kafiyeyi, uyağı unutturur. Paul’ün hiç melodik olmayan bir metni bile müzikle sarmalayıp kulağınıza büyük bir ahenkle şakıması bence çok büyük bir yetenektir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.dailymotion.com/video/x13xot_simon-garfunkel-america_music"&gt;http://www.dailymotion.com/video/x13xot_simon-garfunkel-america_music&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;(Nefis bir Central Park konser kaydına bağlantı verdim, bu kıyağımı da unutmayın!)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;"Toss me a cigarette, I think there's one in my raincoat."&lt;br /&gt;"We smoked the last one an hour ago."&lt;br /&gt;So I looked at the scenery, she read her magazine&lt;br /&gt;And the moon rose over an open field.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;Şarkı yavaş yavaş arayışın beklenen sonucuna yaklaşmaktadır; bulamamak! Kendini bulamamak, Amerikayı bulamamak, ya da ikisini birden. “Galiba cebimde bir sigara kalmış olacaktı” cümlesi bile bu kadar derin bir hüzünle mi oturur yerli yerine??? Ve sonunda biri dergisine dalar, diğeri camdan aya bakar!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;"Kathy, I'm lost," I said, though I knew she was sleeping&lt;br /&gt;"I'm empty and aching and I don't know why"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;Ve sonunda Paul itiraf eder! Hatta, itirafını Kathy’nin uyuduğunu bile bile söyler ki, duymasın! İnsan o yaşta “aramaya“ çıkarsa ne olur? Tabii ki bulamaz ve kaybolur! Bu böyle olmuştur, ve hep olacaktır! Kaybetmenin hüznü olmadan bulmanın sevincini kim yaşayabilmiştir ki?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-bbnLVHfSLKY/Ts-emdUX-oI/AAAAAAAADls/X8C4iLTPpuc/s1600/simongarfunkel.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 191px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5678932038679788162" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-bbnLVHfSLKY/Ts-emdUX-oI/AAAAAAAADls/X8C4iLTPpuc/s320/simongarfunkel.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“I’m empty ve aching” dizesi o durumu açıklayan en güzel dizedir! Evet, boşum, bomboşum, ve bu boşluk neye yol açıyor? Tabii ki ülsere, gastrite... Hele ki o yılların ABD’sinde, pompalanan Amerikan rüyası karşısında kendini arayan, bulamayan 68 gençliğini, Woodstock gençliğini bir düşünün, ne kadar güzel oturmuş şarkıya! Bir de bu şarkıyı David Bowie 11 Eylül saldırısı sonrasında verilen konserde söylemiş ki, “I’m empty and aching and I don’t know why” dediğinde konser alanındaki hüzünlü hava zirve yapmış, ve belki de olan bitenden bir ders alınmış...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şarkının stüdyo kayıtlarında Paul ve Art’a çok güzel bir davul eşlik ediyor ve o “yolda” olma duygusunu, sanki otobüsün, otobüsle beraber duyguların “vites değiştirişini” size hissettiriyor. Özellikle şarkının sonlarına doğru gerilim yükseliyor, duygu doruğa ulaşıyor ve Paul haykırıyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Counting the cars on the New Jersey turnpike,&lt;br /&gt;They've all come to look for America&lt;br /&gt;All come to look for America&lt;br /&gt;All come to look for America&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Amerika dolaşılmış ve son durağa yaklaşılmıştır: New York! Arayışta olan binler, milyonlar New Jersey Turnpike üzerinden NY’ye yaklaşmaktadır; ve hikaye böyle biter! Kimi bulur, çoğu bulamaz, arayış bir ömür boyu devam eder...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-OctQi_iEtV0/Ts-enEy2A1I/AAAAAAAADmI/ki9-HOnzJeY/s1600/NJturnpike.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 145px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5678932049276568402" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-OctQi_iEtV0/Ts-enEy2A1I/AAAAAAAADmI/ki9-HOnzJeY/s320/NJturnpike.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;New Jersey Turnpike üzerinden New York'a yaklaşırken...&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu şarkıya sardırdığım günlerde, “counting the cars...”ı duyduğum an içim ürperirdi. O gün biri bana sorsa, “seni New York’a götüreceğim, en çok neresini görmek istersin” dese, herhalde Özgürlük Anıtını falan boşverirdim; “siz beni New Jersey turnpike’a bırakın, ben geçen arabaları sayacam” derdim...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir ara şarkıyı İstanbul’a uyarlamak istedim, “TOKİ konutları üzerinde yükselen dolunayı seyrederken Kozyatağı gişelerden geçen kamyonları sayıyorum, hepsi İstanbul’u görmeye gelmişler” falan... uymuyor vallaha... Bende Paul’ün ışıltısından zerre yok tabii, kabul etmem gerek...&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;Onur'un Seyir Defteri&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4107316844649820222-4014159158888609205?l=onurataoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://onurataoglu.blogspot.com/feeds/4014159158888609205/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4107316844649820222&amp;postID=4014159158888609205' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/4014159158888609205'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/4014159158888609205'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://onurataoglu.blogspot.com/2011/11/sradaki-sark-america.html' title='Sıradaki Şarkı: America'/><author><name>Onur Ataoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04682502971083965324</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_2-h_6ED5gHk/SNzbBmaz8zI/AAAAAAAAAMY/cqMAHBK7IJY/S220/profile04.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/--dlUki43PiU/Ts-enVRFwAI/AAAAAAAADmU/lVJqQV5jelc/s72-c/bookends_CD_large.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4107316844649820222.post-7254128828164637373</id><published>2011-11-23T15:34:00.004+02:00</published><updated>2011-11-24T13:51:49.565+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sinema'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gertrude Bell'/><title type='text'>Ridley Scott ve Gertrude Bell</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Bundan yaklaşık 3 yıl önce Getrude Bell hakkında bir yazı yazmıştım; Arabistanlı Lawrence'ı hepimiz tanısak da, ona eşdeğer, ama çok daha ilginç bir kişilik olan Gertrude Bell'i bilmediğimizi ifade etmiştim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte, "el-hatun" lakaplı Gertrude ablamızı Ridley Scott keşfetmiş ve hayatını filme çekmek üzere hazırlıklara başlamış! Başrolde kim oynayacak? Angelina Jolie! Birisi az gelişmiş ülkelerden evlatlık toplayan, diğeri de az gelişmiş ülkeleri birbirine katıp ülkeleri bölen iki kadının hayatı kesişecek böylece... &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-2nRnbXVw8js/Tsz6Jeer1XI/AAAAAAAADlY/zSK1jl-vAV0/s1600/angelina-gertrude.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 207px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5678188270914884978" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-2nRnbXVw8js/Tsz6Jeer1XI/AAAAAAAADlY/zSK1jl-vAV0/s320/angelina-gertrude.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Pek de benziyor sayılmazlar??&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Film tahminen 2012'de vizyona girecekmiş... Şimdiden Gertrude üzerine çalışın derim, özellikle aşağıdaki yazımda bağlantısı bulunan eski Türkiye fotoğrafları arşivine mutlaka bakın:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://onurataoglu.blogspot.com/search/label/harita"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;http://onurataoglu.blogspot.com/search/label/harita&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.gerty.ncl.ac.uk/"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;http://www.gerty.ncl.ac.uk/&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;Onur'un Seyir Defteri&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4107316844649820222-7254128828164637373?l=onurataoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://onurataoglu.blogspot.com/feeds/7254128828164637373/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4107316844649820222&amp;postID=7254128828164637373' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/7254128828164637373'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/7254128828164637373'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://onurataoglu.blogspot.com/2011/11/ridley-scott-ve-gertrude-bell.html' title='Ridley Scott ve Gertrude Bell'/><author><name>Onur Ataoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04682502971083965324</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_2-h_6ED5gHk/SNzbBmaz8zI/AAAAAAAAAMY/cqMAHBK7IJY/S220/profile04.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-2nRnbXVw8js/Tsz6Jeer1XI/AAAAAAAADlY/zSK1jl-vAV0/s72-c/angelina-gertrude.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4107316844649820222.post-2373723592393678938</id><published>2011-11-21T15:28:00.003+02:00</published><updated>2011-11-21T15:48:26.486+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kitap'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Japon Yapmış'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İş ve yaşam öyküleri'/><title type='text'>İstanbul Kitap Fuarının Ardından</title><content type='html'>TÜYAP Kitap Fuarı'nın En Güzel Yanı, Ankara'ya Dönüşü müdür?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;11 yaşında bir velet iken, Kızılay’ın organize ettiği gençlik yaz kamplarından birine gitmiştim. Henüz “genç” değildim, ama Kütahya Murat Dağı’nın tepesinde, kuş uçmaz kervan geçmez bir orman kampında iki hafta geçirmiştim. Kızılay tarafından görevlendirilen öğretmenlerin gözetiminde, spor, kültür, sanat, el işleri gibi faideli alanlarda kendimizi yetiştirmeye çalışıyorduk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşam eğlenceleri genelde saz çalıp söyleyenler, taklitler, skeç ve parodilerle geçiyordu. Kampın ortalama yaşının hayli altında olduğum halde az buçuk okuyup yazdığımı gören bir öğretmen benden kısa bir parodi yazmamı istedi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;(Böylece, tüm röportajların bilinen klişesini kullanma fırsatı elime geçti: &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;“Onur Bey, yazma hayatınıza ne zaman....”&lt;br /&gt;“Efendim, daha çok küçük yaşlardan itibaren....”)&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;O yıllarda döne döne okuduğum iki kitap vardı; Aziz Nesin’den Şimdiki Çocuklar Harika, ve Rıfat Ilgaz’dan Hababam Sınıfı... Ben de iki kitaptan biraz ilham, biraz alıntı, hatta çalıntı derken birkaç dakikalık bir piyes yazdım ve oynandı. Yazar-edebiyatçı-senarist-piyanist kariyerim de böyle başladı... desem yalan olur tabii ki. O günlerde ak sakallı bir ermiş rüyama girse ve “bak oğul, 30 yıl sonra senin yazdığın bir kitap Hababam Sınıfı ile aynı raflarda vitrine çıkacak” dese, cevabım herhalde “de get işine sakalını yolduğumun moruğu” şeklinde olurdu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama heyhat, hayat ne beklenmedik tesadüflerle dolu! Gerçekten de aradan tam 30 yıl geçti, ve “Japon Ne Yapmış” kitabım 30. İstanbul Kitap Fuarında (30’ların uyumuna dikkat!), Rıfat Ilgaz’ın doğumunun yüzüncü yılında, “Hababam Sınıfı”nın yeni basımı ile, heyecandan titreyerek, aynı rafta görücüye çıktı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-W66d9k4ZdYk/TspSkFT6wqI/AAAAAAAADkk/6pdb_9ugs0I/s1600/PB180003.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 217px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5677441060108419746" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-W66d9k4ZdYk/TspSkFT6wqI/AAAAAAAADkk/6pdb_9ugs0I/s320/PB180003.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu benim TÜYAP kitap fuarına ikinci katılışımdı. Sağolsun, Çınar Yayınları (başta Aydın Ilgaz ağabeyim ve Nilgün Ilgaz ablam olmak üzere) Ankaralardan beni alıp fuara getirdi, standında bana kocaman bir yer ayırdı ve pek bir onore etti...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben de geçen sene olduğu gibi sandalyeme kurulup mesaiye başladım. Fuardaki ilk günüm cumaydı, ve geçen seneden hatırlayanlar olacaktır, cuma günleri tam bir öğrenci seansı şeklinde geçer:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://onurataoglu.blogspot.com/2010/11/kitap-fuarndan-manzaralar.html"&gt;http://onurataoglu.blogspot.com/2010/11/kitap-fuarndan-manzaralar.html&lt;/a&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çınar standında da bol bol çocuk kitabı olduğundan ziyaretçimiz hiç eksik olmuyordu. Ben yine her zamanki sorularla muhatap oluyor, çişi gelen öğrencilere tuvaleti tarif ediyor, test kitabı alması gerekenlere ilgili standların yerini gösteriyordum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitap tabii bazı ortaokul/lise öğrencilerinin de ilgisini çekiyordu. “Japon Yapmış mı abi” diyenlere “bak, yapmış, hem de NE yapmış” diyerek ikinci kitabı gösteriyordum. Aralarında “abi, bu kitap yaşımıza uygun mu” diye soran sorumlu tüketicilere de rastladım! “Uygun evladım, Japon yapmış işte, ne olacaktı ki yani?” diye cevapladım onları... &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-DPUwO-XEKgg/TspSkeNtelI/AAAAAAAADk4/tvGHi0n1rCk/s1600/PB180006.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 240px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5677441066793269842" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-DPUwO-XEKgg/TspSkeNtelI/AAAAAAAADk4/tvGHi0n1rCk/s320/PB180006.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Standa gelen üç liseli kız kitaba atlayıp “aaa, Japon Yapmış, bakalım ne yapmış” diyerek epey bir incelediler. Ben daha ziyade tezgahtara benzediğim için benden pek çekinmediler ve bir süre sonra “aaa, bunun yazarı Türkmüş yahu” diyerek hayal kırıklıklarını belirttiler. Ben de lafa girip “Türk tabii, ama o Türk kitabı yazmak için 4 sene Japonya’da yaşadı” dediğimde, kızcağız utançtan kendini masanın altına attı! Kıza şaka yaptığımı, hiç alınmadığımı anlatmak için bayağı uğraştım...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii öğrenci gününde beni en çok üzen detay, gelen gençlerin bütçelerinin büyük çoğunu test kitaplarına ayırmış olmaları... Bir çok genç benim kitabımı aldı, evirdi, çevirdi, “Hay Allah, almak istiyorum, ama çok az param kaldı, onunla da test kitabı almam gerek, yoksa annemler çok kızar” diyerek geri bıraktı. Bazıları yine de kitabı aldı, bazılarına standımızdaki melekler hediye etti, ama benim içim çok burkuldu! Çocuklarımızı kitap namına sadece test ürünlerine tutsak eden bu eğitim sisteminin, kahrolası eğitim sisteminin, Allahın belası eğitim sisteminin, ve hatta Fuck You eğitim sisteminin kulaklarını çok çınlattım!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Keşke gelen öğrenciler şöyle deseydi; “kitabınızı almak isterdim, ama kalan paramı Oğuz Atay için, Sabahattin Ali, Ahmet Hamdi, Kemal Tahir, Nazım Hikmet için ayırmak zorundayım”. İşte o zaman kitabımın satılmadığına o kadar sevinirdim ki!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-4JoG7tuQBck/TspSlrdZTcI/AAAAAAAADlA/k4LuBWD3RPI/s1600/PB190018.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 223px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5677441087528586690" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-4JoG7tuQBck/TspSlrdZTcI/AAAAAAAADlA/k4LuBWD3RPI/s320/PB190018.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yanlarında anne babaları ile gelen öğrenciler de vardı. Onlardan birkaçı “aaaa, Japonya, çok merak ediyorum” diyerek kitabı aldırdı, bütçe sınırlarını aştı! Kızın birisi kitaplarımın ikisini de almak için tutturunca, kendisini anlayışla karşıladığım babası “kızım, ikisi de mi???” diye sordu. Ben de araya girip “istersen birini al, sonra beğenirsen...” falan demek istedim, ama kız ikisini de söktü aldı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Arada kitabı almak için arkadaşını, hatta velisini gönderenler vardı! Tekirdağ’dan gelen kalabalık bir öğrenci grubu kitabı ileride “Tokyo Büyükelçimiz” olacak Japonya hayranı bir arkadaşları için aldı! Kız o gün fuara gelememiş, ama imzalı kitabı almaları için arkadaşlarının başının etini yemiş. Yine bir-iki anne “kızım ille de kitabınızı istiyor” diyerek vazifelerini yerine getirdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitapları alanların yaklaşık yarısı, standda o anda ilgilerini çekmesi üzerine, diğer yarısı da önceden bilerek gelip aldılar. Lüzumsuz NBA istatistikleri gibi oldu ama, benim için kitabın algısı önemli. Bu arada Mart ayında Japonya’daki deprem, ardından Van depremi ve Miyazaki-San’ın trajedisi Japonya’ya ilgiyi artırmıştı. Bu arada, Çarşamba günü TRT Radyo’daki programı dinleyerek ve kitaptan haberdar olarak gelenler de memnuniyet vericiydi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-ycoeFgXe_YI/TspSl4bAExI/AAAAAAAADlI/X3anIjXAqx8/s1600/PB190019.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 232px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5677441091008205586" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-ycoeFgXe_YI/TspSl4bAExI/AAAAAAAADlI/X3anIjXAqx8/s320/PB190019.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir diğer ilginç istatistik de, kitabı alanların/soranların büyük çoğunluğunun kadın okuyucular olmasıydı. 15-75 yaş grubundan kadın okuyucularımızın ilgisine mazhar olmak çok keyifliydi tabii ki, ama erkek okurların oranının düşük olması kafama takıldı ve beni kaygılandırdı... “Japon Yapmış” konsepti anlaşılan erkeklerin pek ilgisini çekmedi? Üçüncü kitap için planlarımı değiştirmeye ve yeni bir kitap ismi ve kapak üzerinde çalışmaya karar verdim. Büyük ihtimalle üçüncü kitabımın ismi “Tokyo’nun sıcağında, Geyşa’nın Kucağında” gibi bir şey olabilir, ve kapak olarak da... bakalım, aklımda var bir şeyler...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında böyle bir kitap ismi ve çarpıcı bir kapak ile, dünya edebiyatının yeni şaheseri, en çok satan kitaplar listelerimizin bir numarası “Siktir Et” ile rekabete girebilirim belki! Neden olmasın, geçen seneki fuar yazımın başlığı da Yardbirds’ten “you can’t judge a book by looking at the cover” şeklindeydi, ama Eric Clapton fena yanılmış anlaşılan...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Efendim, konuyu dağıtmadan fuara dönelim. Benim için fuarın en keyifli yanlarından birisi, çeşitli vesilelerle ve sosyal medya aracılığıyla tanıdığım dostlarımın ve kitabımı okuyanların fuara gelmesi, bazılarıyla yeni tanışmamız ve sohbet etmemiz oldu. Ankara Fen Lisesi ve ODTÜ Endüstri Mühendisliğinden şahsen ve/veya mail ortamında tanıdığım arkadaşlarım, asker arkadaşlarım, tesadüfen soyadımı görüp gelen akrabalarım ve facebook/twitter üzerinden tanışarak haberleştiğimiz okurlar... (okur kelimesini çok zorlanarak yazıyorum; kitabımı okuyanlara “okur” dersem, sanki kendime de zımnen “yazar” demişim gibime geliyor, elim gitmiyor...)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-M-_TQVTK--k/TspSj5QYobI/AAAAAAAADkc/C8RTyoPrcBk/s1600/PB180001.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 236px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5677441056872374706" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-M-_TQVTK--k/TspSj5QYobI/AAAAAAAADkc/C8RTyoPrcBk/s320/PB180001.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Her biriyle tanışmak, karşılaşmak, sohbet etmek, onlara Japonya’yı anlatmak ve bilmediğim taraflarını onlardan dinlemek son derece keyifliydi... Fuar ziyaretçilerinin sayısının bu sene 415,000’e ulaştığını öğrenmek, kitap sever bir kalabalığın o koskoca alandan taştığını izlemek de bir o kadar keyifliydi. Hatta TÜYAP’tan havaalanına 2.5 saatte ulaşmak bile keyifliydi! &lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;Onur'un Seyir Defteri&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4107316844649820222-2373723592393678938?l=onurataoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://onurataoglu.blogspot.com/feeds/2373723592393678938/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4107316844649820222&amp;postID=2373723592393678938' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/2373723592393678938'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/2373723592393678938'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://onurataoglu.blogspot.com/2011/11/istanbul-kitap-fuarnn-ardndan.html' title='İstanbul Kitap Fuarının Ardından'/><author><name>Onur Ataoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04682502971083965324</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_2-h_6ED5gHk/SNzbBmaz8zI/AAAAAAAAAMY/cqMAHBK7IJY/S220/profile04.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-W66d9k4ZdYk/TspSkFT6wqI/AAAAAAAADkk/6pdb_9ugs0I/s72-c/PB180003.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4107316844649820222.post-6827588860139708789</id><published>2011-11-15T13:17:00.005+02:00</published><updated>2011-11-15T14:12:00.523+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kitap'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Japon Yapmış'/><title type='text'>TÜYAP Kitap Fuarı</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Yazının başlığını atarken İstanbul mu desem, TÜYAP mı desem diye düşündüm... Tüyap'ın Beylikdüzü'ndeki devasa fuar merkezinde büyük boy bir kitap fuarı düzenleniyor, ama adına İstanbul kitap fuarı demek zor! İstanbul'dan gelmek isteyenler neredeyse Esenler otogarından şehirler arası otobüslere binmek zorunda kalacak.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Devasa fuar alanında gezerken, böyle bir organizasyonun şehir içinde yapılmasının zorluğunu da tahmin ediyorsunuz. Bu haliyle bile çok büyük bir katılımcı yayınevi ve ziyaretçi sayısı varken, bu fuarın Taksim civarlarında düzenlenmesi halinde şehir kitlenirdi herhalde... &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-Tu4Mij0waIs/TsJR-BBcUuI/AAAAAAAADjs/v7CJ15O28II/s1600/afis-b.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 257px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5675188606308471522" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-Tu4Mij0waIs/TsJR-BBcUuI/AAAAAAAADjs/v7CJ15O28II/s320/afis-b.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İstanbul zaten kitlenmeye alışık, varsın bir kez de kitap yüzünden, edebiyat yüzünden kitlensin! Fuarın Beylikdüzü'nde sürgüne gitmiş haliyle bile oluşan izdihama bakınca, Türkiye ve kitap okuma üzerine duyageldiğimiz istatistiklere inanamaz oluyorum! Hani vardır ya, Japonya'da bir yılda kişi başına 25 kitap düşerken, Türkiye'de kitap başına 25 kişi düşüyor gibi istatistikler... Hay başınıza kitap düşesiceler! O zaman bu izdiham nedir?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Aslında Türkiye'de yayımlanan kitap sayısı bayağı okkalı! Bir gün içinde raflara çıkan yeni kitap rakamı yüzün üzerinde olabiliyor. Ama bu kitapların %99'u tek baskının (bin adedin) altında kalırken, en tanınmış 20-25 yazarın kitapları ancak onlarca baskıya ulaşıyor. O zaman da, kitap başına düşen insan sayısından bahsedebiliyoruz...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-nTPh4B2UQ88/TsJR-m1sWWI/AAAAAAAADkE/STQTOF-cYrY/s1600/kisi-basina-dusen-kitap.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 206px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5675188616459737442" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-nTPh4B2UQ88/TsJR-m1sWWI/AAAAAAAADkE/STQTOF-cYrY/s320/kisi-basina-dusen-kitap.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yüzden derim ki, bu yıl otuzuncu kez düzenlenen İstanbul Kitap Fuarına gidelim, gezelim, kitap alalım, imza günlerine katılalım ve yazarlarla tanışalım, orada mahzun mahzun oturmasın zavallıcıklar :)) Kendim için bir şey istiyorsam namerdim ama, 18 Kasım cuma günü saat 15:00-17:00 ve 19 Kasım cumartesi saat 11:00-14:00 arasında benim de imza gün(ler)im var, eğer uğrarsanız çok sevinirim! (Çınar Yayınları standı, 3. salon, no: 407)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-NZ4vWyYmwrc/TsJR-dU6AkI/AAAAAAAADj4/QaOIioUrBaY/s1600/japonyapmis.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 234px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5675188613906301506" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-NZ4vWyYmwrc/TsJR-dU6AkI/AAAAAAAADj4/QaOIioUrBaY/s320/japonyapmis.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada, TÜYAP'ın resmi sitesinde imza saatleri bir hoş duyurulmuş. Saatler, cuma 15:17 ve cumartesi 11:14 notasyonunda yazılınca birçok arkadaşımın kafası karışmış. Beni arayıp "abi, senin imza saatleri Japon shinkansen trenlerinin tarifesine benzemiş. Üçü onyedi geçe mi imza atacaksın sadece?" gibi makaraya saranlar, imza saatlerimi Japon dakikliğine göre ayarladığımı düşünenler oldu!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-ZHim6FWuXyA/TsJR_GA_TFI/AAAAAAAADkQ/qkfBASs93ZE/s1600/Radyo_1.gif"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 166px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5675188624828615762" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-ZHim6FWuXyA/TsJR_GA_TFI/AAAAAAAADkQ/qkfBASs93ZE/s320/Radyo_1.gif" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir de efendim, "Japon Yapmış/Ne Yapmış" kitaplarımız 16 Kasım çarşamba günü, saat 11:30 civarlarında TRT 1 Radyo'da "Gecenin İçinden" programına konuk oluyor (Ankara 93.3, İstanbul 95.6). O saatte halen uyumamış dostları bekleriz...&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;Onur'un Seyir Defteri&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4107316844649820222-6827588860139708789?l=onurataoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://onurataoglu.blogspot.com/feeds/6827588860139708789/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4107316844649820222&amp;postID=6827588860139708789' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/6827588860139708789'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/6827588860139708789'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://onurataoglu.blogspot.com/2011/11/tuyap-kitap-fuar.html' title='TÜYAP Kitap Fuarı'/><author><name>Onur Ataoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04682502971083965324</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_2-h_6ED5gHk/SNzbBmaz8zI/AAAAAAAAAMY/cqMAHBK7IJY/S220/profile04.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-Tu4Mij0waIs/TsJR-BBcUuI/AAAAAAAADjs/v7CJ15O28II/s72-c/afis-b.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4107316844649820222.post-7481875983607327008</id><published>2011-11-14T17:33:00.002+02:00</published><updated>2011-11-14T17:53:29.745+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='müzik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sıradaki şarkı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ernest hemingway'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='toto'/><title type='text'>Sıradaki Şarkı: Africa</title><content type='html'>&lt;strong&gt;Afrikaya Gidemez Oldum, Yıldızlar Şahidim&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Benim “sıradaki şarkı” tefrikama müptela olanlar - ki Allahtan sayıları çok az – huzurlu ve hüzünlü şarkılara ilave bir torpil geçtiğimi bilirler. İki duyguyu her zaman birbirine çok yakıştırmışımdır; bu kavramların zıt olduğunu iddia edenlere ise her zaman verecek cevabım olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Huzur, ancak bir parça hüzünle beraber sağlanabilir. Fazla mutluluk, gereksiz coşku huzuru bozar. Mutluluk ve coşku da olmalıdır tabii, ama bu duygular anlık patlamalardır, sürdürülebilir değildir. Sürdürebileceğini sananlar duvara toslar, büyük hayalkırıklığı yaşar. Huzur, ancak bir tutam hüzün eşliğinde insanı sarmalar, rahata erdirir, kanınız kaynarken huzura varamazsınız!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;Bu gereksiz girizgahtan sonra hemen konuya gireyim ve daha baştan Toto’nun muhteşem şarkısının bağlantısını vererek sadede geleyim. Yazıyı okumaya devam etmeden şarkıyı açın, yazıyı beğenmeseniz de şarkıyı beğenin:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.dailymotion.com/video/xake4_toto-africa_music"&gt;http://www.dailymotion.com/video/xake4_toto-africa_music&lt;/a&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;Grubun adının Toto olmasına takılmayalım lütfen. Bununla ilgili espri yapacak değilim, ama şöyle bir anekdotu da araya sıkıştıralım; söylentiye göre, grup ilk kez Japonya’ya gittiğinde, reklam panolarını kaplayan “toto” afişlerini görüp pek sevinmiş. Japonya’da tanıtımlarının iyi yapıldığını, burada bayağı tanındıklarını düşünürken, Toto’nun ülkedeki en meşhur seramik banyo/tuvalet ekipmanı markası olduğunu öğrenip bozguna uğramışlar. Şehir efsanesidir deyip geçelim...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Toto, 1977 yılında Los Angeles’ta kurulmuş bir rock/pop rock/soft rock grubudur. Steve Lucather, David Paich ve Jeff Porcaro grubun sac ayaklarıdır diyebiliriz. Onların dışında da gruba zaman içinde baba müzisyenler katılmış ve ayrılmıştır. Grup, beş yıllık ısınma süresinin ardından 1982 yılında çıkardığı “Toto IV” albümü ile zirveye vurmuştur. Genelde Rosanna, Pamela gibi “kızımız olursa ne isim koyalım” şarkılarıyla bilinse de, en büyük hit’ini duymazdan gelemeyiz: Africa!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-91wPKpneVq8/TsE1N2w4vKI/AAAAAAAADjE/uROTg7QHd9Q/s1600/toto-africa1.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5674875517618666658" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-91wPKpneVq8/TsE1N2w4vKI/AAAAAAAADjE/uROTg7QHd9Q/s320/toto-africa1.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şarkının yapımcıları Paich ve Porcaro, Africa’nın hikayesini şöyle açıklamış: “80’lerde Afrika üzerine bir belgesel seyretmiş ve orada insanların çektikleri sıkıntılardan çok etkilenmiştim. Şarkımızda da, Afrika üzerine şarkı yazmak isteyen bir çocuğun hikayesi var. Daha önce Afrika’yı hiç görmediğinden, okuduğu kitaplar ve gördüğü resimlerdeki imgeler üzerine bir şeyler yapmaya çalışıyor”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Paich ve Porcaro, bilinmeyen Afrika gizemini hem şarkıda kullanmışlar, hem de (izliyorsunuz, değil mi?) şarkıya çektikleri klipte. Video klipte de bir kütüphaneye girmiş, Afrika üzerine kitaplar, atlaslar arayan şaşkın şarkıcımız vardır. Afrikalı olduğu su götürmez kadın kütüphaneci, göz ucuyla onu izlemektedir. Ama Afrika bilinmezdir, gizemlidir, yeni yetme bir çocuğun kendisini kurcalamasına izin vermez. Maskeler, totemler, kalkan ve mızrak gibi semboller ortaya çıkar, gizemli bir mızrak kütüphaneye fırlatılır, kitaplar ve gaz lambası devrilir, yangın çıkar, Afrika gizemini korumaya devam eder!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Afrika’nın lanetini kurcalamaya gelmez. Nitekim, grubun olağanüstü bateristi Jeff Porcaro, şarkıdan tam 10 yıl sonra (lanetin takvimiii), 1992 yılında “böcek ilacı alerjisine bağlı kalp yetmezliği” gibi bir sebepten ötürü hayatını kaybeder... Tam da Afrika’da başınıza gelesi bir ölüm gibi geliyor kulağa; kara kıtaya gidiyorsunuz, bilinmedik bir mikrop sizi götürüyor... Afrika bu, adını telafuz ederken dikkatli olacaksın!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi diyeceksiniz ki, bu kadar gizemli ve lanetli bir şarkıyı nasıl bağladın huzura, hüzüne? Toto amcamlar şarkıya öylesine yumuşak ve yatıştırıcı bir müzik yapmış ki, dinlerken huzuru ve yanında bir parça hüznü buluyorsunuz! Şarkı, sabahları uyanmalık olarak çok ideal; cep telefonu alarmı olarak kurabilir, her sabah üç posta dinleyebilirsiniz. Şarkıda Lukather’in değil, Paich’in vokalini duyacaksınız ve o yumuşacık ses sizi alıp Afrika’ya götürecek! (Lukather şarkıyı hiiç beğenmemiş, rezil olacaklarını düşünmüş, şarkı en büyük hitleri olduğunda da şaşırıp kalmış!)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha şarkının başındaki klavye ve perküzyon sesleri farklı bir kıtaya doğru yola çıktığınızı müjdeleyecek. Marimba, kalimba ve konga gibi Afrika ve Karayip perküzyonları içinizi ısıtacak, şarkının üçüncü dakikasında başlayan klaye solo ile kuş gibi hafifleyecek ve Klimanjaro üzerinde uçuşa geçeceksiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-ps1-klnnCTY/TsE1OGOS00I/AAAAAAAADjU/awKP_CTQF4w/s1600/toto-africa2.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 316px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5674875521768543042" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-ps1-klnnCTY/TsE1OGOS00I/AAAAAAAADjU/awKP_CTQF4w/s320/toto-africa2.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, şarkıyı dinledikten sonra ilk uçağa atlayarak Afrika’ya gitmek istemezseniz daha ne diyeyim... Afrika’nın bilgeliğini, unutulmuş melodilerini keşfetmek istersiniz ve şarkı daha ilk kıtasında sizi kıvama getirmeye başlar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;I stopped an old man along the way&lt;br /&gt;hoping to find some old forgotten words or ancient melodies&lt;br /&gt;he turned to me as if to say: "hurry boy, it's waiting there for you"&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;Evet, gizemli ihtiyar mesajı vermiştir; acele et evladım, Afrika seni bekliyor! Uçağa atlar, yollara düşersiniz. Afrika virüsü kanınıza girmiştir, yapmanız gerekeni bilirsiniz, ama bunun sizi neye dönüştüreceğini de göz önüne almanız gerekir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;I know that I must do what's right&lt;br /&gt;sure as Kilimanjaro rises like olympus above the serengeti&lt;br /&gt;I seek to cure what's deep inside, frightened of this thing that i've become&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Afrikayla dans etmek kolay değildir! Afrika öncelikle cesaret ve mücadele ister. Buna yüreğiniz yetmeyecekse hiç yola çıkmayın daha iyi. Şarkının bir alt katmanında, Afrika’nın gerektirdiği cesaret, aşk için bir metafor olarak kullanılır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;It's gonna take a lot to drag me away from you&lt;br /&gt;there's nothing that a hundred men or more could ever do&lt;br /&gt;gonna take some time to do the things we never had&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Bende bu yürek olduktan sonra yüz kişi bile karşımızda duramaz; eğer istersek, zaman da alsa, yapamayacağımız şey yoktur aşkım!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, şarkıyı yüreğe, cesarete, yiğitliğe nasıl bağladın diye soracak olursanız, cevabım Ernest Hemingway olacaktır! Afrika denildiğinde ilk akla gelen isimlerden Hemingway, bu kıtanın gizemli çekimi, cesaret ve yiğitlik üzerine maçovari bir öykü yazmıştır; “Francis Macomber’in Kısa ve Mutlu Yaşamı” (Hatırlarsanız, Hemingwaydaha önce Metallica'nın "Çanlar kimin için çalıyor"unda da karşımıza çıkmıştı:)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://onurataoglu.blogspot.com/search/label/Metallica"&gt;http://onurataoglu.blogspot.com/search/label/Metallica&lt;/a&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk kez 1936 yılında yayımlanan öykü, cesaret ve kendini keşfetme üzerine maskülen bir güzellemedir. O yıllarda Afrika bugüne nazaran çok daha bilinmez, gizemli ve vahşidir. Dünyada yemediği halt kalmayan zengin ve asil kesim için aşılacak son bir engel vardır: Afrika! Ama Afrika zordur, oraya adım attığında daha fazlasını elde etmek isterken eldekinden olmak da vardır!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte Hemingway’in kahramanı Francis Macomber de benzer durumdadır. Zengin, şımarık, biraz da kişiliksiz ve tırsak Amerikalı Macomber, her türlü spor ve macerada şansını denedikten sonra bir Afrika safarisi ile kazanımlarını taçlandırmak istemektedir. Ama Hemingway kahramanına o kadar kolay yol vermez; burası Afrika güzelim, yeterli yüreğin ve cesaretin yoksa rezil olur gidersin!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Macomber’in yanında, onun servetinden memnun, ama kişiliğinden tatminsiz güzeller güzeli eşi Margot vardır. Ve rehberleri profesyonel avcı Wilson. Wilson, yavşak batılıların Afrika’ya gelerek karizma güçlendirmeye çalışmalarından iğrenen, ama parasını bu yolla kazanan bir avcıdır. Macomber ile aslan avına çıkarlar, ama Macomber gerçek bir aslanla karşı karşıya gelmekten tırsarak kaçar. Böylece karizmayı da sıfırlar. Karısı ondan tiksinmektedir ve daha bir “erkek” olarak gördüğü Wilson’a yanaşmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Macomber sert kayaya çatmıştır; kendini bilmeden Afrika ile aşık atmaya çalışmıştır. Hem karizmayı, hem de karısını Wilson’a kaptırmıştır. Wilson da matah bir karakter değildir, ama Hemingway’in (bu öyküde) yücelttiği ultra-maskülen cesareti simgelemektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-PN5VIcTaxug/TsE1Ng4K1_I/AAAAAAAADi8/cxc6uavbq1Y/s1600/HemingwayhuntingAfrica.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 257px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5674875511743633394" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-PN5VIcTaxug/TsE1Ng4K1_I/AAAAAAAADi8/cxc6uavbq1Y/s320/HemingwayhuntingAfrica.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Hemingway Afrika'da hayvanat avlarken... Yukarıdaki pozuna bakınca Wilson'u niye yücelttiği, Francis'i niye aşağıladığı anlaşılıyor. &lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Artık dibe vurduktan sonra Francis aradığı cesareti bulur. Ertesi gün çıktıkları yaban sığırı avında, yaralı sığırla yüz yüze gelir, cesaretini toplar, ondan kaçmayarak silahını doğrultur ve öldürmek için ateş eder! Hayvan tam gaz üstüne koşarken bile kılı kıpırdamaz. Karısı, Francis’i belki öldürmek, belki de kurtarmak için ateş edip kocasının beynini dağıtana kadar tam bir cesaret abidesi olarak dikilir! İşte, öyküye ismini veren “kısa ve mutlu yaşam” budur; hayvanın üzerine saldırması ile ölümü arasındaki birkaç cesur saniye!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Macomber yerde kanlar içinde yatarken karısı başında hüngür hüngür ağlar. Wilson, hem adamdan hem de kadından tiksinmiştir. Margo’yu “niye onu zehirlemedin ki? İngiltere’de genelde böyle yapmazlar mı” diye alaya alır. Hemingway’in maço Afrikası böylesine acımasızdır; onunla aşık atacak cesareti olmayan, bu vahşi kıtada kaybetmeye mahkumdur!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-uKWH0H5jFRk/TsE1OkC7d7I/AAAAAAAADjk/70uUu6SsN6c/s1600/toto-africa3.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 291px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5674875529773938610" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-uKWH0H5jFRk/TsE1OkC7d7I/AAAAAAAADjk/70uUu6SsN6c/s320/toto-africa3.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Africa şarkısının yumuşacık tınısı ile kara kıtanın vahşi ve acımasız kanunları çatışıyor gibi gözükse de, bu çatışma huzur ve hüznün çatışması gibi birbirini tamamlar. Geriye ise, şarkının o yumuşacık nakaratını mırıldanmak kalır;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;I bless the rains down in africa&lt;br /&gt;I bless the rains down in africa&lt;br /&gt;I bless the rains down in africa&lt;br /&gt;Gonna take some time to do the things we never had &lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;Onur'un Seyir Defteri&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4107316844649820222-7481875983607327008?l=onurataoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://onurataoglu.blogspot.com/feeds/7481875983607327008/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4107316844649820222&amp;postID=7481875983607327008' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/7481875983607327008'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/7481875983607327008'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://onurataoglu.blogspot.com/2011/11/sradaki-sark-africa.html' title='Sıradaki Şarkı: Africa'/><author><name>Onur Ataoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04682502971083965324</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_2-h_6ED5gHk/SNzbBmaz8zI/AAAAAAAAAMY/cqMAHBK7IJY/S220/profile04.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-91wPKpneVq8/TsE1N2w4vKI/AAAAAAAADjE/uROTg7QHd9Q/s72-c/toto-africa1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4107316844649820222.post-9126039545910555268</id><published>2011-11-11T13:07:00.004+02:00</published><updated>2011-11-11T14:29:07.262+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gezi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Antalya'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Türkiye'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İş ve yaşam öyküleri'/><title type='text'>Gümüş Greyfurt, Bronz Mandalina</title><content type='html'>Antalya'da Kusursuz Fırtına!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Ayıptır söylemesi, belki de değildir, geçtiğimiz ay Evliya Çelebi Gezi Yazısı yarışmasında kazandığım ödül hakkımı kullanmak için Antalya Dedeman oteline gittik. Türkiye'de turizmin gelişmesi için çaba gösteren gruplardan olan Dedeman yarışmaya sponsor olmuştu ve ödül olarak otellerinde konaklama fırsatı veriyordu. Ödül alan yazım için:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://onurataoglu.blogspot.com/search/label/Kyoto"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;http://onurataoglu.blogspot.com/search/label/Kyoto&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Uzuun konsültasyonlardan sonra, ekim başlarının Antalya'da çok keyifli geçeceğini düşünerek yola düştük. Otel yöneticileri, o hafta sonu Altın Portakal Film Festivalinden ötürü yoğunluk yaşanabileceğini söyledi, ama ben aldırmadım! Belki de bir yapımcı tarafından keşfedilir ve sinema dünyasına adım atardım... Öyle değil mi ama, halen gencim, güzelim, benim neyim eksik Corç Kluuni'den?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Tabii tarih konusunda unuttuğum bir detay vardı; genelde benim seçtiğim tarihlerle Devlet Meteoroloji Enstitüsü arasında bir çekememezlik olur. CNN'deki bünyamin ile yıldızımız barışmaz. Sırtçantalılar grubuna Japonya sunumu yapacağım gün Ankara'ya Alaska karı yağmıştı. Geçen ay Bartın'a fuara gittiğimizde Karadeniz yağmur olup başımızdan boşalmıştı. Bakalım Antalya'da ne olacaktı? &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-z63uRBSxevg/Tr0T2CreE7I/AAAAAAAADiE/5q4gLzzsWDM/s1600/Ant12.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 237px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5673712924709753778" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-z63uRBSxevg/Tr0T2CreE7I/AAAAAAAADiE/5q4gLzzsWDM/s320/Ant12.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gezimiz gayet güzel başladı, otelimize yerleştik, Dedeman yetkilileri sağolsunlar, muhteşem Antalya manzarası olan (bkz. yukarıdaki resim) güzel bir oda verdiler bize. Hava (henüz) güzeldi, sinsice organize olan fırtına bulutlarından haberimiz yoktu, biz de bir an önce havuz+deniz yapalım dedik. Keşfedilecek olmanın hayaliyle mayomu giydim, mağrur bir ifade ile lobiden salınarak geçtim, tüm cazibemle havuz başında bir şezlonga uzandım...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra ne mi oldu? O bölümü biraz hızlıca geçelim, bu sinema dünyası nankör, kadir bilmez bir dünya! Kendileri bilirler! Lobideyken rast geldiğimiz, festival için otele gelmiş film ekipleri "evladım, şu bavulumu odaya çıkarıver" demek üzereyken ortamı terk ettim. Beni tek keşfeden havuzun başındaki görevli oldu; "Abi, böyle üşüyeceksin, üstüne bir havlu vereyim mi" diye sorarak hayallerime peştemal suyu sıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-URZHRXodxdU/Tr0T1xC4NHI/AAAAAAAADh4/18NybzoLuHs/s1600/Ant08.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 232px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5673712919976096882" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-URZHRXodxdU/Tr0T1xC4NHI/AAAAAAAADh4/18NybzoLuHs/s320/Ant08.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Festivalde kazandığım "en iyi yardımcı umut vaadeden set montaj asistanı" ödülü! &lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse efendim, hırsımı denizden çıkardım. Kara bulutlar üstüme çökmeden (mecazi değil, lafzi) falezlerin dibine kurulmuş plaja inerek kayaların üstüne kurulan tramplenin üstüne tırmandım.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O ana kadar bir kaç turist tramplene tırmanıyor, hatıra fotoğrafı çektirip geri iniyordu. Tramplenin tepesinden aşağıya bakınca niye merdivenden geri indiklerini anladım... Ama arkamdan gelen iki turiz "woovv, you can do it maan!" diye ara gazını verince... belki de keşfedilmek için son fırsatım diyerek bıraktım kendimi sulara. Ayıptır söylemesi (yahu, niye ayıp olsun ki) atlamayı çok severim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Akşam giyinip kuşanıp sinema aleminin içine girdik tekrar. Festivalin en çok ses getiren filmlerinden Zenne'nin ekibi lobide dolanıyordu. Daha sonra mühim kişilikler süslenip püslenip kırmızı halı geçişi için Kültür Merkezi'ne gitti, ben de lobide Meteyle futbol oynamaya koyuldum... Sinemacılar keşfedemedi, belki bir futbol menajerine denk geliriz!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve ertesi gün... Bir yağmur yağmaya başladı. Veya, bir "şey" yağmaya başladı. Yağan "şey" damlalar halindeydi ve suyun kimyasal özelliklerini taşıyordu, ama yağmur diye adlandırmak pek gerçekçi değildi... Daha sonra gazetelerden öğrendiğimize göre, Antalya'da sanırım ölçüm yapılmaya başlandığından itibaren en şiddetli yağmur yaşanmış, ve metrekareye düşen yağmur ortalaması 270 kg iken, sadece bir günde metrekareye 300 kg'nin üzerinde yağış düşmüş!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O gün çocukları düden şelalesine götürmeyi planlıyordum aslında... Bilirsiniz, Antalya'nın en güzel seyirliklerinden birisi, Düden Şelalesi'nin falezlerden denize döküldüğü yerdir. Yaklaşık 40 metreden masmavi denize dökülen suyun görüntüsü benzersizdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-s8IWbwvNQR8/Tr0T3yCTiDI/AAAAAAAADio/6ajNj8bBtMo/s1600/Lara19.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 231px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5673712954601867314" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-s8IWbwvNQR8/Tr0T3yCTiDI/AAAAAAAADio/6ajNj8bBtMo/s320/Lara19.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama o yağan "şey"in altında otelden dışarı burnunu uzatmak ne mümkün! Düden şelalesini görmek için dışarı çıksak düdülürdük herhalde... Nitekim, o günkü sellerde hayatını kaybeden vatandaşlarımız oldu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben de odamızın balkonuna çıkıp "kusursuz fırtına"yı seyreyleyim istedim. Biraz sonra gözlerime inanamadım; Düden'i görmek için otelden çıkmaya gerek yoktu, çünkü tüm falezler düden olmuş buram buram düdüyordu! Sel suları, topladığı çamurla beraber falezlerden aşağı boşalıyordu. Zannedersem 9 Ekim tarihinde Antalya falezlerinin debisi Iguazu şelalerine kafa tutuyordu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-w3thnZe-vSM/Tr0T2wx_yUI/AAAAAAAADiQ/YnUiBDQtRBA/s1600/Ant24.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 240px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5673712937085159746" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-w3thnZe-vSM/Tr0T2wx_yUI/AAAAAAAADiQ/YnUiBDQtRBA/s320/Ant24.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Deniz ise, kahve fallarındaki kabarmış yüreğiniz gibi falezlerin üstüne saldırıyordu. Bir önceki gün yüksekliğiyle başımı döndüren tramplen çoktan dalgalara kapılıp yıkılmıştı... Az ilerimizdeki su sporları merkezinin tüm şezlonglarına deniz tarafından el konulmuştu. Yine lanetim tuttu ve gittiğim yeri kuruttum! (daha doğrusu ıslattım)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-Sa7LKt-ztMQ/Tr0T3B7i7pI/AAAAAAAADig/89CTlnBjLh8/s1600/Ant32.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 240px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5673712941688614546" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-Sa7LKt-ztMQ/Tr0T3B7i7pI/AAAAAAAADig/89CTlnBjLh8/s320/Ant32.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Film festivalindeki bazı aktiviteler iptal edilmişti galiba; akşam lobideki Yeşilçam nüfusu artmıştı. Biz yine Mete ile futbol oynamaya kalkıştık, ama bir televizyon ekibi kameralarını ceza sahasına kurarak bizi kibarca kovdu. Möhim ve gelecek vaadeden bir artizimiz ile söyleşi yapacaklarmış. Kızımız ful makyaj geldi, koltuğuna kuruldu ve "efendim, Türk sinemasında kadının yeriii... ve hatta önemiii..." diye söze başlayınca karın ağrısıyla ortamı terk ettim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Vel hasıl kelam, oğlanla maçımız yarım kaldı, sinema dünyası tarafından keşfedilemedim, yağan yağmurdan burnumuzu dışarı çıkaramadık, ama hiç olmazsa saunada terleyip hamamda keselenerek evimize tertemiz döndük! &lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;Onur'un Seyir Defteri&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4107316844649820222-9126039545910555268?l=onurataoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://onurataoglu.blogspot.com/feeds/9126039545910555268/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4107316844649820222&amp;postID=9126039545910555268' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/9126039545910555268'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/9126039545910555268'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://onurataoglu.blogspot.com/2011/11/gumus-greyfurt-bronz-mandalina.html' title='Gümüş Greyfurt, Bronz Mandalina'/><author><name>Onur Ataoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04682502971083965324</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_2-h_6ED5gHk/SNzbBmaz8zI/AAAAAAAAAMY/cqMAHBK7IJY/S220/profile04.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-z63uRBSxevg/Tr0T2CreE7I/AAAAAAAADiE/5q4gLzzsWDM/s72-c/Ant12.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4107316844649820222.post-4679309753341100928</id><published>2011-11-10T13:27:00.005+02:00</published><updated>2011-11-10T13:53:30.900+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Van'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Japonya'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Türkiye'/><title type='text'>Van'da Deprem, Japonya'da Ölüm</title><content type='html'>&lt;strong&gt;Inarritu filmine kaldığımız yerden devam ediyoruz...&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Daha geçen hafta Van Depremi ile ilgili bir yazı yazmış, ülkemizin hüzün ve trajedi konusunda dünya liderliğini asla kaptırmayacağını iddia etmiş, yazımı (benden bekleneceği üzere) Türk ve Japon halklarının kesişim kümesinde noktalamıştım:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://onurataoglu.blogspot.com/2011/10/van-golu-canavar-van-kedisi-ve-van.html"&gt;http://onurataoglu.blogspot.com/2011/10/van-golu-canavar-van-kedisi-ve-van.html&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;Ben hikayeyi bitirdim zannederken, artçı öyküler ortaya çıkmaya devam ediyor. İhmal, vurdumduymazlık, gaflet, dalalet ve hatta (insanın inanası gelmese de) hıyanet kokan gelişmeleri yaşıyor ve ağlıyoruz. Türk ve Japon halkının yolları, İnarritu'yu bile kıskandıracak detaylarda kesişmeye devam ediyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dün gece yaşanan artçı deprem, Van'daki Bayram Otel'i yerle bir etti. İddialara göre, ilk depremde hasar gören otelin çatlakları sıvayla kapatılarak görüntü kurtarılmış. Ama artçı deprem, sıva makyajını yememiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-NmFc1dgzi3Y/Tru6suRuMEI/AAAAAAAADhg/KPN-CABUt7s/s1600/BayramOtel.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 179px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5673333433102643266" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-NmFc1dgzi3Y/Tru6suRuMEI/AAAAAAAADhg/KPN-CABUt7s/s320/BayramOtel.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Enkaz altında kalan Japon doktor Miyazaki ne yazık ki vefat etmiş, Bayan Konnai ise yaralı kurtarılmış. İki gönüllü Japon, 28 Ekim'den bu yana yardım faaliyetlerinde bulunuyormuş, bayramda da kestirdikleri "kurban"ları fakir mahallelerde dağıtmışlar! Ne yüce milletsiniz siz...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-vHruh3z69uw/Tru6sj2XQSI/AAAAAAAADhs/CZIa_9P3eS8/s1600/BayramOtel2.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 184px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5673333430303539490" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-vHruh3z69uw/Tru6sj2XQSI/AAAAAAAADhs/CZIa_9P3eS8/s320/BayramOtel2.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Burası Türkiye arkadaşlar, siz kimlerin "güvenlidir" lafına kanıp girdiniz o otele? Japonya'da olsanız, belki tsunamiden kurtulamazdınız, ama deprem sonrası bir artçıda ölecek kadar da ilgisiz ve sahipsiz kalmazdınız! Türkler, Japonlar ve deprem; herhalde iki milletin ortak paydası uzun süre doğal afetler olacak, bu trajediden daha birçok hikaye çıkacak!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada, gazetelerde haberlerin yorum bölümüne girip "umarım müslüman olmuştur" mesajları yazan zihniyetteki vatandaşlarıma da şunu söyleyeyim; bence müslüman olmamıştır. Senin "cennet"inde ona yer olmayacaktır, ve o Japon doktor cehennemde cayır cayır yanarak "ceza"sını çekecektir! İçiniz müsterih olsun, o "cennet" sadece sizin için vardır. &lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;Onur'un Seyir Defteri&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4107316844649820222-4679309753341100928?l=onurataoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://onurataoglu.blogspot.com/feeds/4679309753341100928/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4107316844649820222&amp;postID=4679309753341100928' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/4679309753341100928'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/4679309753341100928'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://onurataoglu.blogspot.com/2011/11/vanda-deprem-japonyada-olum.html' title='Van&apos;da Deprem, Japonya&apos;da Ölüm'/><author><name>Onur Ataoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04682502971083965324</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_2-h_6ED5gHk/SNzbBmaz8zI/AAAAAAAAAMY/cqMAHBK7IJY/S220/profile04.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-NmFc1dgzi3Y/Tru6suRuMEI/AAAAAAAADhg/KPN-CABUt7s/s72-c/BayramOtel.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4107316844649820222.post-9146083503411990255</id><published>2011-11-03T17:22:00.005+02:00</published><updated>2011-11-04T10:42:40.090+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sinema'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Fritz Lang'/><title type='text'>Fritz Lang, Das Direktör!</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Avusturyalıların en büyük tanıtım başarısı, dünya nüfusunun çoğunun Hitler’i Alman, Beethoven’i de Avusturyalı zannetmesidir derler. Bu yaklaşımla, Fritz Lang’in Alman bir yönetmen olarak tanınması Avusturyalıların başarısızlığı sayılır mı acaba?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fritz, 1890 yılında Viyana’da doğmuş, hem de Yahudi bir annenin oğlu olarak! Ancak annesi Katolikliğe geçerek (o döneme göre) stratejik bir karar vermiş, Fritz’i de Katolik yapmış. Fritz, gençliğinde mimarlık ve resim öğrenimi görmüş, bir süre dünyayı dolaşmış ve ardından birinci dünya savaşına katılmış. Lang, savaşta birkaç kez yaralanmış ve iyileşmeyi beklerken ufak ufak senaryo yazmaya, ilerde çevireceği filmler için fikirler filizlendirmeye başlamış. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-UAlrLDAykZc/TrKyXkTIexI/AAAAAAAADgw/MrikLeJkVSw/s1600/FritzLang01.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 246px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5670790998763535122" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-UAlrLDAykZc/TrKyXkTIexI/AAAAAAAADgw/MrikLeJkVSw/s320/FritzLang01.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Lang, 1920 yılında Almanya’da UFA stüdyolarına yönetmen olarak adım atmış ve o yıllarda dünya sinemasında yükselmekte olan Alman dışavurumcu akımına katılmış... ve kısa süre sonra evleneceği Thea Von Harbou ile tanışmış. Thea deyince bir dakika durmak gerek; bir başka sinema “thea”sı, yani dehası olan Thea ile Fritz’in kimyaları çok iyi uyuşmuş ve sinema tarihinin efsane başyapıtları ortaya çıkmaya başlamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ortaya çıkan ilk eser, Fritz’in önemli yapıtlarından Dr. Mabuse; ama bugünkü konumuz ağırlıklı olarak ardından gelen iki büyük film; 1927 yapımı Metropolis ve 1937 yapımı M! Filmlere tekrar döneceğiz, ama kısaca Fritz ve Thea’nın akıbetine bir bakalım...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1922’de evlenen ikilinin elinden çıkan filmler büyük başarı kazanınca çiftimiz Nazilerin dikkatini çekmiş. Ancak, Lang Nazileri pek sevmez ve onların dikkatini çekmekten hoşlanmamış. Filmlerinden biri Nazileri gıdıkladığı için yasaklansa da, propaganda bakanı Goebbels Lang’in yeteneğinden faydalanabileceğini düşünmüş ve Alman Sinema Enstitüsü’nün Direktörlüğünü teklif etmiş. Lang’in Naziler için çalışası yokmuş; hatta rivayete göre Goebbels’e “benim anam yahudiydi, ona göre...” diye cevap vermiş. Fritz’den vazgeçmek istemeyen Goebbels ise, “kimin Yahudi olduğuna biz karar veririz” diyerek ısrarcı olmuş. Fritz düşüncelerinden ödün vermemiş ve gizlice Paris’e kaçıp oradan da ABD’ye gitmiş...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-Cgq9elVz6eg/TrKyX45_OlI/AAAAAAAADg4/BuyZ39SzfMI/s1600/FritzLang02.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 266px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5670791004295215698" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-Cgq9elVz6eg/TrKyX45_OlI/AAAAAAAADg4/BuyZ39SzfMI/s320/FritzLang02.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Fritz ve Thea mutlu günlerinde senaryo yazarken...&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Thea ise sıkı bir Nazi çıkmış! Partiye katılmış, Almanya’dan kaçan Fritz’i boşamış ve Nazi propagandasına yönelik film senaryoları yazmış. İkinci dünya savaşı sonrası tutuklanmış, birkaç yıllık cezasının ardından sinema dünyasına geri dönmüş ama herhangi bir başarı kazanamadan 1954 yılında vefat etmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fritz ise Amerika’da gayet iyi karşılanmış ve uzun yıllar Hollywood’da film çekmeye devam etmiş. Fury ve The Big Heat gibi başarılı filmlere imza atmış olsa da, Metropolis ve M’nin kalibresini tekrar yakalayabildiği söylenemez. Alamet-i farikası sol gözündeki monokle olan Lang, son 10 yılını görmeyen gözleriyle geçirdiği dünyadan 1976’da ayrılmış!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fritz Lang’in mimar (teknik) ve ressam (sanatçı) kişiliği tarzını gayet güzel etkilemiş! Özellikle Metropolis filmindeki fütüristik şehir tasarımı zamanın çok ötesinde... Döneminin sinemasının kalıplarını yıkıp sinemaya çağ atlatan ve tarz yaratan (bilimkurgu, polisiye/gerilim) filmler yaptığını söyleyebilirim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Metropolis demişken konuya girelim... Filmi seyredecek olursanız, ilk tepkiniz “bu film, hem de 1927’de! Vay canına...” olacaktır. Ana fikre geçmeden önce dekor ve tasarımdan söz etmek gerek... Yer üstünde ütopyanın yaşandığı bir yönetici sınıf şehri ile yer altında sistemin devamını sağlayan işçilerin yaşadığı bir distopya; hatta onun da altında eski dinlerin, inanışların beşiği bir yerleşim yeri daha.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1920’lerin hayal gücünü zorlayan bu dünyada, kapitalizm, sosyalizm, sanayi devrimi, bilimsel araştırma ve teknoloji, toplumsal sınıflar ve daha neler üzerine yoğun mesaj verilmekte. Yönetici sınıf yukarıda vur patlasın yaşarken, milyonlarca işçi yer altı dünyasında sistemin çarklarını döndürmektedir. Geçenlerde yazdığım Şarlo’nun “Modern Times”ı da Metropolis’ten bayağı ilham almıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-p-OgZwY2t-g/TrK0jaAtlII/AAAAAAAADhI/NhfShhXmfls/s1600/metropolis_drones.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 216px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5670793401183605890" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-p-OgZwY2t-g/TrK0jaAtlII/AAAAAAAADhI/NhfShhXmfls/s320/metropolis_drones.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filmin başındaki vardiya değişiminde işçilerin robot sürüsü misali yer altına indikleri sahne sinema tarihinin klasikleri arasındadır bence... Daha sonra yer üstünde keyif çatan tuzu kuruları görürüz. Başlarında ismi pek bir iskandinavi olan Freder Fredersen vardır (ve hatta Atatürk’le simaen benzerliği dikkat çeker). Ama tertemiz, yumuşacık bir kalbi olan oğlu, işçi dünyasından bir kıza aşık olup yer altına inince işler değişir...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kız Maria’dır ve filmde bir çok rolü ve sembolü vardır. Biraz İsa, biraz mesihdir, insanları yer altından kurtaracaktır, Kapadokya benzeri bir yeraltı mabedinde müritleri ile buluşur. Bu buluşmalar sistemi tehdit etmektedir, gel gör ki sistemin babasının oğlu da Maria’nın peşindedir, işler karışmıştır. Mesihimsi Maria, Babil Kulesine de dokunduran mesajını verir: “kuleyi yapan eller, onu tasarlayan beyinlerin hayallerinden habersiz! Birinin hayali diğerinin laneti olur, insanlar aynı dili konuşur, ama birbirini anlayamaz. Eller ve beyinler arasında bir arabulucuya ihtiyaç vardır, o arabulucu da kalptir!” der ve filmin ana mesajını verir...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-hmfyLf9bn58/TrKyW4ebuhI/AAAAAAAADgY/1yfBFRsTzTc/s1600/Metropolis6.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 240px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5670790986999773714" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-hmfyLf9bn58/TrKyW4ebuhI/AAAAAAAADgY/1yfBFRsTzTc/s320/Metropolis6.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Gelişmeler hakkında daha fazla konuşmayayım, yoksa fazla spoyler vermiş olurum... Ama filmdeki semboller, metaforlar, imalar gerçekten etkileyici, hatta bazen aşırı yüklemeye maruz kalıyorsunuz. Sonuçta yüzyılımızın ilk yarısında insanlığın ve uygarlığın karşılaştığı tüm çelişkilere filmde değinilmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fritz Lang, filmdeki yeryüzü şehrini 1920’lerde belirmeye başlayan Manhattan siluetinden esinlenerek tasarlamış. Ve o kadar etkileyici tasarlamış ki, Metropolis yıllar sonra hem Süpermen’in şehrine isim babalığı yapmış, hem de büyük bilimkurgu klasiklerindeki şehirlere (Blade Runner, Beşinci Element) ilham kaynağı olmuş. Benim ilgimi çeken bir diğer ayrıntı da, Metropolis’teki eğlence merkezinin (tabiri caizse, batakhanenin) isminin “Yoshiwara” olması idi. Yoshiwara, “Japon Yapmış”ta anlattığım, iki asır öncesinin meşhuur Tokyo mhallesinin adı olup, Fritz Lang’in filmine bile konu olması ilgimi çekti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-eUfP7CFZnA4/TrKx8BZrbfI/AAAAAAAADgM/vn8lWI5Z0UY/s1600/metropolis5.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 248px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5670790525539282418" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-eUfP7CFZnA4/TrKx8BZrbfI/AAAAAAAADgM/vn8lWI5Z0UY/s320/metropolis5.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filmin tasarım harikası ise, yer altındaki fabrika ve enerji üretim tesislerinde yer alan canavarımsı makinelerdir. İşçilerin saatlerce nefes almadan manivelaları, düğmeleri ile oynadıkları transistörlü makine tasarımlarını görmeden etmeyin! Hele ki aralarında bir moloch var ki, dillere destan! İsmini bir cehennem tanrısından alan moloch, benzin veya elektrikle değil, hata yapan işçilerin vücutlarıyla beslenmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-YCiwoby02a0/TrKyXOuTTSI/AAAAAAAADgo/GyoulmiHL18/s1600/metropolis_moloch.png"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 243px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5670790992971910434" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-YCiwoby02a0/TrKyXOuTTSI/AAAAAAAADgo/GyoulmiHL18/s320/metropolis_moloch.png" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filmin bir diğer önemli unsuru da çılgın bilim adamı Rotwang ve onun icadı, günün birinde tüm işçilerin yerine geçmesi planlanan robotudur. Filmde robota can verildiği sahneyi mutlaka seyretmenizi isterim; Şaşmaz Oto Sanayindeki Mehmet Usta’nın atölyesinden hallice bir yerde yaptıkları robota hayran olmamak imkansız! Zaten robotu görünce gözünüz bir yerden ısıracak; dönemine göre bir tasarım harikası olan robot, yıllar sonra Yıldız Savaşları filminde protokol robotu C-3PO olarak kullanılmış... aynen! İsminin “hel” olması, ve 40 yıl sonra çevrilen bir diğer başyapıt “2001: A Space Odysse” filminde de başrolü “Hal”in oynaması sadece tesadüf müdür acaba?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-WolSGFgpZE4/TrKx71WY2EI/AAAAAAAADgA/ni6NkKxtrBc/s1600/metropolis4.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 214px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5670790522304256066" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-WolSGFgpZE4/TrKx71WY2EI/AAAAAAAADgA/ni6NkKxtrBc/s320/metropolis4.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filmde bol bol katolik sembollerin kullanılması, yedi ölümcül günah göndermeleri falan ilginçti; bir de işçi ve yönetici sınıfın kilise kapısında “anlaşma”ya varması dini motiflerin gücünü gösteriyor. Film her ne kadar anti-kapitalist görünse de, işçi sınıfının özgürlüğünü elde etmeye çalışırken çocuklarının hayatını tehlikeye atması, filmin sonunda iyi kalpli patron evladının iki sınıf arasında arabulucu olurken vahşi kapitalizmin biraz törpülenerek daha yumuşak bir sistemde anlaşılması, ama Cem Karaca’nın şarkısındaki gibi “işçisin sen işçi kal” mesajı verilmesi filmin güçlü bir sosyalist söylemi olmasını frenlemiş; bu haliyle de Adolf Hitler’in bayağı hoşuna gitmiş. Yine de Fritz Lang, filmin sonundan aslında hoşnut olmadığını, senarist karısının dayatmasıyla böyle sonlandığını belirtmiş ilerleyen yıllarda. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-n5fCHb8qk8o/TrOiM_ZtT2I/AAAAAAAADhU/DTPLKneVl2o/s1600/otel.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 240px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5671054699850977122" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-n5fCHb8qk8o/TrOiM_ZtT2I/AAAAAAAADhU/DTPLKneVl2o/s320/otel.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Adolf hitler, Metropolis'ten hoşnut kalınca 1938 yılında Wolfsburg kentinin, daha doğrusu Volkswagen şehrinin kurulması emrini verir. O yıllarda "halk tipi araç" üretilmesi emriyle kurulan Volkswagen Wolfsburg fabrikası, bugün halen faaliyet gösteriyor ve Avrupa'nın en yüksek üretim kapasitesine sahip otomobil fabrikası. Bundan 70 küsür yıl önce fabrikanın yanında kurulan enerji üretim tesisi, tüm haşmetiyle ayakta ve sanki Metropolis filminin setinden fırlamışcasına mağrur! Geçen ay iş için ziyaret ettiğim Wolfsburg'da kaldığım otel odasından yukarıdaki manzara görülüyordu ve ben de Fritz Lang'in kulaklarını çınlatarak dönüşte onun hakkında bir yazı yazmaya söz verdim...&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Metropolis sessiz bir film, oyuncular da konuşamayınca abartılı hareketler ve mimiklerden medet ummuş. Filmin rahatsız edici yanlarından biri bu olsa da, genel anlamda ritmi, sahne tasarımları ve mesajları çok güçlü.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Fritz Lang, 4 yıl sonra çektiği diğer başyapıtı ile kariyer zirvesine çıkmış: M! Almanca katil “mörder” kelimesinin başharfini filme veren Lang, polisiye/gerilim ve hatta CSI filmlerinin temelini atmış, standartlarını belirlemiş ve klişelerini tanımlamış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-8V2AIhoeUDU/TrKx7OxNowI/AAAAAAAADfc/kwMaDdFtpw4/s1600/M-movie.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 248px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5670790511947784962" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-8V2AIhoeUDU/TrKx7OxNowI/AAAAAAAADfc/kwMaDdFtpw4/s320/M-movie.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;M filminde Berlin’e korku salan bir çocuk katilinin peşine düşüyoruz. Bir gerilim klasiği olarak, uzun süre katilin yüzünü görmüyor, sadece gölgesi ve ıslığı ile müşerref oluyoruz. Film siyah beyaz olduğu için, gölge, ışık ve ışıksızlık mükemmel kullanılmış zaten... Dünya gerilim sinemasında M kadar çığır açan tek film herhalde Hitchcock’un Sapığıdır...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocuk kahramanın topunun yuvarlanması, balonunun tellere takılması, katilin sürekli aynı ezgiyi ıslıkla çalması, dar sokaklara vuran gölgeler gibi gerilim klişeleri ilk kez bu filmde yer almış ve ilerleyen yıllarda Cem Yılmaz’ın diline düşmüştür. Polisin katilin peşine düşme taktiği ve adli tıbbın her imkanının seferber edilişi filme CSI tadı da katmıştır; hem de 1930 teknolojisi ile!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Film ilerledikçe, katili arama görevini tüm toplum üstlenir. Polisin yanında, organize suç çeteleri ve dilenciler şebekesi de katilin peşine düşer. Bir süre sonra tüm şehrin tek takıntısı bu çocuk katilini yakalamak olur. Siz de seyirci olarak bu ava katılır ve bir an önce sapığın yakalanmasını istersiniz, ama bir süre sonra herkesin katili yakalamak için kendi çıkarları doğrultusunda bir amacı olduğunu anlarsınız. Suçlular, kendi suçlarını daha rahat işleyebilmek için onu aramaktadır örneğin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-VNFgqQw-uQU/TrKx7UiEChI/AAAAAAAADfo/3rgOMCXMbE8/s1600/M-movie2.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 200px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5670790513494854162" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-VNFgqQw-uQU/TrKx7UiEChI/AAAAAAAADfo/3rgOMCXMbE8/s320/M-movie2.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada, gerek polisin, gerekse de katili arayan suç çetelerinin kapalı mekanlarda yaptığı toplantılarda öylesine sigara/puro içilir ki hayret edersiniz. Sanki her vatandaşın öncelikli görevi tütün tüketmektir. Film bugün TV’de yayınlansa, her sigaranın üstüne monte edilecek çiçek figürleri ile tüm ekran papatya tarlasına döner. Bu da böyle gereksiz bir ayrıntı işte...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve sonunda katil sivil toplum tarafından yakalanır ve bir halk mahkemesinde yargılanır. Siz de tam “oh, iyi oldu adama...” diyecekken, sapık kendini savunmaya başlar ve aslında tüm toplumun suçlu, kendisinin bir hasta ve kurban olduğunu anlatıverir. “Çocuk ve annelerinin hayaletleri hep peşimde, ama sadece bu işi yaparken yanımda yoklar” derken, halk jürisi de bir kıpırdanır yerinde... “İlk taşı aranızda en masum olan atsın” finaline doğru yaklaşırken toplumsal histerinin sapık bir katile karşı bile ne kadar tehlikeli olabileceği anlaşılır. Ve unutulmamalıdır, bu film 1930’ların Alman toplumunda çekilmiştir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-AzIGTU7cKRw/TrKx7oPcEpI/AAAAAAAADf0/I3y6pt4sLdU/s1600/M-movie3.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 213px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5670790518785446546" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-AzIGTU7cKRw/TrKx7oPcEpI/AAAAAAAADf0/I3y6pt4sLdU/s320/M-movie3.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filmin kurgusu, ışık, perspektif ve çekim teknikleri oldukça dikkat çekici. Buna bir de Lang’in titizliği ve detaycılığını ekleyin. Adam o kadar inatçıymış ki, katilin merdivenlerden düştüğü sahne içine sinene kadar aktörü onlarca kez merdivenlerden yuvarlamış! Nitekim, aynı aktöre ilerleyen yıllarda tekrar rol teklif ettiğinde adam köşe bucak kaçmış! Lang da Kurosawa gibi, sette pek sevilmeyen bir yönetmenmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Efendim, bu iki filmi seyretmenizi tavsiye ederken, metropolis gibi, yer üstünde mutlu insanlar / yer altında köle robotlar temasını işleyen Japon animasyonu “Metoroporisu” filmini de araya sıkıştırmanızı rica edeyim... Sözlerime de Fritz abinin sinemaskop/geniş perde tekniğinin yaygınlaşması üzerine yaptığı bir yorumla son vereyim: “Cenaze sahneleri ve yılan çekimlerinde işe yarayabilir”&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;Onur'un Seyir Defteri&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4107316844649820222-9146083503411990255?l=onurataoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://onurataoglu.blogspot.com/feeds/9146083503411990255/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4107316844649820222&amp;postID=9146083503411990255' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/9146083503411990255'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/9146083503411990255'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://onurataoglu.blogspot.com/2011/11/fritz-lang-das-direktor.html' title='Fritz Lang, Das Direktör!'/><author><name>Onur Ataoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04682502971083965324</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_2-h_6ED5gHk/SNzbBmaz8zI/AAAAAAAAAMY/cqMAHBK7IJY/S220/profile04.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-UAlrLDAykZc/TrKyXkTIexI/AAAAAAAADgw/MrikLeJkVSw/s72-c/FritzLang01.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4107316844649820222.post-7617488752532658805</id><published>2011-10-31T16:35:00.005+02:00</published><updated>2011-11-01T09:58:04.884+02:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kitap'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gezi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Bartın'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Japon Yapmış'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Türkiye'/><title type='text'>Yer Bartın, Konu Japonya</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;strong&gt;Parthenios Irmağı Kıyısında Söyleşi&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Bartın kitap fuarından döneli iki haftayı geçti, ama tatlı anıların sıcaklığı sürüyor. Bartın’da o kadar samimi ağırlandık ki, sürekli kapalı ve yağışlı olan havanın kasvetini hissetmedik. Bu yüzden, öncelikle Bartın’da üst üste 15. kez kitap fuarı düzenleyerek birçok büyük ilimize fark atan Bartın Belediyesi’ne, özellikle rahatımız ve memnuniyetimiz için her türlü fedakarlığı yapan Sevgi Hanım ve Fahri’ye çok teşekkür ediyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir cumartesi sabahı erkenden başlayan Bartın yolculuğumuz, Safranbolu’daki yemek, ihtiyaç ve kültür molamızın ardından Amasra’ya uzandı. Amasrasız, salatasız ve balıksız bir Bartın seyahati düşünülemez zaten!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-SfYi5jr4MUI/Tq6yZiA7StI/AAAAAAAADeM/Ai9Bj8XsZW0/s1600/Bart%25C4%25B1n12.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 227px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5669665132603198162" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-SfYi5jr4MUI/Tq6yZiA7StI/AAAAAAAADeM/Ai9Bj8XsZW0/s320/Bart%25C4%25B1n12.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;Yağmura, rüzgara ve soğuğa rağmen, Amasra’nın girişinde kısaca durup “Lala, lala, çeşm-i cihan bu mu ola?” demek belki klişe bir ritüel; ama ne güzel benzetmiş Fatih Sultan Mehmet... Konuya ilgili bir miktar tarihi detayı, Bartın’ın Truva ve İtalya bağlantılarını merak edenleri aşağıdaki yazıma davet ediyorum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://onurataoglu.blogspot.com/search/label/Truva"&gt;http://onurataoglu.blogspot.com/search/label/Truva&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;Amasra’ya inince, yağmur da olsa, çamur da olsa kaleyi görmeden, Kemere köprüsünden ve kale kapısından geçip direkli kaya’ya “acaba bu da ne ola ki” diye bakmadan dönmek olmaz. Şemsiyeler açılır, incecik yağan yağmurun ıslattığı taş sokaklardan kaçıp evlerin kapı girişlerine çöreklenerek uykuya çekilmiş kedilerin başları okşanarak ilerlenir. Bitinya, Paflagonya, Bizans, Ceneviz ve Osmanlı tarihlerinin üst üste bindiği küçücük yarım adada tur attıktan sonra karınlar acıkır ve büyük limandaki 4 katlı binanın girişine yaklaşılarak sorulur: “Çeşm-i cihan bu mu ola?”&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-cDhH0jPkr9U/Tq6yZUYHbSI/AAAAAAAADeE/Q7nLIPu2HgE/s1600/Bart%25C4%25B1n10.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 240px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5669665128942365986" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-cDhH0jPkr9U/Tq6yZUYHbSI/AAAAAAAADeE/Q7nLIPu2HgE/s320/Bart%25C4%25B1n10.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Girişteki şef “evet, burası çeşmicihan lokantası, buyurun sizi üst kattaki salonumuza alalım, manzarası daha güzeldir” dediğinde sevinçle içeri girilir! Nefis Amasra salatası ve (benim tavsiyem) zeytinyağlı barbunya ile (balık olan değil, bakliyat olan) konuya giriş yapılır. Ardından gelsin tavalar, çinekoplar, tekirler, hamsiler, istavritler... Amasra lokantalarında meze beklentiniz olmasın, ana fikir balıktır, hatta kalamar-karides gibi böcükleri de es geçmeniz tavsiye olunur...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yemekten sonra Amasra çekiciler çarsını gezmek ve illa ki ahşaptan yapılmış ev eşyaları veya hatıralıklar almak adettendir. Özellikle kel başınıza şimşir tarak almak için Çekiciler çarşısı çok iyi bir fırsattır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-S2c2bQcKmEs/Tq6yZAI92fI/AAAAAAAADd4/p0gX6LRa0ko/s1600/Bart%25C4%25B1n04.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 240px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5669665123510114802" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-S2c2bQcKmEs/Tq6yZAI92fI/AAAAAAAADd4/p0gX6LRa0ko/s320/Bart%25C4%25B1n04.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Amasra turumuzdan sonra yola çıktık, Bartın’a kadar olan yaklaşık 20 kilometrelik virajlı yolu dolanarak otelimize vardık. Ardından, belediye tarafından yeni hizmete açılan, eski bir Bartın konağı örnek alınarak yapılmış, yerel yemeklerin sunulduğu restoranda bulduk kendimizi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belediye yetkilileri, kitap fuarına katılan konuklarını davet etmişti o gece. Ben de bu vesile ile, Aydın Ilgaz ağabeyim ile yeniden karşılaşma ve Rıfat Ilgaz’ın kitaplarına da konu olan “Minibüsçü Süleyman” ile tanışma ve sohbet etme şansını buldum. Ardından, Bartın’ın son yüz küsür yıllık tarihini muhteşem bir fotoğraf albümünde toplayan Çetin Asma ile tanışmak ve albümünden bir adet edinmek de nasip oldu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-stLv6lBIQ_w/Tq6yY138LdI/AAAAAAAADds/cemBNdpaJIQ/s1600/bart%25C4%25B1ntersane.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 211px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5669665120754347474" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-stLv6lBIQ_w/Tq6yY138LdI/AAAAAAAADds/cemBNdpaJIQ/s320/bart%25C4%25B1ntersane.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Albümde Bartın’ın ilk fotoğrafçısı Ispira Zoumpolides’in yüz yıl önceye giden Bartın fotoğrafları, elektrik santraline dönüştürülen Aya Nikolas Kilisesi, asma köprü, kemer köprü ve Orduyeri Köprüsü’nün eski resimleri çok etkileyici. Tersane Caddesi, Yirmibeşzade tersanesi, Bartın’ın içinde, Parthenios ırmağı üzerinde inşa edilen teknelerin suya indirilişi, yine Bartın’ın içindeki Tahmil Tahliye İskelesi’nin resimleri eskiden Bartın’dan geçen ırmağın ne kadar etkin kullanıldığını şaşırtarak gösterdi bana.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Biz de ertesi gün kitap fuarı için Parthenios ırmağı kenarındaki Belediye Sosyal Tesisleri ve Cep Sinemasına geldik. Hava yine kapalı ve yağmurlu, ama belli ki güzel havalarda ırmak kenarındaki tesislerde oturup vakit geçirmek gayet keyifli oluyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-25uVm7ghaE8/Tq6y0JL3xHI/AAAAAAAADec/Z-yL8akIRTE/s1600/Bart%25C4%25B1n13.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 237px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5669665589794686066" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-25uVm7ghaE8/Tq6y0JL3xHI/AAAAAAAADec/Z-yL8akIRTE/s320/Bart%25C4%25B1n13.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Günün erken saatlerinde fuara gelen ziyaretçi sayısı çok değildi. Önceki günlerde Aydın Ilgaz ağabeyimin Rıfat Ilgaz söyleşileri ve film gösterilerinin coşkusunu duymuş ve çok sevinmiştim. İlerleyen saatlerde fuar salonu dolmaya başladı ve ben de tezgahıma kuruldum...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-gBEqA_H0S1w/Tq6y0G642fI/AAAAAAAADes/gMLkXbrKejA/s1600/Bart%25C4%25B1n19.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 222px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5669665589186583026" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-gBEqA_H0S1w/Tq6y0G642fI/AAAAAAAADes/gMLkXbrKejA/s320/Bart%25C4%25B1n19.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bartın nireee, Japonya nire benzeri bir endişe içimi doldursa da, kısa süre içinde fuara gelen kitapseverlerin ilgisi keyfimi yerine getirdi. Kitap alanlar, imzalatanlar ve sohbet edenlerle zaman hızlıca geçti, söyleşi vakti geldi çattı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-KVyiBetKzZ4/Tq6y0u0wd9I/AAAAAAAADe0/BNNr0C0Od5E/s1600/Bart%25C4%25B1n22.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 232px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5669665599898286034" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-KVyiBetKzZ4/Tq6y0u0wd9I/AAAAAAAADe0/BNNr0C0Od5E/s320/Bart%25C4%25B1n22.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söyleşi için salona geçtim, başlık olarak belirlediğim “Yazargezerlik; Gezme Tutkusu ve Yazma Aşkı” üzerine ahkam kesmeye başladım ve konuyu Japon Yapmış/Ne Yapmış’a bağladım. Ardından soru cevap bölümü geldi, ve dinleyicilerin ne kadar ilgili ve meraklı olduğunu görünce daha bir sevindim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-2c1SI2urFg4/Tq6y008-GcI/AAAAAAAADe8/G0rlpQRoJ9s/s1600/Bart%25C4%25B1n24.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 226px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5669665601543346626" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-2c1SI2urFg4/Tq6y008-GcI/AAAAAAAADe8/G0rlpQRoJ9s/s320/Bart%25C4%25B1n24.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Mete Beyefendi kitap imzalayan babasının yanında "meslek" öğreniyor...&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yukio Mişima ve Yasunari Kavabata’yı okumuş, onların intihar eğilimlerini merak eden, Bozkurt Güvenç Hocamızın Japonya kitabını okuyup gördüğü benzerlikleri paylaşmak isteyen, toplumsal yaşamları üzerine benim bile aklıma gelmeyecek detayları sorup öğrenmek isteyen çok ilgili bir dinleyici topluluğu ile “söyleşmek” çok keyifliydi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Beklediğimden çok daha uzun süren söyleşinin sonunda nefesim tıkandı, lafım bitti, canı sıkılan Mete de “babaaa, yeter artık sus” diye seslendi ve artık gitme zamanı olduğunu anladım! Misafirperver Bartınlılarla seneye görüşmek üzere vedalaştık ve tadı damağımızda kalan çinekop ızgara’nın lezzetiyle yollara düştük. &lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;Onur'un Seyir Defteri&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4107316844649820222-7617488752532658805?l=onurataoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://onurataoglu.blogspot.com/feeds/7617488752532658805/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4107316844649820222&amp;postID=7617488752532658805' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/7617488752532658805'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/7617488752532658805'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://onurataoglu.blogspot.com/2011/10/yer-bartn-konu-japonya.html' title='Yer Bartın, Konu Japonya'/><author><name>Onur Ataoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04682502971083965324</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_2-h_6ED5gHk/SNzbBmaz8zI/AAAAAAAAAMY/cqMAHBK7IJY/S220/profile04.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-SfYi5jr4MUI/Tq6yZiA7StI/AAAAAAAADeM/Ai9Bj8XsZW0/s72-c/Bart%25C4%25B1n12.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4107316844649820222.post-5466814799777223608</id><published>2011-10-27T16:16:00.004+03:00</published><updated>2011-10-27T16:39:46.073+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='33'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Van'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Japonya'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Türkiye'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İş ve yaşam öyküleri'/><title type='text'>Van Gölü Canavarı, Van Kedisi ve Van Depremi</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;strong&gt;Hüznün ve Trajedinin Kavşağı Türkiye&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;İki yıl önce yazdığım “33 must die: 33 kişi ölecek!” yazımda “conservation of tragedy” (trajedinin korunumu) teorimden bahsetmiş ve dünya üzerindeki toplumların maruz kaldığı trajedinin sabit olduğunu, uygarlaşmayla azalmadığını, sadece şekil değiştirdiğini iddia etmiştim. Geçen yıl peş peşe gelen Zonguldak ve Şili maden kazaları teorimi oldukça sarstı. Ve bu yıl Van depremiyle son bulan (şimdilik) trajedi zinciri beni nakavt etti, ve trajedinin de adil dağılmadığını kabul etmek zorunda kaldım. (Teorimin gelişimi için: &lt;a href="http://onurataoglu.blogspot.com/search/label/33"&gt;http://onurataoglu.blogspot.com/search/label/33&lt;/a&gt;)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son aylarda yaşanan olaylar, güzel ülkemin trajedi konusunda açık ara farka gittiğini gösteriyor. Bu arada, trajediyi sadece ölü sayısı veya akan kanla tanımlamıyorum; olayların gelişimi, sonuçlanışı ve insanda yarattığı duyguların etkisinin bileşkesine bakıyorum.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son birkaç aydır yaşananları hızlıca gözden geçirdiğimizde kitli kaldıkları evde gazdan zehirlenen göçmenlerden eski kocaları tarafından bıçaklanan kadınlara, toplu tecavüz davasında iyi hali görülen büyükbaşlardan içimizi parçalayan şehit haberlerine, artık kanıksadığımız trafik kazalarından parasız eğitim istediği için hapse tıkılan öğrencilere kadar geniş bir yelpazede dram yaşadık. Ve en sonuncusu, Van depremi...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir ara ülkemizin bir Inarritu filmi için plato olarak seçildiğini düşündüm. Son zamanlarda insanlığın dramlarını en iyi yansıtan filmleri yöneten, izleyiciyi rahatsız etmekten kaçınmayan Meksikalı yönetmen Inarritu’nun bu dramatik altyapıyı nereden kazandığını merak etmiştim. Geçen aylarda tesadüfen rast geldiğim bir haber şu şekildeydi:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Meksika'da bir adam hayatı hakkında ne yapacağına karar vermemişken, bir gün bir film izler ve yönetmen olmaya karar verir. O adam 'Amores Perros/ Paramparça, Aşklar ve Köpekler', '21 Gram' ve 'Babel' gibi filmlerin yönetmeni Alejandro González Iñárritu, izlediği film ise 'Yol'.&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Haber gerçeği ne kadar yansıtıyor, bilemiyorum ama, Yol filmini seyrettikten sonra bir insanın Inarritu olması son derece akla yatkın. Evet, Meksika da trajedi açısından Türkiye’den aşağı kalır değil ama, bizim trajedilerimizin apayrı bir boyutu var! Nasıl ki kültürlerin, mutfakların, medeniyetlerin kavşağında olmakla övünüyorsak, akıl almaz trajedilerin de sentezini yaşıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Inarritu’ya trajedi filmleri çektiren yol, bugün depremle sarsılan coğrafyamızda yaşanan dramları, çelişki ve çatışmaları en çarpıcı şekilde gözümüze sokan filmlerin başında geliyor. Tarık Akan’ın karların içinde donma tehlikesi yaşayan karısını, öldürmek üzere hapisten çıktığı karısını taşıdığı sahne hangimizi Inarritu yapmazdı ki? Beni yapamadı, o ayrı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu ve benzeri dramların yaşandığı coğrafya deprem felaketiyle sarsılınca, bir de bu felaket teröre verdiğimiz şehitlerin acısı sıcakken yaşanınca trajedinin boyutu iyice değişti ve toplumsal fokurdamamız ve hoşgörüsüzlüğümüz de iyice suyun yüzüne çıktı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bazı TV spikerlerinin “Van’da olmasına rağmen üzüldük” veya “Taş atarken iyiydi, şimdi de kurtarmalarını bekliyorsunuz” benzeri açıklamaları onları hedef tahtamıza yerleştirdi. Ben de şahsen bu beyanlarda bulunan kişileri şiddetle kınasam da, yıllardır ekran önünde konuşan insanların daha dikkatli olması gerektiğini savunsam da, günah keçiliğini iki kişiye yükleyerek toplumsal vicdanımızı aklamamızı kabullenemiyorum. Gölcük’ün faturası Veli Göçer’e, Van’ın faturası Salih Ölmez’e, vicdani fatura Müge Anlı’ya, ohhh, sen sağ ben selamet... &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-b5gmnL3_Jp4/Tqlae5FXSiI/AAAAAAAADc4/BgeCGEDvx3Y/s1600/van1.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 238px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5668161092788374050" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-b5gmnL3_Jp4/Tqlae5FXSiI/AAAAAAAADc4/BgeCGEDvx3Y/s320/van1.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Öylesine keskin çelişkiler ve derin trajediler yaşanıyor ki, bu milleti tanımanın, kategorize etmenin, kafanızda bir şekle sokmanın imkansızlığı belirginleşiyor. Şimdi, hangi Türkiye gerçek Türkiye? “Can’a geleceğine Van’a gelsin” diyenler mi, elindeki avucundakini Van’a gönderebilmek için çırpınanlar mı? Kolilerle taş ve bayrak gönderenler mi, şehit maaşını Van’a yollayanlar mı? Çadır ve battaniyeleri yağmalamaya çalışanlar mı, “benden daha çok ihtiyacı var” diye komşusuna yöneltenler mi? Kamunun koordinasyonsuzluğu ve pişkinliği mi, sivil toplumun özverisi mi? Felaketin yaşanmaması için hiç bir önlem almayışımız mı, yaşandıktan sonraki kahramanlıklar ile övünüşümüz mü? “Bu deprem batıda olsa çok daha fazla yardım yapılırdı” diyenler mi, “"Allah razı olsun kardeşim. Şu an gönderdiğin montla ısınıyorum. Sana söz bir gün sen düşersen ben de seni kaldıracağım" diyenler mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Cevabım, ikisi de Türkiye, ikisi de gerçek Türkiye, ikisi de hüznün ve trajedinin bayrağını kaptırmamaya and içmiş Türkiye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Topu topu 14 günlük hayatının iki gününü göçük altında geçiren, annesinin tükürüğüyle hayatta kalan Azra bebektir Türkiye. Bu yıkımdan sağ kurtulması, önümüzdeki yıllarda töre baskısıyla Azracığın hayatına kast edilmeyeceğinin garantisini vermeyen ülkedir Türkiye. Göçükten sağ kurtulmasına rağmen minicik vücudu depremin ağırlığını kaldıramayan, polis olma hayaliyle okula giden, ailesine destek olmak için ayakkabı boyayan, ve hayattaki tek, ama bir tek fotoğrafı yıkıntıların arasından yalvaran gözlerle bakan fotoğraf olan Yunus’un ülkesi Türkiye.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-bqlG0H1nrxU/TqlafjsoQ_I/AAAAAAAADdQ/gK9xkYD992g/s1600/van-yunus.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 179px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5668161104227353586" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-bqlG0H1nrxU/TqlafjsoQ_I/AAAAAAAADdQ/gK9xkYD992g/s320/van-yunus.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendi oğlumun yedi yıldır biriken yüzlerce fotoğrafına, bu dünyada bıraktığı izlere tek tek bakarken, onüç yıldaki tek fotoğrafı yıkıntının arasından çekilen Yunus’u düşündüğümde gözyaşlarımı tutamadığım ülkemdir Türkiye. Bir insanın hayattaki tek fotoğrafı, ölümdeki fotoğrafı olur mu? Inarritu’nun bile aklına gelmezdi bu kadarı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu ülkeyi tanımak ve tanımlamak çok zordur... Van gölü canavarını beklerken Van gölü fay hattının yıktığı ülkedir Türkiye. Bu ülkeyi “mavi midir, yeşil midir” gibi bir soruyla kategorize edemezsiniz; Van depreminin vurduğu Van kedisinin gözleri gibi, hem mavi, hem de yeşildir Türkiye...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yoğun duygu seli içinde ikinci vatanım Japonya’dan gelen haberler yüreğime su serpti. Bizi dünya üzerinde hem en iyi anlayabilecek, hem de hiçbir zaman anlayamayacak olan bu yüce millet en vakur biçimde yardımımıza koşmayı ihmal etmedi. 3,5 sene çalışmaktan gurur duyduğum Tokyo Büyükelçiliğimizin kapısına bırakılan isimsiz para zarfları ve mesajlar ne kadar asil bir davranıştı, hepimizin yüreğini ne kadar ısıttı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-OAGrDs9KhIo/TqlafIMDPKI/AAAAAAAADdI/7eaT0p3YGxc/s1600/t%25C3%25BCrkiye%2Bi%25C3%25A7in.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 179px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5668161096842951842" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-OAGrDs9KhIo/TqlafIMDPKI/AAAAAAAADdI/7eaT0p3YGxc/s320/t%25C3%25BCrkiye%2Bi%25C3%25A7in.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Zarfların içinden çıkan mesajlardan birisinin benim için anlamı büyük. Herhangi bir görünür sebebi olmasa da, bam telimi tıngırdattığı için Japonca’da en çok sevdiğim kelimelerden birini kullanan hemşerime ayrıca teşekkür etmek isterim. Tam olarak Türkçe çevirisi bence olmayan, ama “haydi Türkiye, başar Türkiye, yaparsın Türkiye” gibi bir anlama gelen GANBATTE TÜRKİYE! &lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;Onur'un Seyir Defteri&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4107316844649820222-5466814799777223608?l=onurataoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://onurataoglu.blogspot.com/feeds/5466814799777223608/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4107316844649820222&amp;postID=5466814799777223608' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/5466814799777223608'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/5466814799777223608'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://onurataoglu.blogspot.com/2011/10/van-golu-canavar-van-kedisi-ve-van.html' title='Van Gölü Canavarı, Van Kedisi ve Van Depremi'/><author><name>Onur Ataoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04682502971083965324</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_2-h_6ED5gHk/SNzbBmaz8zI/AAAAAAAAAMY/cqMAHBK7IJY/S220/profile04.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-b5gmnL3_Jp4/Tqlae5FXSiI/AAAAAAAADc4/BgeCGEDvx3Y/s72-c/van1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4107316844649820222.post-3233272911888312688</id><published>2011-10-21T17:14:00.004+03:00</published><updated>2011-10-26T16:33:16.869+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Hasan Saraç'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='edebiyathaber'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kitap'/><title type='text'>Yazar Portrelerinin Ressamı</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Kitaba ve edebiyata gönül verdiyseniz, edebiyathaber.net sitesini mutlaka duymuşsunuzdur. Bu siteden daha önce de, ilk kitabım hakkındaki değerlendirme yazısı üzerine bahsetmiştim... ODTÜ'daşım Emrah Polat'ın yayın yönetmenliğini yaptığı edebiyathaber, edebiyat üzerine bir internet sitesinin nasıl olabileceğini bize gösterdi. Yeni kitaplar, klasikler, yazarlar, söyleşiler, videolar, yazdıklarını duyurmak isteyenler bir çatı altında toplanarak paylaşımın keyfini yaşıyor. Site sürekli güncelleniyor ve yazın dünyasındaki gelişmelerden anında haberdar olabiliyorsunuz. Edebiyathaber'e blog sayfamdaki bağlantıdan da ulaşabilirsiniz... &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-tYAyHZ6wlwA/TqgJ8AZffkI/AAAAAAAADcU/LfNJgI5vakY/s1600/edebiyathaber.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 84px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5667791057549491778" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-tYAyHZ6wlwA/TqgJ8AZffkI/AAAAAAAADcU/LfNJgI5vakY/s320/edebiyathaber.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sitedeki en beğendiğim bölümlerden birisi de yazar portreleri. Bu bölüme en yoğun katkıyı sağlayan Hasan Saraç, benim Ankara Fen Lisesinden bir ağabeyim. Edebiyathaber'deki "yazar portreleri"nde sevdiği bir yazarı ele alıyor, hayatı, eserleri, özlü sözleri ile son derece bilgilendirici bir dosya hazırlıyor. Hasan abinin portrelerini okuduktan sonra konu ettiği yazarın külliyatını sipariş etmemeniz imkansız. Portrelere hem edebiyathaber sitesinden, hem de kendi kişisel sayfasından ulaşabilirsiniz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;a href="http://hasansarac.net/"&gt;http://hasansarac.net/&lt;/a&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-EaLPKWT2LSs/TqgJ8clKD8I/AAAAAAAADcc/gGPhqEtRSNI/s1600/hasan_sara%25C3%25A7.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 223px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5667791065114611650" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-EaLPKWT2LSs/TqgJ8clKD8I/AAAAAAAADcc/gGPhqEtRSNI/s320/hasan_sara%25C3%25A7.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;Bu arada, Hasan Abi bir jest yaparak Jean Paul Sartre, George Orwell, Haruki Murakami gibi yazarların hemen ardından beni ve "Japon Ne Yapmış"ı köşesine konuk etti... İsmim kimlerin yanında geçiyor, daha ne isterim ben:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.edebiyathaber.net/japonneyapmis.html"&gt;http://www.edebiyathaber.net/japonneyapmis.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendisiyle aynı rahle ve ranzalardan geçmenin de etkisiyle olacak, geçen aylarda tanıştığımızda sanki yıllardır birbirimizi biliyormuşuz gibi bir duyguya kapıldım. Böyle metafizik duygular, Hasan abinin ilk romanı "Çapraz Oyun"da da mevcut:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://onurataoglu.blogspot.com/2010/12/hasan-sarac-capraz-oyun.html"&gt;http://onurataoglu.blogspot.com/2010/12/hasan-sarac-capraz-oyun.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabı okuyanlar bilirler, bu romanda kimlikler, kişilikler, paralel yaşamlar iç içe geçiyor. Geçen haftaki Almanya seyahatimde, kitaptaki "çapraz oyun" bizzat başıma gelince metafiziğe daha bir inanasım geldi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Romandaki kahraman da iş için Almanya'ya gitmeye niyetlenir, ve kendini başka bir kimlikte bulur (bu kadarını yazmam sipoyler sayılmaz) Nitekim ben de Almanya'ya gittim, otelime yerleştim, toplantımız için otelden ayrıldım ve akşam tekrar döndüm. Kapıya açmak için kartı yerine soktum, çalışmadı. Birkaç kez daha denedim, olmadı. Resepsiyona gittim ve görevliye kapımın açılmadığını, yeni kart istediğimi söyledim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Doğal olarak, güvenlik sebebiyle kimliğimi sordular. Gösterdim, 344 no'lu odanın kayıtlarına baktılar ve "üzgünüz, o odada Mr. Karataş kalıyor" dediler! Zaten yolda Çapraz Oyun ve Kemal ile Mustafa'nın başına gelenler aklıma gelip durmuştu, başımdan aşağı kaynar sular döküldü... Heyetimizde Türkler var, ama Mr. Karataş yok! Kimdir bu adam? (not: otele check in yapıp herhangi bir belge imzalamamıştım, otelin Türk müdürü bütün işlemleri adımıza önceden halletmişti). Olayı açıkladım, ama ısrarla o odada Mr. Karataş'ın kaldığını, benim adıma hiçbir rezervasyon olmadığını söylediler. Ben de birlikte odaya çıkmamızı, odadaki eşyalarımla kendimi ispatlayabileceğimi söyledim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Söyledim ama, kendimden de şüphe ettim! Ya cidden çapraz oyuna düştüysem? Ya odaya girdiğimde başkasının eşyalarıyla karşılaşırsam? Sen kitaptaki kahramanla kendini bu kadar özdeşleştirirsen başına bu gelir işte! Neyse ki resepsiyonist otel müdürünü aradı, uzun uzun bir şeyler konuştular, sonra bana yeni bir oda anahtarı verdi.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-qk1NaVX6oN0/TqgJ8Zk8UGI/AAAAAAAADcs/CHB6d6WorZU/s1600/otel.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 240px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5667791064308404322" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-qk1NaVX6oN0/TqgJ8Zk8UGI/AAAAAAAADcs/CHB6d6WorZU/s320/otel.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Bir türlü giremediğim odamdan manzara... Bilin bakalım burası neresi? Bana Fritz Lang'in "Metropolis" filmini çağrıştırdı! Bir gün hem Metropolis, hem de bu "manzara" blogumuzun konuğu olacak...&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Çekinerek odama döndüm, kapıyı açtım, kendi kimliğimi ve eşyalarımı odada görünce... ne yalan söyleyeyim, hayal kırıklığına uğradım! &lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;Onur'un Seyir Defteri&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4107316844649820222-3233272911888312688?l=onurataoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://onurataoglu.blogspot.com/feeds/3233272911888312688/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4107316844649820222&amp;postID=3233272911888312688' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/3233272911888312688'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/3233272911888312688'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://onurataoglu.blogspot.com/2011/10/yazar-portrelerinin-ressam.html' title='Yazar Portrelerinin Ressamı'/><author><name>Onur Ataoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04682502971083965324</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_2-h_6ED5gHk/SNzbBmaz8zI/AAAAAAAAAMY/cqMAHBK7IJY/S220/profile04.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-tYAyHZ6wlwA/TqgJ8AZffkI/AAAAAAAADcU/LfNJgI5vakY/s72-c/edebiyathaber.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4107316844649820222.post-7335748560169509235</id><published>2011-10-14T11:24:00.003+03:00</published><updated>2011-10-14T11:36:21.586+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kitap'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Japon Yapmış'/><title type='text'>Bartın Kitap Fuarı</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;strong&gt;Japon Yapmış Bartın Seferi&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Japon Yapmış yarın Bartın yollarında! Dün akşam resmi açılışı yapılan Bartın Kitap Fuarı bu yıl 15. kez düzenleniyor. 8 gün boyunca çeşitli söyleşiler, sergiler, dinletiler, tiyatro ve sinema gösterimleri ile kitap severleri bayram ettirecek kitap fuarına davet aldığımda çok sevindim. Bartın'daki kitap fuarının 1997'den bu yana kesintisiz düzenlendiğini duyduğumda ise daha çok sevindim! &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-kqWWDyUflzQ/Tpfz8dCy1dI/AAAAAAAADb8/MkmMfsfXXGs/s1600/Bart%25C4%25B1nFuarDavetiye1.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 132px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5663263276355737042" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-kqWWDyUflzQ/Tpfz8dCy1dI/AAAAAAAADb8/MkmMfsfXXGs/s320/Bart%25C4%25B1nFuarDavetiye1.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Japon Yapmış ve Japon Ne Yapmış, 16 Ekim Pazar günü saat 15:30'da Bartın'da, Belediye Cep sinemasında kitapseverlerle bir söyleşi ve imza gününde buluşacak. Söyleşi konusu, “Yazargezerlik: Gezme Tutkusu ve Yazma Aşkı”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-aBHg19bGSY0/Tpfz8Qrw7AI/AAAAAAAADcE/YUkDY30y1UM/s1600/Bart%25C4%25B1nFuarDavetiye2.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 132px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5663263273037917186" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-aBHg19bGSY0/Tpfz8Qrw7AI/AAAAAAAADcE/YUkDY30y1UM/s320/Bart%25C4%25B1nFuarDavetiye2.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Okumayı, yazmayı ve gezmeyi seven Bartınlı'ları, ve o hafta sonu yolu Bartın'a düşebilecek gezgin/okurları bekleriz efendim! &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Kitap Fuarı ile ilgili ayrıntılı bilgi için:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.haber3.com/bartin-kitap-fuarina-hazir-1037343h.htm"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;http://www.haber3.com/bartin-kitap-fuarina-hazir-1037343h.htm&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;Onur'un Seyir Defteri&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4107316844649820222-7335748560169509235?l=onurataoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://onurataoglu.blogspot.com/feeds/7335748560169509235/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4107316844649820222&amp;postID=7335748560169509235' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/7335748560169509235'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/7335748560169509235'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://onurataoglu.blogspot.com/2011/10/bartn-kitap-fuar.html' title='Bartın Kitap Fuarı'/><author><name>Onur Ataoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04682502971083965324</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_2-h_6ED5gHk/SNzbBmaz8zI/AAAAAAAAAMY/cqMAHBK7IJY/S220/profile04.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-kqWWDyUflzQ/Tpfz8dCy1dI/AAAAAAAADb8/MkmMfsfXXGs/s72-c/Bart%25C4%25B1nFuarDavetiye1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4107316844649820222.post-783165758833406937</id><published>2011-10-12T18:59:00.003+03:00</published><updated>2011-10-12T19:06:19.495+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kitap'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Japonya'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Japon Yapmış'/><title type='text'>Japon Yapmış Medya Macerası - 6</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Kitap dünyasına fırtına olmasa da rüzgar, hadi abartmayalım, meltem gibi giren Japon Ne Yapmış’ın medya macerası devam ediyor. Abisi “Japon Yapmış” ile birlikte kendini kitapseverlere tanıtmaya çalışan “Japon Ne Yapmış”, geçenlerde Akşam gazetesinden Burhan Ayeri’nin köşesine konuk olmuş: (Sağolasın Burhan Abi)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;'Japon Ne Yapmış' değişik kitap. Sinek avlamakla görevli polisler, Japon öcü hikayeleri, akılları durduran buluşlar, Onur Ataoğlu'nun kaleminden. Güzel tarafı yazılışın mizah tarzında oluşu. Çınar Yayınları'ndan...&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Japon Ne Yapmış, ardından Skytürk televizyonunda bir programda görünmüş. Benim haberim olmadı, seyredemedim, kitaplar artık benden habersiz başlarının çaresine bakıyorlar. Hatta Japon Ne Yapmış, geçen hafta D&amp;amp;R kitabevinin “Türkçe günlük/anı” kategorisinde çok satanlar-dördüncü sıraya kadar yükseldi! Kendisini tebrik ediyoruz! Kitap ilgi görünce, abisine olan talebi de artırmış; “Japon Yapmış”da D&amp;amp;R’ın “Dünya tarihi” kategorisi çok satanlar listesine yeniden girip 14. sıraya kadar çıktı! &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-SzT6Nk9W1WA/TpW6EEnqZKI/AAAAAAAADbw/xAE8y3dBfVA/s1600/JaponYapm%25C4%25B1%25C5%259FBiraderler.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 234px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5662636685610607778" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-SzT6Nk9W1WA/TpW6EEnqZKI/AAAAAAAADbw/xAE8y3dBfVA/s320/JaponYapm%25C4%25B1%25C5%259FBiraderler.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama en çok hoşuma giden gelişmelerden biri, kitap severlerin bloglarındaki “Japon (ne) Yapmış” yazı ve yorumları. Kitaplarım sayesinde blog aleminde kitap tutkunlarının kişisel veya ortak sayfalarından haberdar oldum ve keyifle takip etmeye başladım. Neslinin tükenmek üzere olduğunu düşündüğüm kitap kurtlarının halen kıtır kıtır kitap kemirdiklerini görmek beni çok sevindirdi! Son haftalarda Japon Yapmış kardeşlerin konuk olduğu blog sayfalarından bazıları şunlar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://kitapdelisigizem.blogspot.com/2011/09/japon-yapms.html"&gt;http://kitapdelisigizem.blogspot.com/2011/09/japon-yapms.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://kenardakinotlar.blogspot.com/search/label/Japon%20Yapm%C4%B1%C5%9F"&gt;http://kenardakinotlar.blogspot.com/search/label/Japon%20Yapm%C4%B1%C5%9F&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.okurgezer.com/gezi-kitaplari/japon-yapmis.html"&gt;http://www.okurgezer.com/gezi-kitaplari/japon-yapmis.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://kitapkurduyumben.blogspot.com/2011/10/hediye-zaman.html"&gt;http://kitapkurduyumben.blogspot.com/2011/10/hediye-zaman.html&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hele en son sırada listelediğim “kitapkurduyumben” sayfasında kitaplarımın blog takipçileri arasında yapılacak bir çekilişte hediye edilecek olması beni çok gururlandırdı! Kitap dünyasının kıvılcımlarının blog aleminde alevlendiğini görmek ne güzel! &lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;Onur'un Seyir Defteri&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4107316844649820222-783165758833406937?l=onurataoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://onurataoglu.blogspot.com/feeds/783165758833406937/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4107316844649820222&amp;postID=783165758833406937' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/783165758833406937'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/783165758833406937'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://onurataoglu.blogspot.com/2011/10/japon-yapms-medya-maceras-6.html' title='Japon Yapmış Medya Macerası - 6'/><author><name>Onur Ataoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04682502971083965324</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_2-h_6ED5gHk/SNzbBmaz8zI/AAAAAAAAAMY/cqMAHBK7IJY/S220/profile04.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-SzT6Nk9W1WA/TpW6EEnqZKI/AAAAAAAADbw/xAE8y3dBfVA/s72-c/JaponYapm%25C4%25B1%25C5%259FBiraderler.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4107316844649820222.post-4299266897782233874</id><published>2011-10-05T16:33:00.004+03:00</published><updated>2011-10-26T17:19:35.982+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='müzik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Blue Oyster Cult'/><title type='text'>Sıradaki Şarkı: Don't Fear The Reaper</title><content type='html'>&lt;strong&gt;Mavi İstiridye Mezhebi’nden ölmeden önce dinlenmesi gereken son şarkı&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Son yıllarda burnumuza bol bol “ölmeden görülmesi gereken 100 yer, okunması gereken 1,000 kitap, seyredilmesi gereken 10,000 film” listeleri dayıyorlar. Bizde bir elimizde kalem, bir elimizde liste, karşısına tik atabilmek için koşturup duruyoruz! Hayat çok kapitalist, zor ve acımasız!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ben de kısa bir liste yapayım ve ölmeden dinlenmesi gereken son şarkıyı size müjdeleyeyim; Don’t Fear the Reaper! Ama “bunu dinlemeden ölmeyin” dememin sebebi, şarkının çok güzel olması değil sadece; şarkı, yumuşacık bir tonda size Azrail’den (reaper) korkmamanızı, ölümü sükunetle karşılamanızı öğütlüyor. Mevsimler, güneş, rüzgar ve yağmur da öyle yapıyor nitekim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;all our times have come&lt;br /&gt;here but now they're gone&lt;br /&gt;seasons don't fear the reaper&lt;br /&gt;nor do the wind, the sun or the rain..we can be like they are&lt;br /&gt;come on baby...don't fear the reaper&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;“Şu güzelim sonbahar gününde ölümü, Azrail’i nereden çıkardın” diye soracak olursanız, acele etmeyin, hele biraz daha yazıyı okuyun... Don’t fear the reaper, müzik tarihinin gölgede kalmış gruplarından Blue Öyster Cult’ın (BÖC) nefis şarkılarından biridir. Bir diğer efsanevi şarkıları da Astronomy’dir, onu da pas geçmeyeyim... Astronomy’yi Metallica yorumuyla da dinleyebilirsiniz; babalar çok güzel çalmış. Metallica demişken, BÖC’den ilk kez “For Whom the Bell Tolls” yazımda bahsetmiş ve bir gün bu köşeye konuk edeceğime söz vermiştim. Ayrıca, birader grupları yazımda da isminde “ö” harfi olan gruplara kefil olmuştum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://onurataoglu.blogspot.com/2009/11/muzikal-sayklamalar-birader-gruplar.html"&gt;http://onurataoglu.blogspot.com/2009/11/muzikal-sayklamalar-birader-gruplar.html&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;Blue Öyster Cult, 1967 yılında Amerika’da kurulmuş bir rock/hard rock grubu. O yıllar Amerika bildiğiniz gibi İngiliz istilası altındaydı; müzik tarihine “British Invasion” diye geçen yıllarda İngiliz rock grupları Amerika’yı silip süpürmüş, ABD’li meslektaşlarını ağır hezimete uğratmıştı. İngiliz rüzgarına dayanabilen birkaç ABD’li gruptan (Boston, Chicago, Lynyrd Skynyrd) birisi de BÖC idi. BÖC, Amerika’nın Black Sabbath’a cevabı olarak da lanse edilmişti. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-4bn1BZDJhxU/ToxdULJ-P1I/AAAAAAAADbg/AKqiRFgjsOM/s1600/blue_oyster_cult04.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5660001432871255890" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-4bn1BZDJhxU/ToxdULJ-P1I/AAAAAAAADbg/AKqiRFgjsOM/s320/blue_oyster_cult04.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Blue Oyster Cult'ın sembolü olan çengelli haç; sembolün anlamı üzerine sonsuz geyik çevrilmiş, işi satanizme götüren olmuş, ama siz onlara inanmayın, bana inanın! Ben diyorum ki, sembolün altındaki çengel Azrailin orağı! &lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu başarının ardında, grubun temel direkleri Eric Bloom ve Buck Dharma kadar, grubun menajeri Sandy Pearlman’in becerisi yatar. Pearlman aynı zamanda şairdir ve grubu gayet orijinal, hatta kompleks ve doğa üstü temaları olan şarkı sözleri ile besler. Hatta, hepinizin şu an aklını kurcalayan “Blue Öyster Cult” isim tamlaması da Pearlman’in bir şiirinden gelmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;BÖC, yani “Mavi İstiridye Mezhebi”, Pearlman’in bir eserinde dünya tarihini gizlice yönlendirmeye çalışan bir uzaylı grubun adı! Belki de Pearlman, BÖC’ün dünya müzik tarihini &lt;em&gt;gizlice&lt;/em&gt; yönlendirmesini düşlemiş olabilir. Ne yazık ki öngörüsü doğru çıkmış, ve BÖC dünya müzik tarihinde “gizlice” yer almış; hiç bir zaman ortalığı ayağa kaldıran karizmatik gruplardan olamamış. Ama bizler, “gizlice”, Mavi İstiridye Mezhebini takdir etmeye ve dinlemeye devam ediyoruz!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-X16YXwBveUE/ToxdUUtOd8I/AAAAAAAADbo/cE2QGatAPUo/s1600/blue_oyster_cult05.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 262px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5660001435435038658" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-X16YXwBveUE/ToxdUUtOd8I/AAAAAAAADbo/cE2QGatAPUo/s320/blue_oyster_cult05.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eric Bloom’un vokalde, Dharma’nın da gitarda liderliğiyle BÖC 1970’lerin başından itibaren sıkı albümler çıkarmış ve 1976 yılında beşinci albümleri Agents of Fortune büyük başarı kazanmış. Albümün en hit parçası, Don’t Fear the Reaper!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;valentine is done&lt;br /&gt;here but now they're gone&lt;br /&gt;romeo and juliet&lt;br /&gt;are together in eternity...romeo and juliet&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;Şarkıda Azraille birlikte Romeo ve Jüliet’e bol gönderme olması, akıllara ilk önce ölüm/intihar senaryolarını getirmiş. Ölümden korkulmamasının tekrarlanması, Romeo ve Jüliet’in sonsuzlukta buluşması gibi şarkı sözleri, kimilerince intiharı özendirme olarak yorumlanmış. Ama grup üyeleri bu yakıştırmaya karşı çıkıyor ve şarkının tamamen aşkın ölümsüzlüğü üzerine inşa edildiğini söylüyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;40,000 men and women everyday...like romeo and juliet&lt;br /&gt;40,000 men and women everyday...redefine happiness&lt;br /&gt;another 40,000 coming everyday...we can be like they are&lt;br /&gt;come on baby...don't fear the reaper&lt;br /&gt;baby take my hand...don't fear the reaper&lt;br /&gt;we'll be able to fly...don't fear the reaper&lt;br /&gt;baby i'm your man...&lt;br /&gt;love of two is one&lt;br /&gt;here but now they're gone&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;Durum böyleyken böyle, artık siz nasıl yorumlarsanız. Her gün kırk bin çift insanın doğumu, ölümü, mutluluğu tanımlayışı... gerçekten de hemen intiharı yakıştırmamak lazım, sonuçta sembollerle örülü bir şarkı. Zaten biraz zorlasanız, aşkın ölümsüzlüğü karşısında ölümden korkmamak Mevlevi anlayışına kadar gidecek...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;then the door was open and the wind appeared&lt;br /&gt;the candles blew then disappeared&lt;br /&gt;the curtains flew then he appeared...saying don't be afraid&lt;br /&gt;come on baby...and she had no fear&lt;br /&gt;and she ran to him...then they started to fly&lt;br /&gt;they looked backward and said goodbye...she had become like they are&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Ama yine de şarkıda bayağı bir tırstırıcı kalıp kullanılmış; rüzgarın esmesi, kapının açılması, mumların sönmesi, perdelerin uçuşması... tamam, ölümden korkmayalım ama, Hollywood yüzünden sapık katillerden korkar olduk! Şarkının bu havası yüzünden Don’t Fear the Reaper bazı korku film ve dizilerinde kullanılmış; kellesi uçacak kurban radyoda bu huzurlu şarkıyı dinlerken arkadan yaklaşan ekmek bıçağı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-VV_ujX70TxM/ToxdTtFlbYI/AAAAAAAADbY/YDoSQe2i4uc/s1600/blue_oyster_cult03.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5660001424799788418" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-VV_ujX70TxM/ToxdTtFlbYI/AAAAAAAADbY/YDoSQe2i4uc/s320/blue_oyster_cult03.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neyse efendim, aşkın ölümsüzlüğünü anlatan bu şarkıyı amacından saptırmayalım. BÖC’e hard rock grubu dediydik, ama şarkıyı dinleseniz ne kadar sakin bir ritimde, yumuşak bir vokalle söylendiğini, insanın stresini kedi okşar gibi aldığını fark edeceksiniz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.dailymotion.com/video/x7i0b_blue-oyster-cult-don-t-fear-the-rea_news"&gt;http://www.dailymotion.com/video/x7i0b_blue-oyster-cult-don-t-fear-the-rea_news&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;Grubun ana solisti Eric olsa da, bu şarkıyı gitarist Dharma söylemiş. Şarkıda çok güzel bir gitar soundu var, müzik kulaklarınızdan içeri su gibi akıyor, beyninizin kıvrımlarını serinletiyor. Şöyle rahat bir koltuğa oturun, mumları yakın (dikkat edin rüzgar söndürmesin!) ve şarkının sesini açın. Yumuşacık oldunuz değil mi?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şarkının kısa (single) versiyonunu dinlerseniz bu huzuru bozacak hiçbir şey yok. Ama uzun (albüm/konser) versiyonlarında şarkının tam ortasında bağrı yanık bir gitar solo başlıyor. Solo güzel ama, şarkıdan biraz kopuk; tam huzura ermiş dinlerken birden yerinizden hopluyorsunuz; “uyy, şarkı bitti, yeni şarkıya geçtiler” diye düşünüyorsunuz. Bence olmasa da olur, o yüzden yukarıda link’ini verdiğim kısa versiyonu dinleyin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-FyxgoJYmzw4/ToxdTZi7F9I/AAAAAAAADbQ/MQCy1efV3I0/s1600/blue_oyster_cult02.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5660001419554133970" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-FyxgoJYmzw4/ToxdTZi7F9I/AAAAAAAADbQ/MQCy1efV3I0/s320/blue_oyster_cult02.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kendinizi biraz zorlarsanız, şarkıda gitar, bas ve davul dışında ilginç bir enstrüman daha kullanıldığını fark edeceksiniz; inek zili! Evet, grup üyeleri, şarkıda ineklerin boynuna takılan zillerden birini perküzyon amaçlı kullanmış; ama fazla baskın değil tabii ki. Şarkının girişine iyice dikkat ederseniz, Alp dağlarının vadilerinde yankılanan tınıyı duyabilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu inek zili, ilerleyen yıllarda şarkının alamet-i farikası olmuş. Şöyle olmuş; Saturday Night Live’in 11 yıl önceki bir bölümünde Don’t Fear the Reaper’in kayıt aşaması ti’ye alınmış. Parodide grup stüdyoya giriyor, bir elemanın elinde inek zili... Az sonra yapımcı rolünde Christopher Walken (hastasıyız!) kaydı kesiyor ve “I need more cow bell” (daha fazla inek zili istiyorum!) diyerek müdahalesini yapıyor. Kayıt tekrar başlıyor, eleman zile abanıyor, şarkının içine ediyor, ama yapımcımız çok memnun; “biraz nezle olmuşum ve tek ilacı daha fazla inek zili” diyerek absürd parodiyi sürüklüyor! Birkaç dakikalık parodide oskarlık oynayan Walken’a bu replik o kadar yapışmış ki, gittiği yerlerde insanlar arkasından “I need more cowbell” diye seslenir olmuş!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.snotr.com/video/261/Needs_more_cowbell"&gt;http://www.snotr.com/video/261/Needs_more_cowbell&lt;/a&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;Mavi İstiridye mezhebi, kuruluşundan 40 küsür yıl sonra hala ayakta, hala çalıyor, söylüyor, konser veriyor. Konserlerin başrolünde, onlarca şarkıcı ve grup tarafından uyarlanma rekoru kıran şarkıları Don’t Fear the Reaper var... Eric 67, Dharma 64 yaşına gelmiş ve performanslarına bakılırsa, they don’t fear the reaper! &lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;Onur'un Seyir Defteri&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4107316844649820222-4299266897782233874?l=onurataoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://onurataoglu.blogspot.com/feeds/4299266897782233874/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4107316844649820222&amp;postID=4299266897782233874' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/4299266897782233874'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/4299266897782233874'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://onurataoglu.blogspot.com/2011/10/sradaki-sark-dont-fear-reaper.html' title='Sıradaki Şarkı: Don&apos;t Fear The Reaper'/><author><name>Onur Ataoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04682502971083965324</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_2-h_6ED5gHk/SNzbBmaz8zI/AAAAAAAAAMY/cqMAHBK7IJY/S220/profile04.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-4bn1BZDJhxU/ToxdULJ-P1I/AAAAAAAADbg/AKqiRFgjsOM/s72-c/blue_oyster_cult04.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4107316844649820222.post-7949528641100327265</id><published>2011-09-29T16:59:00.010+03:00</published><updated>2011-09-29T17:24:44.805+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gezi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Alaçatı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İzmir'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Türkiye'/><title type='text'>Alaçatı, Rüzgarın Efendisi</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;strong&gt;A Lá Çatı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;Çeşme otoyolundan çıkıp bu sevimli ilçeye vardığımızda ilk önce Alaçatı isminin kökenini araştırıyoruz. İçinde “al” var, “çatı” var, kırmızı çatılarla ilgili bir şey olsa gerek? Tezimizi doğrulamak için hemen ilçenin en yüksek noktasına tırmanıyoruz ve manzaraya bakıyoruz: &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-_HIWV9qA7jk/ToR6wUYYIDI/AAAAAAAADag/N3yayf88X4I/s1600/Ala%25C3%25A7at%25C4%25B153.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 240px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5657782002407448626" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-_HIWV9qA7jk/ToR6wUYYIDI/AAAAAAAADag/N3yayf88X4I/s320/Ala%25C3%25A7at%25C4%25B153.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Evet, önümüzde “al” renkli bir “çatı” denizi. Kelimenin kökenini bulabildik mi? Emin değilim, çünkü esaslı bir rüzgar esiyor ve kafamızı sersemletiyor. İşte, ilçenin medar-ı iftiharı ile tanıştık: rüzgar! Alaçatı, tarihi boyunca rüzgarı ile ünlenmiş ve bu rüzgarın ekmeğini yemiş. İlk ipucunu al çatıları seyrettiğimiz tepede inşa edilmiş rüzgar değirmenleri veriyor. Değirmenin çıplak tahta kolları, rüzgarı tutan bezlerini ve işlerliğini yitirmiş olsa da, geçmişte bayağı bir iş görmüş olmanın yorgunluğunu hissettiriyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-mdv3xI3HxYk/ToR65rEDhXI/AAAAAAAADao/DwpbuP7-0O4/s1600/Ala%25C3%25A7at%25C4%25B154.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 250px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5657782163115050354" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-mdv3xI3HxYk/ToR65rEDhXI/AAAAAAAADao/DwpbuP7-0O4/s320/Ala%25C3%25A7at%25C4%25B154.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Konuşlandığımız tepede değirmenleri hayranlıkla seyrederken, gözlerimizi kısıp biraz daha uzakta odaklıyoruz ve çağımızın rüzgar değirmenlerini fark ediyoruz. Alaçatı, enerji elde etmek için Türkiye’de ilk rüzgar türbinlerinin kurulduğu yerlerden birisi. Rüzgar, eski ve modern yel değirmenlerine hayat verdiği gibi, ilçenin ekonomisine çok büyük bir katkı daha yapıyor; rüzgar sörfü!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-80OEYhke9uc/ToR66DB85LI/AAAAAAAADa4/zgwKWE8CN40/s1600/Ala%25C3%25A7at%25C4%25B160.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 240px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5657782169548678322" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-80OEYhke9uc/ToR66DB85LI/AAAAAAAADa4/zgwKWE8CN40/s320/Ala%25C3%25A7at%25C4%25B160.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alaçatı, dünya üzerinde rüzgar sörfüne en elverişli yerlerden biri. Bu elverişliliğin birçok sebebi var; ilki tabii ki yaz boyunca dur durak bilmeyen rüzgar! Rüzgar demişken spesifik olalım; poyraz. Rüzgarın kuzeyden esmesi sayesinde, güney ucu açık denize bakan Alaçatı koyu dalgasız ama her daim rüzgarlı oluyor. Çevresindeki tepeler sayesinde bir göl sükunetindeki koydan açık denizlere sürüklenme riskiniz de olmuyor. Derinliği uzun süre 1,5 metreyi geçmeyen koyda yeni öğrenenler rahatlıkla düşüp yeniden sörf tahtasına tırmanabiliyor. Tüm bu şartların yardımıyla Alaçatı deli rüzgar alan birçok Egeli rakibinden daha avantajlı sörf imkanları sunuyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alaçatı’nın rüzgarlı ama dalgasız koyu, Osmanlı İmparatorluğu zamanında da dikkat çekmiş. Saray sosyetesi bir tahtanın üzerine yelken gerip sörf yapmayı akıl edememiş olsa da, haritaları ve kaptanlığı ile tanıdığımız Piri Reis kitabında “Alaca at limanında deniz yufkadır” diyerek Bora Kozanoğlu ve Çağla Kubat’a tüyoyu vermiş...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-cFpCC3RzF18/ToR6DGbM8PI/AAAAAAAADZY/tJV2HxYaLbo/s1600/Ala%25C3%25A7at%25C4%25B1_PiriReis.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 248px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5657781225567088882" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-cFpCC3RzF18/ToR6DGbM8PI/AAAAAAAADZY/tJV2HxYaLbo/s320/Ala%25C3%25A7at%25C4%25B1_PiriReis.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Piri Reis'in çizdiği haritanın sağ alt köşesinde yufka yürekli (pardon, yufka denizli) Alaçatı'yı görebilirsiniz...&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi bir dakika... Biz Alaçatı’yı kırmızı çatılara bağlamıştık, ama Piri Reis ortaya “Alaca at” diye bir isim attı. Birimiz yanılıyor olmalıyız; benim bildiğim Alacaatlı köyü, Ankara’da Çayyolu’nun ilerlerinde, şehirleşmenin vahşetinden nasibini almak üzere olan bir köy. Ankara nire, Alaçatı nire?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O zaman Osmanlı arşivlerinden konu hakkında bilgi isteyelim. Meğerse Osmanlılar Çeşme Yarımadasını fethettikten sonra bölgeye Alacaat aşireti yerleşmiş. 1830’larda Sakız adasında yaşanan büyük depremden sonra, adanın Rum nüfusu çalışmak üzere bölgeye gelmiş. Güneyi bataklık olan köyde o yıllarda büyük bir sıtma salgını yaşanmış ve “bataklık tiz kurutula” fermanı üzerine Alaçatı limanına bir kanal açılmış. Kanal inşaatında çalışan Rum işçilere Türk toprak sahipleri tarlalarını işletmek üzere tahsis etmiş (belki de yurdumuzun ilk ek-işlet-devret modeli). 1800’lü yılların sonlarında Rum vatandaşlar, günümüzde restore edilip putik otel olarak işletilen taş evlerini inşa etmişler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-aan0xFIQwSo/ToR6D4qdHzI/AAAAAAAADZ4/JK1fe9VOUEI/s1600/Ala%25C3%25A7at%25C4%25B123.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 240px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5657781239052836658" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-aan0xFIQwSo/ToR6D4qdHzI/AAAAAAAADZ4/JK1fe9VOUEI/s320/Ala%25C3%25A7at%25C4%25B123.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rumlar, Alaçatı’da bağcılık, şarapçılık, zeytin ve zeytinyağı üretimi gibi becerilerini icra etmeye başlamışlar. Alaçatı’nın nüfusu o dönemlerde 12.000 kişiyi geçmiş ve hatırı sayılır bir yerleşim yeri olmuş. Ancak Balkan Savaşı ile birlikte Alaçatı’nın kaderi değişmiş; savaştan kaçan Kosovalı, Boşnak, Selanikli göçmenlerin Alaçatı’ya gelişiyle Rumlar panikleyip yavaş yavaş bölgeyi terk etmeye başlamış. Kurtuluş Savaşı’nın ardından mübadele kararı alınmasıyla birlikte, kalan Rumlar da Balkan göçmenleri ile yer değiştirmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, Alaçatı’ya gelen göçmen nüfusun bağcılık, şarapçılık ve zeytin ile uğraşası yokmuş. Bölgede tütüncülük ve hayvancılığı geliştirmeye çalışmışlar, ama iklim ve coğrafya olarak üzüm ve zeytin kadar başarı sağlanamamış. Bu yüzden Alaçatı 1920’lere kadar süren şaşaasını yavaşça yitirmiş, Çeşme’nin yakınlarında kendi halinde bir köy olarak gölgede kalmış!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-Nl974xqHhBo/ToR653E8GUI/AAAAAAAADaw/7mTdGlhvmkY/s1600/Ala%25C3%25A7at%25C4%25B157.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 240px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5657782166339983682" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-Nl974xqHhBo/ToR653E8GUI/AAAAAAAADaw/7mTdGlhvmkY/s320/Ala%25C3%25A7at%25C4%25B157.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Alaçatı pazarında satılan envai çeşit ot!&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte benim Alaçatı ile ilk tanışmam, bundan yaklaşık 35 yıl önce küçük bir çocukken, Alaçatı’nın pek esamesi okunmazken oldu. Yıl 77 veya 78, Çeşme’de tatil yapıyoruz. Babam, en klişe deyimiyle bir “kamu kuruluşu”nda çalışıyor ve o kamu kuruluşunun bir kamp yapma projesi var. Zamanın Alaçatı Belediye Başkanı bir şekilde Çeşme’de babamı buluyor ve söz konusu kamu kuruluşuna tahsis edebileceği çok uygun arsalar gösterebileceğini söylüyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Belediye Başkanı, ilçe yakınlarında inşa edilecek bir devlet kampına tahsis edeceği arazinin yol, su ve elektrik olarak beldeye döneceğini düşünüyor. En azından kampa kadar güzel bir yol yapılması garanti! Bu yüzden, önereceği arsayı şimdi Süzer Otel’in olduğu yerde değil, birkaç km. daha batısında seçerek kalkınacak bölgeyi genişletmek istiyor. O zamanda oralara gitmenin tek yolu denizden; biz de 8-10 kişilik bir ekip ufak bir tekneye doluşup Alaçatı limanının “yufka gibi” sularından açık denize çıkıyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama o ne açık deniz! O ne rüzgar, o ne dalga... Alaçatı’nın anormal fırtınalı bir gününe denk gelmişiz; teknenin burnu dalgalarla beraber yükseliyor ve neredeyse denize dimdik hale gelip geri düşüyor. Olayı 7-8 yaşındaki gözümle izlediğim için, sanki George Clooney’in “Perfect Storm” filmini yaşıyorum. Durum gayet ciddi, teknede herkesin suratı bembeyaz... Geri de dönemiyoruz, çünkü dalgaları burundan alıyoruz, yana döndüğümüz anda kesin alabora!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kaptan tekneyi güç bela bir koya atıyor, kendimize geliyoruz. Dönüşte sahile bir metre mesafeden paralel, kıyır kıyır ilerleyerek limana salimen varıyoruz. Sonuçta proje gerçekleşmiyor, Alaçatı’yı uzun bir süre daha göremiyorum...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-qzebZ7zU8rk/ToR6W3K8JhI/AAAAAAAADaA/E_DzKStfR1A/s1600/Ala%25C3%25A7at%25C4%25B125.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 240px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5657781565069731346" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-qzebZ7zU8rk/ToR6W3K8JhI/AAAAAAAADaA/E_DzKStfR1A/s320/Ala%25C3%25A7at%25C4%25B125.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Alaçatı'nın ana caddesini (daha doğrusu, ana sokağını) gündüz boşken gezin; gece adım atamayacaksınız!&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu süre içinde Alaçatı’da 1920’lere benzer büyük bir mübadele daha gerçekleşiyor. Tütün ekiminin son bulmasıyla tarımla uğraşan kesim topraklarını yavaş yavaş İstanbul’dan gelen varlıklı, ama neyse ki zevk sahibi kesime devrediyor. Zamanında Rumların yaptığı mütevazi taş evlerin halen korunuyor olması Alaçatı’ya özgün bir çekicilik katıyor. İlçe, belli bir plan çerçevesinde, eski yapısı korunarak gelişmeye başlıyor ve sörf turizminin de keşfedilmesi ile son yıllarda patlıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-1ztzhGlsah4/ToR6o2MMfjI/AAAAAAAADaQ/NuSaLLWvoMA/s1600/Ala%25C3%25A7at%25C4%25B142.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 240px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5657781874044206642" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-1ztzhGlsah4/ToR6o2MMfjI/AAAAAAAADaQ/NuSaLLWvoMA/s320/Ala%25C3%25A7at%25C4%25B142.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Taş binaları süsleyen yerli yabancı markalar topluluğu&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Alaçatı halen parke taşlı sokaklarını, pancurların, dantellerin ve sardunyaların süslediği cumbalarını, sakızlı muhallebi, dondurma ve kahvesini koruyor. Ancak bu güzelliklere olan talep ve arzın dengelenememesi sonucu belde aşırı pahalanmış durumda; ve kimilerince bu durum yozlaşma olarak da değerlendiriliyor. Sonuçta bezi gitmiş, tahtası kalmış eski Alaçatı değirmenlerine Don Kişot edasıyla saldırmanın anlamı yok; en azından restorasyon gayet bilinçli yapılmış ve beldenin çekiciliği korunmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama ne olursa olsun ilçenin daracık sokaklarında orantısız güç kullanarak seyreden devasa cipler ve ciplerden inerek incecik ve yüksekçik topuklarıyla sokaklarda sendeleyerek gezmeye çalışan sosyetik güzeller pastoral bir beldede komik kaçıyor. Onların sayesinde, butiğe dönüşen eski Rum evlerinde dünya-ahret markalarının değerinin 3-5 katına satılıyor olması da cabası... Bazı yerliler tarafından “Nişantaşı caddesi” diye adlandırılan piyasa sokağında geceleri yürümenin imkansız oluşu, insan trafiğinin kilitlenişi de garip bir duygu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-bpFOIx8pDvY/ToR6wMz9AEI/AAAAAAAADaY/gqCYFVM-Iyo/s1600/Ala%25C3%25A7at%25C4%25B149.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 240px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5657782000375627842" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-bpFOIx8pDvY/ToR6wMz9AEI/AAAAAAAADaY/gqCYFVM-Iyo/s320/Ala%25C3%25A7at%25C4%25B149.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;"Cumhuriyet" Caddesi üzerinde "Oxford Circus"! Yaşasın cumhuriyet, long live İngiliz mandası! Bu ne yaman çelişki annem...&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazın Alaçatı’nın ana sokağında yürümek, amacınız piyasa yapmak değilse, gerçekten bir eziyet. Halk otobüsü tıkışlığındaki caddede önünüzde yürüyen şahsiyet mutlaka ani bir fren yaparak durur, siz de arkadan çarparsınız. Muhakkak tanıdığı birine rastlamıştır ve sohbete dalar. Sohbet edenlerin asıl amacı etrafı kesmek olduğundan, birbirlerinin gözüne bakmadan, sokağı tarayarak ilginç bir iletişim kurarlar. İlerlemeniz imkansızdır, çünkü daracık sokağı trendy restoranların masaları sağlı sollu işgal etmiştir. Yemek yemekten çok, görmek ve görünmek amacındaki lokanta sakinleri radar gibi etrafı tararken, her gelen geçenin masalarına çarpmasına, şaraplarını devirip mezelerini saçmasına aldırmazlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-Ui-judK_5Xg/ToR6b1CJTkI/AAAAAAAADaI/06hT0SWeMNU/s1600/Ala%25C3%25A7at%25C4%25B129.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 240px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5657781650395319874" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-Ui-judK_5Xg/ToR6b1CJTkI/AAAAAAAADaI/06hT0SWeMNU/s320/Ala%25C3%25A7at%25C4%25B129.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;O masalar geceleyin dolacak!&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir tabak makarnanın 50-60 TeLe olmasına da aldırmazlar! Önemli olan orada oturmak ve ismi İtalyanca yazılmış bir yemek sipariş etmektir. Menüye “kıymalı makarna” yazarsanız, isteyebileceğiniz fiyat 5-10 TeLe’yi geçmezken, “tagliatelle alla vella falano filana” yazarsanız 60 TeLe istemek hakkınızdır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi Alaçatı’yı kötülemiş gibi olmayayım; çünkü makul davranırsanız Alaçatı’da çok mütevazi ve lezzetli seçenekler de mevcut. Öncelikle ana caddeden biraz uzaklaşın; ya da hiç olmazsa Rasim Usta’nın mekanına oturun. Olmadı, Yusuf Usta’nın lokantasını sorun. Makul fiyatlara otlu, sebzeli, zeytinyağlı Ege lezzetlerini yiyebilirsiniz. Kumrucu Şevket’te karın doyurmak da mümkün. Üstüne de her köşeyi istila etmiş “gelato” yemek yerine (sanki Milano’dasınız) İmren’de damla sakızlı muhallebi veya dondurma yiyin, hala gözünüz doymadıysa adım başı midye dolmacılar... daha ne diyeyim artık?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-71uUQ2jl0jE/ToR6Dh_NQhI/AAAAAAAADZw/BdECRsmL-RE/s1600/Ala%25C3%25A7at%25C4%25B122.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 240px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5657781232965861906" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-71uUQ2jl0jE/ToR6Dh_NQhI/AAAAAAAADZw/BdECRsmL-RE/s320/Ala%25C3%25A7at%25C4%25B122.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Geriye iki önemli sorun kalıyor; birincisi konaklama! Alaçatı, her şeyin dahil olduğu devasa tatil köyü konseptinden çok uzak. Taş evlerden restore edilmiş, isminde “butik” olan veya olmayan, 5-6 odalı çok sevimli otel seçenekleri mevcut. Fiyatlar Antalya’ya göre yüksek tabii ki; ama, zevkle dekore edilmiş, bahçesinde yüz yıllık bir zeytin ağacının gölgesinde dinlenebileceğiniz, açık büfe vıcıklığından uzak, sabahları ev yapımı reçeller ve envai çeşit peynirlerle ziyafet çekebileceğiniz otellerde gerçekten dinlendiğinizi hissedeceksiniz. Biz, Zeynep Hanım’ın ince zevkinin ürünü Morro Otel’de çok keyifli beş gün geçirdik:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://morrootel.com/2/morro-otel-hakkinda"&gt;http://morrootel.com/2/morro-otel-hakkinda&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-b9ldJ76D1SI/ToR6DRyW0UI/AAAAAAAADZg/q6KNfrecGTs/s1600/Ala%25C3%25A7at%25C4%25B102.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 230px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5657781228616995138" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-b9ldJ76D1SI/ToR6DRyW0UI/AAAAAAAADZg/q6KNfrecGTs/s320/Ala%25C3%25A7at%25C4%25B102.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-dgt4SrBmNjY/ToR6DZ_dRqI/AAAAAAAADZo/vLJSTItO3xE/s1600/Ala%25C3%25A7at%25C4%25B103.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 233px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5657781230819428002" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-dgt4SrBmNjY/ToR6DZ_dRqI/AAAAAAAADZo/vLJSTItO3xE/s320/Ala%25C3%25A7at%25C4%25B103.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;Otelimizin dinlendirici avlusu...&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;İkinci önemli sorun da deniz! Eğer Alaçatı’ya denize girmeye geldiyseniz, plajların biraz uzakta olduğunu ve arabaya ihtiyaç duyacağınızı hatırlatmam gerek. Sörf okullarının civarında denize girmek mümkün; ancak normalden soğuk ve sığ deniz herkese zevk vermeyebilir...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birkaç yıl öncesine kadar Alaçatı’nın gözde plaj kulübü olan Babylon, Aya Yorgi koyuna taşınmış. Üşenmezseniz Aya Yorgi’ye gitmenizi tavsiye ederim. Aman fiyatlara dikkat; çünkü abartılı bir giriş parası ödeyeceksiniz. Hatta küçük bir şişe suyun satıldığı fiyat, mütevazi bir Ege sahilinde şezlong ve şemsiye kiralayacağınız fiyatı bulacaktır. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-lp-QlHg6O6k/ToR7DpS3ZyI/AAAAAAAADbA/UD32rKnAa7U/s1600/Ayayorgi01.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 240px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5657782334438991650" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-lp-QlHg6O6k/ToR7DpS3ZyI/AAAAAAAADbA/UD32rKnAa7U/s320/Ayayorgi01.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Ama bir kere içeri girdikten sonra bölgenin en nefis koyunda, harika bir denizin keyfini güzel müzikler eşliğinde (bangır değil) sürebilirsiniz. Aya Yorgi, beach club’lar söz konusu olduğunda akıllara durgunluk verecek bir yer. Babylon’da değil ama, bir diğer kulübümüzde Rowentacılar esaslı bir güzellik merkezi kurmuş, içine her türlü saç bakım ekipmanını boca etmişler. Denizden çıkan bakımlı zevat, anında makyajını tazeleyip saçının başının fön ihtiyacını giderebiliyor. Deniz kenarında en olması gereken hizmet!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Neredeyse gelin başıyla sahile gelen iki hanfendinin diyaloguna şahit olduğumda hayret etmiştim... Birisi, elindeki sosyete magazininde Monako Prensesi Stephanie’nin resmini gördü, kadının çok çökmüş ve berbat göründüğüne karar verdi. Arkadaşına “yahu, bu prenses benim yaşımda değil mi” diye sorarak, cevabı ay-fon’undan gugıl’a girerek teyid etti. “Ay eveeet, o da benim gibi 65 doğumluymuş, ama benden daha kötü görünüyor” diyerek müjdeyi verdi! Koskoca Monaco prensesinin, elindeki onca imkana ve zenginliğe rağmen kendisinden daha berbat görünüşü hanfendiye müthiş bir tatmin ve rahatlama duygusu verdi. &lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-mTniKfzasSM/ToR7D6k83HI/AAAAAAAADbI/s7ipFBN9-vE/s1600/Ayayorgi03.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 134px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5657782339078249586" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-mTniKfzasSM/ToR7D6k83HI/AAAAAAAADbI/s7ipFBN9-vE/s320/Ayayorgi03.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Neyse efendim, konudan saparak sosyolocik analizlere girmeyelim. Sonuçta Aya Yorgi çok güzel bir koy, eğlencesi de eksik olmuyor. Geceleri bir konsere gelecek olursanız, kilometrelerce araç kuyruğunu ve astronomik maliyetleri göze alın... Tekrar hatırlatayım; A Lá Çatı, A Lá Carte bir tatil beldesidir; table d’hôte değil! &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;Onur'un Seyir Defteri&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4107316844649820222-7949528641100327265?l=onurataoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://onurataoglu.blogspot.com/feeds/7949528641100327265/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4107316844649820222&amp;postID=7949528641100327265' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/7949528641100327265'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/7949528641100327265'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://onurataoglu.blogspot.com/2011/09/alacat-ruzgarn.html' title='Alaçatı, Rüzgarın Efendisi'/><author><name>Onur Ataoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04682502971083965324</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_2-h_6ED5gHk/SNzbBmaz8zI/AAAAAAAAAMY/cqMAHBK7IJY/S220/profile04.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-_HIWV9qA7jk/ToR6wUYYIDI/AAAAAAAADag/N3yayf88X4I/s72-c/Ala%25C3%25A7at%25C4%25B153.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4107316844649820222.post-5089509541130403819</id><published>2011-09-22T17:36:00.003+03:00</published><updated>2011-10-26T17:19:52.171+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='müzik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Love Psychedelico'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Japonya'/><title type='text'>Sıradaki Şarkı: Last Smile</title><content type='html'>Kumi'nin Çığlığı: Sakın Gitmeeee!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Madem ki “Japon Ne Yapmış” kitabımızın haberini verdik, “Japon Ne Müzik Yapmış” konusuna da ucundan değinelim. Merak etmeyin, &lt;em&gt;shamisen&lt;/em&gt;lerin tıngırdadığı, flütlerin inlediği, davulların gürlediği Japon folk müziği denizine (şimdilik) girmeyeceğim. “Sıradaki şarkı” serimiz pop-rock ağırlıklı ve Japon müziği de bu akımdan uzak kalmış değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mesela... Love Psychedelico! Japonya’nın en özgün, mütevazi ve başarılı pop-rock-folk gruplarından. Bir de benim semtimin çocukları olduğu için ayrıca kayırıyorum kendilerini... Kısaca Deliko diye anılan grup, benim Tokyo'da oturduğum evimin yanındaki Aoyama Gakuin üniversitesinin müzik topluluğuna takılan iki öğrenci tarafından 1997’de kurulmuş. Daha sokaklarda, meydanlarda çalarken bile büyük bir hayran kitleleri oluşmuş. Ardından oturaklı bir plak şirketiyle anlaşma ve 1999 yılında ilk albümleri: Greatest Hits! &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-x5Z5lt1eYxo/TntIkeFZ0LI/AAAAAAAADZA/fUBTB742cgM/s1600/LovePsy.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5655193548482007218" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-x5Z5lt1eYxo/TntIkeFZ0LI/AAAAAAAADZA/fUBTB742cgM/s320/LovePsy.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İlk albümün adının “Greatest Hits” olması güzel bir ironi. Yalan da değil, o güne kadarki en iyi çalışmalarının bir derlemesi... Albümde birbirinden güzel 10 küsür şarkı var. Şarkıları güzel ve özel yapan, solist Kumi’nin muhteşem sesi, gitarist Naoki’nin harika gitar sound’u ve şarkıların yarı Japonca yarı İngilizce söylenmesindeki şaşırtıcı çekim gücü...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kumi San Fransisco’da büyüdüğü için İngilizcesi çok iyi. Japoncası da (sanırım) gayet iyi. Şarkıyı söylerken cümlenin/mısranın ortasında İngilizce’ye geçip sonra tekrar aniden Japonca’ya dönmesi... kulağınıza belki rahatsız edici geliyor, ama çok güzel oturmuş! Gramer ve fonetiği bu kadar farklı iki dil arasında sükunetle yapılan geçişler batı hayranı bir özenti havasından ziyade, farklı kültürleri özümsemiş bir çağdaşlık hissi uyandırıyor. Kumi, İngilizce sözleri melodiyle daha iyi uyum sağladığı yerlerde tercih ettiğini de ima etmişti bir ara... Doğrudur, çünkü hiç kulak tırmalamıyor!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-9EuVZQCUySE/TntIkmhZWRI/AAAAAAAADZI/-tOmY9-b2gc/s1600/LovePsy2.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 240px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5655193550746900754" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-9EuVZQCUySE/TntIkmhZWRI/AAAAAAAADZI/-tOmY9-b2gc/s320/LovePsy2.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Üstelik Kumi’nin çok değişik bir ses rengi var. Bir taraftan Sheryl Crow’a çok benzeyen bir ses; hatta geçenlerde Sheryl dinlerken “acaba Kumi mi” diye düşünmedim değil... Sheryl’in şarkı söyleyişine bir tutam Alanis, biraz da retro-folk tarz katın (Janis mesela), işte size Kumi. Naoki’nin de gitar soundu 60’ların İngiliz pop-rock tarzına çok yakın; zaten Beatles, Led Zeppelin ve Rolling Stones gibi gruplardan etkilendiklerini saklamıyorlar. Şarkı sözlerinde de beğendikleri gruplara selam vermeyi ihmal etmemişler; örneğin Lady Madonna!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama ben size Greatest Hits albümünün en hit baladını dinleteyim bugün; Last Smile! Sakin tempolu, insanın bam telini titreten, duygulu bir şarkı. Duygulu olduğunu nereden çıkartıyorum; müzikten, ses tonundan, vurgularından... yoksa sözlerinden bir şey anladığımdan değil. Şarkı Japonca/İngilizce melezi olsa da, Japonca daha ağır basıyor ve İngilizce araya serpiştirilerek bizlere küçük ipuçları veriliyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.dailymotion.com/video/x2tv3q_love-psychedelico-last-smile_webcam"&gt;http://www.dailymotion.com/video/x2tv3q_love-psychedelico-last-smile_webcam&lt;/a&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;Zaten ismin Last Smile olması, daha ikinci mısrada kızımızın “I never look back again” demesi, “melt away, loser, ibareleri, “in my dream you call my name” gibi atasözleri şarkıdaki duygu yoğunluğunu artırıyor ve şarkının sonlarına doğru gerilim tırmanıyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;I wish if I could see the light of heaven&lt;br /&gt;I don't know the color of sea, but there's no reason&lt;br /&gt;I wish if we are in the light of heaven&lt;br /&gt;don't go away&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kumi’nin “don’t go awaaaaay” çığlığı ile kabaran hisleriniz patlıyor; şarkıyı &lt;em&gt;sake-edamame&lt;/em&gt; (Japon içki ve kuruyemişi) ikilisi ile değil de rakı-peynir kavun üçlemesi eşliğinde dinliyorsanız, elinize jilet atıp bağrınızı doğramaya başlamanız an meselesi!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şarkıyı dinledikten sonra, grubun bir Japon geleneksel müzik grubu olmadığını anlayacaksınız. Grup üyelerinin üniversiteye gittiği, gençliklerinin şekillendiği Aoyama bölgesini göz önüne aldığımızda, gelir düzeyi yüksek, yabancı kültür ögelerine oldukça açık, ancak Japon köklerini de inkar etmeyen bir atmosferde büyüdüklerini hissedebileceksiniz. Şarkılarda bir kültürel dejenerasyon havası yok; Japonya’nın batı kültürü ile etkileşiminin parlak bir örneği görülebiliyor. Tanıyanlar için Japon müziğinin Haruki Murakami’si diyebilirim, tanımayanlar için Murakami’yi önümüzdeki günlerde ayrıca yazarım...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Naoki’nin, beyninizin derinliklerinde saklanmış nostaljik gitar tınılarını tertemiz çalabilmesi, Japonların &lt;em&gt;wabi-sabi&lt;/em&gt; prensibinin bir yansıması bence; sadelikteki zerafet, şık ve dingin bir yalınlık olarak özetleyebileceğim &lt;em&gt;wabi-sabi&lt;/em&gt; prensibi, bence bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde Naoki’nin gitarına ve Kumi’nin vokaline büyük etki etmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-G1fzXmRc4nA/TntIkyimtRI/AAAAAAAADZQ/F9pTWKH0gdM/s1600/LovePsy3.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 231px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5655193553973196050" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-G1fzXmRc4nA/TntIkyimtRI/AAAAAAAADZQ/F9pTWKH0gdM/s320/LovePsy3.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Hoşuma giden bir başka yön de, gruptaki amatör duyguyu, hoşlandıkları müziği yapıyor havasını hissetmeniz. Yaptıkları işe özen göstermiyorlar anlamında değil; ama profesyonel bir hırsa, müziği “business” olarak gören bir yaklaşıma sahip değiller. Hatta bir konser kayıtlarını izlediğimde ses düzeninin başarısız olduğuna ve Kumi’nin bu yüzden potansiyelinin çok altında söylediğine şahit olmuştum. Ama yüzünde şarkısını okumanın sevinç ifadesi vardı sadece...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Delico, Japonya’da büyük bir hit olduğu gibi Hong Kong ve Tayvan’da da büyük bir hayran kitlesine sahip. Son yıllarda ABD’de de (özellikle batı yakasında) sevenleri giderek artıyor ve ABD’de ilk albümleri piyasaya çıkmış durumda. Türkiye’de de en azından 1 (yazıyla bir) hayranları var; size de üstteki link’e tıklayarak şarkılarını bir kez dinlemenizi tavsiye ederim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Dozo yoroshiku onegaishimas! &lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;Onur'un Seyir Defteri&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4107316844649820222-5089509541130403819?l=onurataoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://onurataoglu.blogspot.com/feeds/5089509541130403819/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4107316844649820222&amp;postID=5089509541130403819' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/5089509541130403819'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/5089509541130403819'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://onurataoglu.blogspot.com/2011/09/sradaki-sark-last-smile.html' title='Sıradaki Şarkı: Last Smile'/><author><name>Onur Ataoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04682502971083965324</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_2-h_6ED5gHk/SNzbBmaz8zI/AAAAAAAAAMY/cqMAHBK7IJY/S220/profile04.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-x5Z5lt1eYxo/TntIkeFZ0LI/AAAAAAAADZA/fUBTB742cgM/s72-c/LovePsy.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4107316844649820222.post-6310169327922649712</id><published>2011-09-12T14:26:00.010+03:00</published><updated>2011-09-12T14:44:54.615+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kitap'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gezi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Japonya'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Japon Yapmış'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İş ve yaşam öyküleri'/><title type='text'>Japon NE Yapmış</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:85%;"&gt;... Veee sonunda! Japon Yapmış’ın küçük kardeşi Japon NE Yapmış dizildi, basıldı ve raflara çıktı! Ben de ikinci çocuğumun doğumunu uzaktan keyifle izledim. Neyse ki gerçek doğum gibi hastane koridorlarında volta atmak, yani matbaanın bir köşesinde oturup mürekkebi ıslak kitabı beklemek zorunda kalmıyorsunuz. Çınar Yayıncılıktan arkadaşlarım arıyorlar ve doğumun başarıyla gerçekleştiğini, kitabın kuvözden çıkıp depoya indiğini haber veriyorlar! &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;İlk kitabım “Japon Yapmış”ın ardından hep aynı soruya maruz kalmıştım: “&lt;em&gt;Pekiii, Japon yapmış diyorsun da, Japon NE yapmış&lt;/em&gt;?” Arkadaş sohbetlerinden radyo programlarına kadar, kitabımla ilgili sohbetler hep “Japon Ne Yapmış” sorusuyla başlıyordu. Baktım olacak gibi değil, sorunun cevabını toparladım (yaklaşık 220 sayfa) ve kitap haline getirdim:&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-OUBbC2XV-Og/Tm3vBH3Fl_I/AAAAAAAADY4/cc8KmEnC_M8/s1600/JaponNEYapmis.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 219px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5651435909988849650" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-OUBbC2XV-Og/Tm3vBH3Fl_I/AAAAAAAADY4/cc8KmEnC_M8/s320/JaponNEYapmis.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;“Japon Ne Yapmış” başlıklı soruların odak noktası, bir yabancı olarak Japonya’da yaşamanın zorluklarıydı. Bu yüzden kitabımın ilk 5-6 bölümü Türk’ün Japonya ile imtihanı ekseninde gelişti. Japonların yabancılara yaklaşımı, yabancı olarak sizin Japonlar arasında hissettikleriniz, dil, kültür ve anlayış farklılıklarının günlük yaşamınıza yansıması ve yaşanan ilginç anekdotlar ile kitaba sohbet havasında bir başlangıç yapmış olduğumu umuyorum. Ardından gelen “Japon Ünlemleri” bölümünde, kitabın ismindeki “NE”ye ilişkin bir ipucu var; bakalım yakalayabilecek misiniz? &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-EF2hR56sQdw/Tm3uADMUZVI/AAAAAAAADYY/D6E33rXoW0w/s1600/JNeYapm%25C4%25B1%25C5%259F-resim1.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 240px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5651434792044225874" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-EF2hR56sQdw/Tm3uADMUZVI/AAAAAAAADYY/D6E33rXoW0w/s320/JNeYapm%25C4%25B1%25C5%259F-resim1.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ardından, ilk kitabın önemli eksiklerinden biri olan Japon mutfağına ilişkin birkaç bölüm yer alıyor (Eksik demeyelim de, ilk kitapta yer kalmayan bölümler diyelim). Sushi’den başlayarak Japon mutfağının en uç noktalarına varan, ardından Japon içkilerine uzanan bir yolculuk.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-a49Uxye184M/Tm3uvGmbFAI/AAAAAAAADYg/WyZBBNkdbDg/s1600/JNeYapm%25C4%25B1%25C5%259F-resim2.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 224px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5651435600412873730" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-a49Uxye184M/Tm3uvGmbFAI/AAAAAAAADYg/WyZBBNkdbDg/s320/JNeYapm%25C4%25B1%25C5%259F-resim2.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mutfağın ardından, Japon bahçeleri geliyor. Japonya denildiğinde akla ilk gelen imgelerden biri olan manikürlü bahçeler. Ve sonra diğer “Japonsal” imgeler; güvenlik, saniye sektirmeyen trenler, karaoke ve paçinko gibi farklı eğlence seçenekleri. Japonların özgün festivalleri, bu festivallerin ruhlarla, diğer dünyayla eğlenceli ilişkisi. Havai fişek çılgınlığı, akla ziyan Japon icatları. İkinci Dünya Savaşını bitiren atom bombasının trajedisi, savaşın bittiğinden habersiz 30 yıl ormanlarda direnen Japon askerleri.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-dEeJjpzA3KA/Tm3u2IC1oKI/AAAAAAAADYo/vvwP-cdHnbU/s1600/JNeYapm%25C4%25B1%25C5%259F-resim3.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 243px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5651435721059573922" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-dEeJjpzA3KA/Tm3u2IC1oKI/AAAAAAAADYo/vvwP-cdHnbU/s320/JNeYapm%25C4%25B1%25C5%259F-resim3.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Değişik bir konu yelpazesine sahip bu kitapta da, ilk kitabımın ana fikri olan iki temel prensip geçerliliğini koruyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Japonya dünya dışı bir gezegen, Japonlar da insan ötesi varlıklardır.&lt;br /&gt;- Japonya bir keskin çelişkiler gezegenidir; Japonya ve Japonlar hakkındaki her yargının tersi de doğrudur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kitabımı beğenilerinize sunmadan önce bir konuya daha değinmek istiyorum; birincisi, geçtiğimiz aylarda Japonya’da yaşanan deprem, tsunami ve nükleer felaket trajedisi. Bu büyük afetin ardından Japonya’da yaşayan Türk ve Japon arkadaşlarımı aradım, hepsine salimen ulaştım, ama yakın arkadaş ve akrabalarını kaybedenler olmuştu tabii. Türkiye’deki arkadaşlarımın büyük çoğunluğunun beni arayarak üzüntü ve başsağlığı dileklerini iletmesi beni ayrıca duygulandırdı; Japonya ile bu derece özdeşleşmiş olmaktan büyük mutluluk duydum. Şaka yollu takılan ve “Japon pek de yapamamış anlaşılan” diyenler olsa da, felaketin ardından Japon halkının onurlu ve sağlam duruşu tüm dünyanın hayretini ve takdirini bir kez daha kazandı; benim de “Japon yapmış, yine yapacak” deme hakkım doğdu.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-5FraHWaO_LQ/Tm3u7Zj-HAI/AAAAAAAADYw/wRzJB_PpVTY/s1600/JNeYapm%25C4%25B1%25C5%259F-resim4.jpg"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 235px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5651435811661290498" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-5FraHWaO_LQ/Tm3u7Zj-HAI/AAAAAAAADYw/wRzJB_PpVTY/s320/JNeYapm%25C4%25B1%25C5%259F-resim4.jpg" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Son olarak, kitabımın çıkmasında büyük emeği olan Çınar Yayıncılığa bir kez daha teşekkür etmek isterim. Aydın Ilgaz ağabeyim ve Nilgün Ilgaz ablamın özverisiyle yayıncılık dünyasında çok saygın bir yeri olan Çınar Yayınları’nın kitabı yayınlamayı kabul etmeleri; sevgili editörüm Vedat’ın çok dikkatli ve özenli çalışması (ki, benim gibi haldır huldur yazan bir adamı törpüleyecek sabırlı bir editöre çok ihtiyacım vardı :-)), Kadir ve Murat’ın yardım ve destekleri sayesinde kitabım raflardaki yerini alabiliyor:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.idefix.com/kitap/japon-ne-yapmis-onur-ataoglu/tanim.asp?sid=HIAZW0V0XN1YGILYXF1K"&gt;http://www.idefix.com/kitap/japon-ne-yapmis-onur-ataoglu/tanim.asp?sid=HIAZW0V0XN1YGILYXF1K&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bekleriz efendim! &lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;Onur'un Seyir Defteri&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4107316844649820222-6310169327922649712?l=onurataoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://onurataoglu.blogspot.com/feeds/6310169327922649712/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4107316844649820222&amp;postID=6310169327922649712' title='11 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/6310169327922649712'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/6310169327922649712'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://onurataoglu.blogspot.com/2011/09/japon-ne-yapms.html' title='Japon NE Yapmış'/><author><name>Onur Ataoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04682502971083965324</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_2-h_6ED5gHk/SNzbBmaz8zI/AAAAAAAAAMY/cqMAHBK7IJY/S220/profile04.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-OUBbC2XV-Og/Tm3vBH3Fl_I/AAAAAAAADY4/cc8KmEnC_M8/s72-c/JaponNEYapmis.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>11</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4107316844649820222.post-4911758217138471521</id><published>2011-08-24T13:34:00.009+03:00</published><updated>2011-08-24T13:53:36.749+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='müzik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Styx'/><title type='text'>Sıradaki Şarkı: Mr Roboto</title><content type='html'>Domo Arigato Mr. Roboto&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Styx’in efsane şarkısı Mr. Roboto, metalik bir sesin anlaşılmaz anonsuyla başlar: “hede hödö hodo Mistır Roboto”. Ya da çocukluğumda bana öyle geliyordu. Sonradan kulağım Japoncaya alışınca, şarkının girişinde “Domo arigoto Mr. Roboto”, yani “Çok teşekkür ederim Bay Robot” dendiğini öğrendim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;domo arigato, mr. roboto,&lt;br /&gt;mata o hima de&lt;br /&gt;domo arigato, mr. roboto,&lt;br /&gt;himitsu wo shiri tai&lt;/em&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;(Çok teşekkür ederim Bay Robot, bir daha görüşene kadar... Çok teşekkür ederim Bay Robot, sırrını bilmek isterim)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İyi de, bu robot kimdir, niye teşekküre mazhar olmuştur?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şarkının uzun ve fütüristik bir hikayesi vardır. Günümüzden yıllaar sonra dünyayı robotların yardımıyla ele geçiren MMM - Majority For Musical Morality (Müzikal Etik Çoğunluğu) adlı faşist yönetim iyi müziği yasaklamış ve dünyayı berbat bir müzik zevkine mahkum etmiştir. Yani hikaye pek de gerçek dışı değildir, Styx’in öngörüsünü şarkının bestelenmesinden birkaç yıl sonra Kral TV Türkiye’de gerçekleştirmiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;MMM’nin lideri Dr. Everett Righteous, “iyi” müzik yapan Styx’in lideri Robert Orin Charles Kilroy’u (baş harflerin ROCK olduğunu gözden kaçırmayalım) Ergenekon benzeri bir suçlamayla tutuklattırıp hapse atar. Kilroy ve iyi müzisyenler hapiste Righteous video klipleri izlemeye ve Righteous Kızarmış Tavukları yemeye mahkum edilirler (ki, burada Styx’in KFC’ye bir gönderme yaptığı iddia edilir).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kilroy berbat kliplere ve tavuklara dayanamaz (biz nasıl dayanıyorsak artık?) ve hapiste gardiyanlık yapan robotlardan birini marizleyerek teneke kıyafetini ele geçirip tebdil-i kıyafet eyler. Kilroy, robot kostümü içinde hapisten kaçmayı başarır ve ardından şarkının video klibi başlar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.dailymotion.com/video/x7kxo_styx-mr-roboto_music"&gt;http://www.dailymotion.com/video/x7kxo_styx-mr-roboto_music&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;Klibin girişinde, synthesizer ile icra edilen mistik peşrev esnasında, sahne alttan ve üstten spotlarla aydınlatılmaktadır. Seyirciler, esrarengiz ışık ve gölge oyunları arasında ne olacağını merakla beklerken, Dr. Righteous’un kötü robotlarından biri sisler arasından arz-ı endam eder:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-ODYoECGhqNk/TlTWJ2YaDUI/AAAAAAAADXg/QStbARwwwng/s1600/mrroboto.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 238px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5644371697707126082" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-ODYoECGhqNk/TlTWJ2YaDUI/AAAAAAAADXg/QStbARwwwng/s320/mrroboto.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seyirci o anda büyük bir düş kırıklığına uğrar; 1980’lerin uzay teknolojisinde, Dudullu Sanayi Sitesinde yapılmış izlenimi veren bir robot kıyafetinden daha iyisini beklemeye hakkı vardır. Büyük sinemacı Frtiz Lang, taa 1927 yılında efsanevi filmi Metropolis için çok daha iyi bir robot yaptırmıştır ne de olsa (bu film de ayrı bir yazı konusu olacak bir gün...)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Robot bir anda mitoz bölünme ile beş tane kopyasını üretir ve hızlanan şarkının eşliğinde spastik bir dansa başlarlar. Sert ve kesik hareketlerle yaptıkları bu dans, gelecek 30 yıldaki robot danslarının temel standartlarını belirler bir anlamda. Bu kült dans eşliğinde, şarkı mesajını vermeye başlar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;you're wondering who I am - machine or mannequin&lt;br /&gt;with parts made in Japan, I am the modern man&lt;br /&gt;I've got a secret I've been hiding under my skin&lt;br /&gt;my heart is human, my blood is boiling, my brain IBM&lt;/em&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;İşte şarkıda 1980’lere ait izlere rastlıyoruz... Robotun parçaları Japonya’da yapılmıştır, henüz Çin işi çakma robotlar piyasaya çıkmamıştır. Beyin IBM’den gelmektedir, Intel inside veya Apple teknolojisi piyasada yoktur. Those were the days...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-k6eX71DbwTs/TlTV5c87CzI/AAAAAAAADXQ/rwD-delhpzA/s1600/kilroywashere.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 318px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5644371416003054386" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-k6eX71DbwTs/TlTV5c87CzI/AAAAAAAADXQ/rwD-delhpzA/s320/kilroywashere.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şarkı bu minvalde giderken, yazının en başında sorduğum sorunun cevabını merak etmekteyizdir; Bay Robota niye teşekkür edilmektedir? Sahnedeki robot az sonra cevabını verir;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;so if you see me acting strangely, don't be surprised&lt;br /&gt;I'm just a man who needed someone, and somewhere to hide&lt;br /&gt;to keep me alive, just keep me alive&lt;br /&gt;somewhere to hide to keep me alive&lt;br /&gt;.....&lt;br /&gt;and thank you very much, mr. roboto&lt;br /&gt;for helping me escape just when i needed to&lt;/em&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;Şarkının tam bu noktasında başındaki robot kaskını çıkaran Styx solisti Dennis De Young, robot sayesinde gizlenerek hapisten kaçtığını açıklar! Böylece şarkının hikayesi video klipteki şova bağlanır; solist De Young, aslında hapis kaçkını Kilroy’un ta kendisidir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Seyirci, kötü robot işçiliği skandalının ardından ikinci bir şok daha yaşar; robot kostümünün içinden çıkan Dennis De Young, erkek modasının yüz karası eflatun bir gömlek - pantolon takım giymektedir. Ama klip seksenlerde çevrildiği için Dennis’i affedelim ve olağanüstü vokalinin tadını çıkaralım. Döneminin en etkileyici erkek seslerinden De Young, kulaklarımızın pasını alarak şarkıya devam eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şarkının sonlarına doğru, sahnede dans eden robotlar Japonlar gibi eğilerek selam verirler. Bu sırada De Young, hararetle robotlara teşekkür etmektedir. Aslında robotlarla alıp veremediği yoktur; çünkü robotlar da bu faşist düzenin emir kullarındandır. Onlar da böyle olmasını istememiştir, sadece kendilerine verilen pis işleri yapmaktadırlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu arada, robotlarla ilgili bildiğimiz klişeler hikayeye girmiştir. Robot nerede biter, insan nerede başlar? Isaac Asimov’un Temel Robot Yasalarından Galactica’nın saylonlularına, I Robot’tan Bladerunner’a kadar uzanan robot geyikleri şarkının ilerleyen bölümlerinde devreye girer:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;thank you very much, mr. roboto&lt;br /&gt;for doing the jobs that nobody wants to&lt;br /&gt;.......&lt;br /&gt;the problem's plain to see; too much technology&lt;br /&gt;machines to save our lives, machines dehumanize&lt;/em&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;İlk başta hayatı kolaylaştırmak ve zorlu işleri yaptırmak istediğimiz robotlar yüzünden bir süre sonra teknolojinin endazesi kaçar ve insanlığımızdan çıkarız, ya da robotlar robotluklarından çıkar... Şarkının sonunda De Young, kendisinin robot olmadığını haykırır dünyaya:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;so everyone can see&lt;br /&gt;my true identity...&lt;br /&gt;I'm Kilroy! Kilroy! Kilroy! Kilroy!&lt;/em&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;Kahramanımız Kilroy’un ismi nereden gelmektedir? 2. Dünya Savaşının efsane grafiti karakteri Kilroy’dan... Belki de dünya tarihinin duvarlara en çok yazılan cümlesidir: “Kilroy was here”. Kilroy’un kim olduğu, ya da gerçekten böyle birisinin yaşayıp yaşamadığı tam bilinmese de, 2. Dünya Savaşında ABD askerleri Almanya ve Japonya’da geçtikleri her yere “Kilroy was here” sloganını işleyerek imzalarını atmışlardır. Kilroy, çizilmesi gayet kolay bir çizgi karakterdir; duvardan aşağıya bakan, koca burunlu bir keltoş:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-3MhP_XkGhSY/TlTVyWydLcI/AAAAAAAADXI/uQIGieOqYFY/s1600/kilroy.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 231px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5644371294089457090" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-3MhP_XkGhSY/TlTVyWydLcI/AAAAAAAADXI/uQIGieOqYFY/s320/kilroy.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kilroy was here” akımının ülkemizdeki tezahürü de, NARO (Nuri Alço Revival Organization) hareketi idi. Özellikle İstanbul Anadolu yakasında etkin olan bu hareket, önüne gelen duvara sprey boya ile “Nuri Alço” yazarak Kilroy ile sıkı bir rekabete girmişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Kilroy was here”, Styx’in 11. albümü, Mr. Roboto da bu albümün açılış parçası. Styx, bu albüm ile rock opera tarzı denemek istemiş ve bir konsept albüm çıkarmaya çalışmış. Grubun hayranları bu albümde ikiye ayrılmış; kimi albümü coşkuyla karşılarken, kimine göre bu albümle Styx kendi tabutuna son çiviyi çakmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-QQKQkZENWJI/TlTWTNQBwmI/AAAAAAAADXo/21xbXUdAGMc/s1600/Styx.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 255px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5644371858464817762" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-QQKQkZENWJI/TlTWTNQBwmI/AAAAAAAADXo/21xbXUdAGMc/s320/Styx.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Styx, yetmişlerin başlarında Chicago’dan çıkan iki büyük gruptan biri (diğeri, haliyle, Chicago!). Bence grup olarak en büyük başarılarından ve zenginliklerinden biri, çok geniş bir müzikal yelpazede başarılı eserler vermeleri. Grup, gayet sıkı rock motiflerinden duygusal balad’lara uzanan zengin bir repertuara sahip. Styx’i sıkı bir rock grubu olarak benimseyen hayranları ise, De Young’un grubu bir Broadway müzikaline dönüştürdüğü iddiasıyla 1980’lerden itibaren gruba sırt çevirmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Benim müzik meşrebim hayli geniş olduğundan, Mr. Roboto’yu çok beğenir ve keyifle dinlerim! Müziğe bu derece önyargılı yaklaşmamayı savunurum her zaman. Zaten Styx Türkiye’de hard rock sound’u ile değil, Simon&amp;amp;Garfunkel tarzı folk şarkıları ile tanınmıştır. Yurdumuzda en bilinen Styx şarkısı, yaz geceleri kumsalda “Akdeniz Akşamları”ndan sonra en fazla çalınan parça olan “Boat on the River”dır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eskiden “Anılar” türü kaset derlemelerinin bir numarası olan bu şarkı her nedense Anadolu topraklarında çok tuttu. Aslında kız tavlamak için aşk şarkısı tonunda söylenen bu şarkının ölüme gitmek konusunu işlediğini ise pek kimse fark etmedi. Bence “boat on the river”in yurdumuzdaki karşılığı Hümeyra’dan “sessiz gemi” olabilir...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Boat on the River”, konusu itibariyle Styx grubunun ismi ile de çok örtüşüyor. Styx, Yunan mitolojisinde ölümlülerin dünyası ile Hades’in yeraltı dünyası arasındaki sınırı oluşturan ve ölüler diyarına gidilirken geçilmesi gereken nehrin ismi. Styx, sihirli güçleri olan bir nehir; Truva efsanesindeki Aşil’in (Brad Pitt) batırılıp çıkarılarak ona ölümsüzlük kazandıran nehir (bildiğiniz gibi, topuğu hariç!)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Mitolojiye göre, yeni ölmüş bir vatandaşın ruhu Charon’un kumandasındaki bir tekne ile Styx nehri üzerinden yeraltı dünyasına taşınırmış. Eski zamanlarda, ölülerin ruhları salimen karşı tarafa ulaşsın diye, ölen kişinin ağzına demir bir para yerleştirilirmiş. Böylece, ölen kişinin Styx nehri üzerinde yeraltı dünyasına olan yolculuğunun ücretini ödeyebilmesi, iki arada bir derede (araf?) kalmaması sağlanırmış. O zamanlarda akbil olmadığından Charon ücretini nakit tahsil edermiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-iULf42yEPX4/TlTWBAMBGtI/AAAAAAAADXY/7eIP8Y6rnic/s1600/River_Styx.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 261px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5644371545720691410" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-iULf42yEPX4/TlTWBAMBGtI/AAAAAAAADXY/7eIP8Y6rnic/s320/River_Styx.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yaaa, işte böyle. Bir yaz gecesi kumsalda elinize gitarı alıp karizma yapmak için “take me back to my boat on the river” diye şarkı söylerken iki kere düşünün. Maazallah duanız kabul oluverir birden. Siz yine Akdeniz Akşamlarından şaşmayın derim ben...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Domo arigato Mr Roboto, ruhun şad olsun! Bizler de “robotların ruhu şad olur mu”, veya “Do androids dream of electric sheep” sorularının cevabını aramaya devam edelim... &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;Onur'un Seyir Defteri&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4107316844649820222-4911758217138471521?l=onurataoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://onurataoglu.blogspot.com/feeds/4911758217138471521/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4107316844649820222&amp;postID=4911758217138471521' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/4911758217138471521'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/4911758217138471521'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://onurataoglu.blogspot.com/2011/08/sradaki-sark-mr-roboto.html' title='Sıradaki Şarkı: Mr Roboto'/><author><name>Onur Ataoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04682502971083965324</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_2-h_6ED5gHk/SNzbBmaz8zI/AAAAAAAAAMY/cqMAHBK7IJY/S220/profile04.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-ODYoECGhqNk/TlTWJ2YaDUI/AAAAAAAADXg/QStbARwwwng/s72-c/mrroboto.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4107316844649820222.post-2952675782465044423</id><published>2011-08-03T10:24:00.020+03:00</published><updated>2011-08-03T11:53:32.617+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gezi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Tarih'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ankara'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ulus'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Türkiye'/><title type='text'>Roma Hamamından Şengül Hamamına</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;strong&gt;Ankara'da Antik Suyun Peşinde Bir Yürüyüş&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Bir cumartesi sabahı Ankara haritasını açıp hamam keyfi yapmak için gidecek bir yer aradım. Haritaya baktım, Ulus’un az aşağısında “Roma Hamamı” diye devasa bir tesis var, hemen yola düştüm. Ama Roma Hamamı’na vardığımda biraz hayal kırıklığına uğradım; tesis son derece eskimiş, hatta virane diyebiliriz. Pek bakımı yapılmadığı için artık sular kesik, hamam çalışmıyor, tarihi eser gibi kalakalmış. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-QzUg65d1nwU/Tjj5vcWDDgI/AAAAAAAADVQ/UXLMrOIst8s/s1600/DSC_0105.JPG"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 201px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5636529527112011266" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-QzUg65d1nwU/Tjj5vcWDDgI/AAAAAAAADVQ/UXLMrOIst8s/s320/DSC_0105.JPG" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Ama kapıdaki tellak hamamın kalıntısını görmek için bile benden para istedi! Başımın gözümün sadakası diyerek verdim ve içeri girdim. Kalıntıların tarihi yüzlerce yıl geriye gidiyor, ama adamlar öyle muhteşem bir hamam yapmış ki, sormayın gitsin...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-6Yba-hbFrVE/Tjj5vpzj-MI/AAAAAAAADVY/xt_IkZv5UPU/s1600/DSC_0107.JPG"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 222px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5636529530725464258" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-6Yba-hbFrVE/Tjj5vpzj-MI/AAAAAAAADVY/xt_IkZv5UPU/s320/DSC_0107.JPG" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Ankara, binlerce yıl öncesinden, Hititler, Frigler ve Lidyalılar döneminden bu yana gayrımenkul yatırımcılarının iştahını kabartıyordu. Önemli ticaret yollarının üzerinde bir kavşak noktası olduğundan bir süre sonra trafik kördüğüm oldu. Büyük İskender kördüğümü (Gordion) kılıcıyla keserek o gün için sorunu çözmüştü. Bugün bile Ankara’daki her kavşak kördüğüm kelimesi ile nitelenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ardından, Asteriks’in akrabaları Galatlar bu bölgeye göçerek gemi çapası anlamına gelen (bozkırın ortasında?) “Ankyra”yı kurmuşlar ve başkent olarak ilan etmişler. Böylece Ankara, Türkiye Cumhuriyeti’nin başkenti olmadan yüzlerce yıl önce başkentlik tecrübesi kazanmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ankara, MÖ 25 yılında Augustus tarafından Roma İmparatorluğu’na katılmış ve Roma’nın Galatya eyaletinin başkenti olarak kariyerine devam etmiş. Romalılar işgal ettikleri yere ne getirirler? Tabii ki Roma dondurmacısı ile Roma Hamamı! Dondurmacıya ilişkin bir bilgi günümüze ulaşmamışsa da, Roma Hamamı’nın MS 200’lü yıllarda İmparator Caracalla tarafından yaptırıldığı tahmin ediliyor. &lt;/span&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-kMGmTSvOxeU/Tjj6F8b2CJI/AAAAAAAADV4/GM7Vi3_4-gc/s1600/DSC_0119.JPG"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 230px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5636529913683380370" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-kMGmTSvOxeU/Tjj6F8b2CJI/AAAAAAAADV4/GM7Vi3_4-gc/s320/DSC_0119.JPG" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;E&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;n acımasız Roma İmparatorlarından olan, Perslere karşı bir sefer sırasında Harran’da çişini yaparken bir imparatorluk muhafızı tarafından öldürülen Caracalla, hiç ikamet etmeyeceği Ankara’nın Kalesinin çevresine surlar ördürmüş ve muhteşem bir hamam yaptırmış! Hamam, çeşitli havuzların ve odaların bulunduğu sulak kısım ve Palaestra adı verilen spor/güreş alanından oluşuyor. Yani bir açıdan günümüzün büyük spor merkezlerine benziyor; hem bir spor sahası, hem de havuz ve hamamlardan oluşan bir spa merkezi. O yıllarda bu muhteşem tesisi kimlerin kullanabildiğini çok merak ediyorum, ama zırt pırt elalemi telefonla arayıp “n’olur merkezimize üye olun” diye yalvaran müşteri temsilcileri ve kol sentırlar yoktu herhalde... &lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-cU6lTX65kkE/Tjj6QU-qlMI/AAAAAAAADWA/L30a_JHtjm0/s1600/DSC_0123.JPG"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;img style="WIDTH: 209px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5636530092070573250" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-cU6lTX65kkE/Tjj6QU-qlMI/AAAAAAAADWA/L30a_JHtjm0/s320/DSC_0123.JPG" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;Eskiden 128 sütunun çevrelediği palaestra’da Roma dönemi Ankara’sından toplanan yazıtlar, lahitler ve mezar taşları sergileniyor. Kültür ve Turizm Bakanlığının bu eserlere bir demirbaş numarası vermek zorunda oluşunu anlıyorum, ama sütunun üstüne siyah boya ile yazmaları şart mıdır? Yazıyorsun, bari roma rakamları ile yaz da, konsepte uysun:&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-qjLSs-UU9Os/Tjj56ac99bI/AAAAAAAADVo/MrygPR7SyUY/s1600/DSC_0111.JPG"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 279px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5636529715582727602" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-qjLSs-UU9Os/Tjj56ac99bI/AAAAAAAADVo/MrygPR7SyUY/s320/DSC_0111.JPG" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;Palaestra’da gezerken Roma Hamamından başlayarak eski Ankara’nın merkezi diye tanımlayabileceğimiz Agustus Tapınağı’na giden sütunlu yolun kalıntılarına da rastlayacaksınız. Sütunların arasından Agustus istikametine baktığınızda ise şu manzarayı göreceksiniz:&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-5yrj9GZYG3U/Tjj6Frn1FjI/AAAAAAAADVw/zpv9XbJ_7SQ/s1600/DSC_0115.JPG"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;img style="WIDTH: 241px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5636529909170247218" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-5yrj9GZYG3U/Tjj6Frn1FjI/AAAAAAAADVw/zpv9XbJ_7SQ/s320/DSC_0115.JPG" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;İlanı yabana atmayın, meşhur Şahin Usta Ankara’da ziyaret etmeye değecek nitelikte bir köftecidir. &lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Palaestra’daki kalıntıları içinize sindirdikten sonra hamam bölümüne doğru seyirtin. Sağlık bakanı, pardon, sağlık tanrısı Akslepios şerefine yapılan hamamın bir taşra hamamı değil, imparatorluk hamamları standardında olduğu kabul edilmektedir.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-2MMEFZOtfrA/Tjj5TLegHfI/AAAAAAAADVI/2KxlsRO73RM/s1600/DSC_0099.JPG"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 227px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5636529041547730418" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-2MMEFZOtfrA/Tjj5TLegHfI/AAAAAAAADVI/2KxlsRO73RM/s320/DSC_0099.JPG" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;Hamam, caldarium (sıcaklık), frigidarium (soğukluk), tepidarium (ılıklık) havuzları ile birlikte, apodyterium (soyunma odaları), servis salonları ve ısıtılmış odalardan oluşmaktaymış. Sıcak ve ılık havuzlar, ocaktan gelen sıcak havanın dolaştığı, tuğla sütunlardan oluşan bir yer altı ısıtma sistemi tarafından ısıtılırmış. Hamam yaklaşık 500 yıl boyunca Ankyra’lılara hizmet vermiş.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-3DdGYI8pZuo/Tjj51XBXWtI/AAAAAAAADVg/Bt-DfgapPXg/s1600/DSC_0108.JPG"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 240px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5636529628762299090" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-3DdGYI8pZuo/Tjj51XBXWtI/AAAAAAAADVg/Bt-DfgapPXg/s320/DSC_0108.JPG" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;P&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;eki, bu değirmenin (pardon, bu hamamın) suyu nereden gelirmiş? Hamamın suyu, taş borularla yaklaşık 30 kilometre mesafedeki Elmadağ’dan getirilirmiş! Nasıl ki Ankara Belediyesi üç yıl önce bize Kızılırmak’tan su getirebilmek için yüzmilyonlarca doları toprağa gömdü, Romalılar da Ulus’ta banyo yapabilmek için Elmadağ’a boru döşemişler...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Suyun izini takip etmek için Hamam’dan çıkalım ve Elmadağ doğrultusunda ilerleyelim. Biraz sonra Ankara Valiliği önüne ulaşıyoruz ve Valiliğin tam önünde boru hattının muhtemel rotasının “Roma Yolu” diye tabir edilen Ankyra’nın ana caddesi ile kesiştiği noktadaki kalıntılardan bir kısmını yerin dört metre altında görebiliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-dFmPXaBHdYw/Tjj6YFCpjiI/AAAAAAAADWY/3vJREa8zkR8/s1600/DSC_0140.JPG"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 237px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5636530225231269410" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-dFmPXaBHdYw/Tjj6YFCpjiI/AAAAAAAADWY/3vJREa8zkR8/s320/DSC_0140.JPG" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;An&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;kara'nın Roma mirasından faydalanmak isteyen bazı bölge otelleri, aslan heykellerinin imitasyonlarını bellboy olarak işe almış. Heykellere az daha özen gösterselermiş...&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Ro&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;ma Hamamından Agustus tapınağına giden sütunlu yol şehrin prestij caddesi ise, "Roma Yolu" ticarethanelerin de yer aldığı piyasa caddesi olarak düşünülebilir. İşte caddenin tam bu noktasında, bir başka Roma İmparatoru Julianus’un 362 yılında Ankara’ya gelişi şerefine dikilen “Julianus sütunu” bulunmaktadır. Sütun, belediye emri ile orijinal noktasından bugünkü yerine kaydırılmıştır. Yivli halka şeklinde beyaz taşların üst üste konması ile yapılan 15 metre yüksekliğindeki sütunun üstünde eskiden İmparatorun heykeli olduğu düşünülüyor. Şimdi ise, kim bilir kaç yılından kalma bir leylek yuvası bulunmakta...&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-lTDlEoT6uGE/Tjj5S3Y1E5I/AAAAAAAADVA/wyglJEu0yO0/s1600/DSC_0090.JPG"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;img style="WIDTH: 217px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5636529036155229074" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-lTDlEoT6uGE/Tjj5S3Y1E5I/AAAAAAAADVA/wyglJEu0yO0/s320/DSC_0090.JPG" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;Şimdi Roma Yolundan sütunlu yola çıkalım, ve sütunlu yolun sonunda yer alan Augustus Tapınağı’na bir göz atalım. Bu tapınak, Roma Hamamını da yaptıran, Roma’nın en önemli İmparatorlarından olan ve Ağustos ayına adını veren Augustus şerefine yaptırılmıştır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdi, Agustus tapınağı deyince bir dakika duralım. Şu anda ne yazık ki yıkılmaya yüz tutmuş bir harabe görünümündeki tapınağın anlamı ve önemi, birçok Ankaralı’nın haberdar olmadığı, ama Dünya Anıtlar Vakfı’nın “dünyada korunması gereken 100 anıt” arasına aldığı kadar büyük.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Her tuttuğun altın olsun” atasözünün mucidi Kral Midas’ın halkı Frigler, MÖ 8. yüzyılda Hacıbayram meydanına Ay Tanrısı Men için bir pagan tapınağı yaptırırlar. Bu olaydan 800 yıl sonra, tapınağın olduğu yere “Ankyra” şehrini kuran Galatgillerden Pilamenes, Brütüs’ün bıçahladığı Sezar’ın yerine tahta geçen İmparator Agustus’a yağ çekmek için (biz buna tarih dilinde “bağlılığını kanıtlamak” diyoruz) tam da Men tapınağının kalıntılarının üstüne Agustus tapınağını yaptırmış. Korint mimarisi ile yapılan, sütunlarla çevrili dikdörtgen tarzdaki tapınaktan geriye ne yazık ki iki ana duvar kalmış.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-9fd5UTD-2d4/Tjj7FP5FCdI/AAAAAAAADXA/jklsSmBHbFY/s1600/DSC_0059.JPG"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 205px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5636531001238030802" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-9fd5UTD-2d4/Tjj7FP5FCdI/AAAAAAAADXA/jklsSmBHbFY/s320/DSC_0059.JPG" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;İmparator Agustus, ölümüne yakın başardığı işleri ve kendi döneminde Roma’nın tarihini anlatan bir “Nutuk”u (Res Gestae Divi Augusti – Tanrılaştırılmış Augustus’un İşleri) dikte ettirmiş. Latince ve Yunanca yazılarak çeşitli tapınaklarda “yayınlanan” bu metnin Roma’daki kopyası zamanla yok olmuş. Büyük İmparatorluğun bir dönemini aydınlatan en önemli belgenin tamamına yakın tek kopyası olan “Monumentum Ancyranum”, Ankara’daki Agustus tapınağının duvarlarında bulunmuş.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-wtkR6N15CZQ/Tjj5IVXIYrI/AAAAAAAADU4/bAK9ioJZMGs/s1600/DSC_0084.JPG"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 213px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5636528855222608562" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-wtkR6N15CZQ/Tjj5IVXIYrI/AAAAAAAADU4/bAK9ioJZMGs/s320/DSC_0084.JPG" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;Bir pagan mabedinin üzerine yapılan Agustus tapınağı, ilerleyen yıllarda kilise olarak hizmet vermiş, daha sonrasında da bir camiye komşuluk yapmıştır. Ankara’da tarih öncesi inanışlardan semavi dinlere kadar tüm inançların en güzel kaynaştığı nokta, günümüzde Hacıbayram Meydanı olarak bildiğimiz yerdir.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-70c_NPpAeec/Tjj5IDfV9TI/AAAAAAAADUw/MTtW-FNS8wU/s1600/DSC_0075.JPG"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 227px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5636528850425214258" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-70c_NPpAeec/Tjj5IDfV9TI/AAAAAAAADUw/MTtW-FNS8wU/s320/DSC_0075.JPG" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;Agustus tapınağı gibi 2000, hatta 2800 yıllık çok önemli bir eser bugün ne yazık ki bakımsızlık ve ilgisizlik kurbanı olmak üzere... Uygarlık anlayışı havuz ve fıskiye ile sınırlı olan bir şehircilik uygulaması, Agustus tapınağının hemen dibine, büyük ihtimalle arkeolojik kalıntıların üzerine bir süs havuzu inşa ederek tapınak duvarını arka fon olarak kullanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-GAQAiweojKM/Tjj4rbbqnBI/AAAAAAAADUg/4UjmcaxB2aY/s1600/DSC_0053.JPG"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 210px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5636528358636035090" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-GAQAiweojKM/Tjj4rbbqnBI/AAAAAAAADUg/4UjmcaxB2aY/s320/DSC_0053.JPG" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;Müslüman Ankara’nın göbeğindeki kafir Agustus tapınağına bugün kim destek olmaktadır? Hacı Bayram Camii! Hani dövüş filmlerinde ana karakter ile kankası sırt sırta yaslanarak üzerlerine saldıran kalabalık güruha karşı kahramanca direnir ya; Hacı Bayram Camii ile Agustus tapınağı birbirlerine sırtlarını yaslayarak dayanışmalarını sürdürmektedir:&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-5qkOrY-kLM8/Tjj4587HPvI/AAAAAAAADUo/s8HbtWSMhUY/s1600/DSC_0060.JPG"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 220px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5636528608144473842" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-5qkOrY-kLM8/Tjj4587HPvI/AAAAAAAADUo/s8HbtWSMhUY/s320/DSC_0060.JPG" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;Ankara’nın yetiştirdiği en önemli mutasavvıflardan Hacı Bayram-ı Veli, hem İslam dininin, hem de Türkçe dilinin Anadolu’da yaygınlaşmasında önemli rol oynamış, Akşemsettin’in hocalığını yapmış, Fatih’in İstanbul zaferini önceden müjdelemiş önemli bir şahsiyet. Onun adına cami yapılırken bile “camimizin yanında küffar mabedi istemezük” denilmemiş, tapınak en azından yıktırılmamıştır. Değişik dinlerin birbirine hoşgörüsünden vaz geçip tahammül etmesine bile özlem duyduğumuz bugünlerde, Roma İmparatorluğu’nun en görkemli dönemlerinin tanığı olan Agustus tapınağının, bir dünya mirası olarak önümüzdeki kuşaklara kalmasını diliyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Agustus tapınağının karşısındaki tepede Ankara Kalesi yer almaktadır. Ayrı bir yazı konusu olan kaleye zaten ayrı bir yazıda değinmiştim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://onurataoglu.blogspot.com/2009/02/ankara-kalesi.html"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;http://onurataoglu.blogspot.com/2009/02/ankara-kalesi.html&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-JA6jb9E_PNg/Tjj4chC1ZtI/AAAAAAAADUY/P1hJFT1dA0A/s1600/DSC_0048.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 220px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5636528102444459730" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-JA6jb9E_PNg/Tjj4chC1ZtI/AAAAAAAADUY/P1hJFT1dA0A/s320/DSC_0048.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;İşte bu kalenin yamacına yaslanmış bir başka Roma dönemi kalıntısı da antik tiyatromuzdur. Bir Efes veya Aspendos kadar olmasa da, vakti zamanında 3000 kişilik oturma alanı olduğu tahmin edilen tiyatro alanında arkeolojik kazı çalışmaları hızlanmış durumda; şimdiden yarım daire şeklindeki sahne ortaya çıkarılmış. (2000 yıl önce 3000 kişilik oturma alanı! Bugün bile Ankara'daki tiyatroların toplam koltuk sayısı kaç acaba?)&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-V5VDmPry4BY/Tjj4V0qXCeI/AAAAAAAADUQ/1FEz7HGlZk8/s1600/DSC_0043.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 226px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5636527987451431394" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-V5VDmPry4BY/Tjj4V0qXCeI/AAAAAAAADUQ/1FEz7HGlZk8/s320/DSC_0043.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Roma tiyatrosu kalıntılarından tekrar ana konumuza, su yolunun izine dönelim. Elmadağ’dan Roma Hamamına su getiren tarihi yol, yaklaşık olarak Anafartalar caddesi altından devam etmekte. Tabii ki görülebilen bir kalıntı yok, ama zaten bir kaç saattir yoldasınız, açlıktan gözünüz kalıntı falan görmüyor. Halbuki ben size koskoca tabelası Roma Hamamından görülen köfteci Şahin Usta tüyosunu vermiştim. Ama madem ki buralara kadar geldiniz, Boğaziçi lokantasını es geçmeyin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rumeli kökenli Mehmet Recai ustanın 55 yıl önce açtığı, Ankara’da olmasına rağmen ismini Boğaziçi koyduğu lokanta, Osmanlı mutfağının seçkin lezzetlerini sunmayı hedeflemiş. Ve başarmış... Menüdeki amiral gemisi “Ankara Tava” başta olmak üzere, çok güzel yemekleri ve tatlıları alçak gönüllülükle sunuyorlar. Televizyon ve basında sıkça yer alan lokantanın açık mutfağı müşterilere gururla sergileniyor:&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-GoVBSQHgAYU/Tjj6X1lgHUI/AAAAAAAADWQ/88qKlI6zQ_E/s1600/DSC_0139.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 218px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5636530221082484034" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-GoVBSQHgAYU/Tjj6X1lgHUI/AAAAAAAADWQ/88qKlI6zQ_E/s320/DSC_0139.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Yemeğimizi yiyip suyumuzu içtiysek, suyun peşinde dolaşmaya devam edelim. Boğaziçi lokantasının tam köşesinde yer aldığı Anafartalar ve Denizciler caddeleri arasında kalan üçgen alan, Ankara’nın Yahudi mahallesi olarak biliniyor. Şimdiki resmi adı Sakalar mahallesi olan bölgedeki Yahudi cemaat çoktan göç etmiş ve geriye ne yazık ki metruk evler ve kullanılmayan bir sinagog kalmış.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-16KOGnojPtI/Tjj6ow9NWDI/AAAAAAAADWw/M1y7jBByJFc/s1600/DSC_0152.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 216px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5636530511897516082" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-16KOGnojPtI/Tjj6ow9NWDI/AAAAAAAADWw/M1y7jBByJFc/s320/DSC_0152.JPG" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Gü&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;nümüzde bir harabe olan bu muhteşem evin şaşaalı geçmişini hayal ettikçe hüzünleniyor insan...&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;A&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;nkara’daki Yahudi mahallesi, Avrupa’daki içine kapalı Yahudi gettolarından farklıymış; camiler ve sinagog; çeşmeler ve hamamlar ile Müslüman ve Yahudi topluluk birlikte yaşarmış. Bugün ise, oldukça zevkli ve görkemli olduğu mimarisinden anlaşılan metruk evler, bölgede yaşayan fakir ailelerin çocuklarına oyun alanı olarak hizmet ediyor.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-78z73uZJUHE/Tjj6hMNlwMI/AAAAAAAADWo/Sh0W1xhMlPs/s1600/DSC_0148.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 232px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5636530381775028418" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-78z73uZJUHE/Tjj6hMNlwMI/AAAAAAAADWo/Sh0W1xhMlPs/s320/DSC_0148.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Roma Hamamının sıcak sularında yıkanamadığımız için suyun peşine düştüğümüz yolculuğumuz, Yahudi mahallesinde bir sürprizle karşılaşıyor. Baştan aşağı metruk görünümdeki mahallede kapı gibi sağlam duran tek bir yapı var: Şengül Hamamı!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Niyet Roma Hamamı olsa da, artık elimizdeki ile yetineceğiz. Roma Hamamı kadar eski olmasa da, Şengül Hamamı’nın tarihinin 15. yüzyıla dayandığı tahmin ediliyor. Elmadağ’dan Ulus’a su getiren boru hattının az aşağısında yer alsa da, suyunu artık ASKİ şebekesinden temin ediyor. Şu an mülkiyeti Vakıflar Genel Müdürlüğünde, işletmesi özel bir şirkette olan hamam, AB tarafından “tarihi miras kapsamında örnek hamam” seçilmiş.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-6P4qCrS3kcE/Tjj6g2lc8xI/AAAAAAAADWg/Z05_QurPEX8/s1600/DSC_0146.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 214px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5636530375969534738" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-6P4qCrS3kcE/Tjj6g2lc8xI/AAAAAAAADWg/Z05_QurPEX8/s320/DSC_0146.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;2006 yılında proje kapsamında hamamı incelemeye gelen heyetin başkanı Avusturyalı Frolayn Heidi, hamam işletmecisinin beyanına göre, 30 gün boyunca göbek taşında oturarak hamamı incelemiş. Ancak beyanatın devamında, tellağın birinin elinde keseyle Heidi teyzeye girişip girişmediği konusunda bir bilgi göremedim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çeşmeleri kurumuş Roma Hamamından başlayan su arayışımız Şengül Hamamında amacına erdi. Ama siz Elmadağ’a kadar giden boru hattını izlemeye devam etmek istiyorsanız, Şengül Hamamının biraz yukarısında bulunan Kurşunlu Han ve Mahmut Paşa Bedestenini ziyaret edebilirsiniz. Kurşunlu Han olarak sorarsanız size gösteremeyebilirler; o yüzden Anadolu Medeniyetleri Müzesi olarak tarif isteyin, kolayca bulursunuz. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-TEoJ8q6I-EI/Tjj6pKYgD8I/AAAAAAAADW4/6-tbPIzfFp8/s1600/DSC_0170.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 220px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5636530518722875330" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-TEoJ8q6I-EI/Tjj6pKYgD8I/AAAAAAAADW4/6-tbPIzfFp8/s320/DSC_0170.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Osmanlı döneminden kalan iki önemli mimari eserin ev sahipliği yaptığı Anadolu Medeniyetleri Müzesi, Ankara’nın medar-ı iftiharı olup 1997 yılında Avrupa’da “Yılın Müzesi” seçilmiştir. Müze, ayrı bir yazı konusu olacak kadar önemlidir; bugünkü konumuzla ilgisi ise, Ulus-Elmadağ su boru hattının eski Ankara sınırları içinde son görüldüğü nokta olmasıdır. Ankara Kalesi çevresinden geniş bir kavis çizerek, tahminen Kurşunlu Hanın altından geçen su yolu Elmadağ’a kadar devam eder. İsteyen boru hattı boyunca yürüyüşüne devam etsin; ben yoruldum, eve döneceğim! &lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;Onur'un Seyir Defteri&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4107316844649820222-2952675782465044423?l=onurataoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://onurataoglu.blogspot.com/feeds/2952675782465044423/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4107316844649820222&amp;postID=2952675782465044423' title='2 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/2952675782465044423'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/2952675782465044423'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://onurataoglu.blogspot.com/2011/08/roma-hamamndan-sengul-hamamna.html' title='Roma Hamamından Şengül Hamamına'/><author><name>Onur Ataoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04682502971083965324</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_2-h_6ED5gHk/SNzbBmaz8zI/AAAAAAAAAMY/cqMAHBK7IJY/S220/profile04.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-QzUg65d1nwU/Tjj5vcWDDgI/AAAAAAAADVQ/UXLMrOIst8s/s72-c/DSC_0105.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>2</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4107316844649820222.post-2481486636195496964</id><published>2011-07-27T14:11:00.009+03:00</published><updated>2011-07-27T14:51:02.078+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sinema'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Charlie Chaplin'/><title type='text'>Charlie Chaplin'in Ses Getiren Sessiz Filmleri</title><content type='html'>&lt;div align="left"&gt;&lt;strong&gt;Şu kadarcık haset etmedim Şarlo'ya bile...&lt;/strong&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;1942 yılının sonlarında, ikinci dünya savaşı dördüncü vitese atmış devam ederken, Türk halkı da kendi akibetini merak ediyordu. Dünya kamuoyu, Türkiye’nin Almanya yanında savaşa girip girmeyeceğini; girmediği takdirde Hitler’in Türkiye’yi işgal edip etmeyeceğini tartışıyordu. Devlet içindeki bir “derin devlet”in Alman yanlısı olduğu herkesin malumlarıydı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O günlerde henüz CeNeNe namlı acans icat olmadığı için, halkımız her gece radyo başında zapping yapıyordu. O yıl yayına başlayan ve henüz “sahibinin sesi” mertebesine ulaşamayan Amerika’nın Sesi radyosu, Türkiye’ye yönelik bir yayın hazırlamıştı ve çook meşhur bir konuğu canlı yayındaydı. Türk halkının da yakından tanıdığı ve konuşmasını merakla beklediği bu konuk, sohbete bir Naserddin Hoca fıkrasıyla başlayarak herkesi şaşırttı:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir gün komşusu Hoca’nın evine gelip eşeğini ödünç ister. Hoca, eşeğin çocukla çarşıya gittiğini söyler. O sırada ahırdaki eşek anırır. Komşusu, “Hoca, sakalından utan, bak eşek buradaymış işte” dediğinde hoca “Behey adam, sen bana mı inanıyorsun, eşeğe mi” cevabını verir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ünlü konuk, fıkranın ardından “evet sevgili dinleyiciler, bugün bütün dünya aynı sorunun cevabını aramaktadır. İnsanlara mı inanacağız, yoksa eşeklere mi” diye gündemin en sıcak maddesine bir gönderme yapar. Ahmet Emin Yalman, o günün (bugünün değil) Vatan gazetesinde bu söyleşiyi haber yapar, Naziler küplere biner ve Vatan gazetesi 2 aylığına kapatılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;13. yüzyılın en büyük mizahçısının fıkrasını bize aktaran bu tanınmış şahsiyet, 20. yüzyılın en büyük mizahçısıdır: Charlie Chaplin! Chaplin, mizahçı olduğu kadar, sözünü sakınmaktan korkmayan bir savaş karşıtı aydındır. Hele ki Hitler’in en az Churchill kadar nefret ettiği bir İngilizdir. Evet, bu arada, Chaplin bir Amerikalı değil, İngilizdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ahmet Emin Yalman, haberle birlikte Chaplin’in Hitler’i maymuna çevirdiği o muhteşem filmin afişini de yayınlamıştır: Büyük Diktatör! Dediğim gibi, Chaplin sadece insanların birbirine pasta fırlattığı hızlı çekim siyah beyaz komedilerin sakar kahramanı değil, dünyaya sürekli mesaj vermek isteyen bir aydındır aynı zamanda.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-5-00QjFI4IM/Ti_ytZ5O9MI/AAAAAAAADTQ/h1Zt5Ez04mw/s1600/Chaplin_diktat%25C3%25B6r.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 240px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5633988520722756802" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-5-00QjFI4IM/Ti_ytZ5O9MI/AAAAAAAADTQ/h1Zt5Ez04mw/s320/Chaplin_diktat%25C3%25B6r.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Chaplin, Hitler’i ve Hitler’e tıpatıp benzeyen bir Yahudi berberi canlandırdığı Büyük Diktatör filminin sonunda, herkesin Hitler sandığı berber olarak insanlığa şöyle seslenir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Bizler birbirimizin kötülüğü değil, mutluluğu için yaşamayı isteriz. Birbirimizden nefret etmek ve hor görmek istemeyiz... Ancak açgözlülük insanların ruhunu zehirledi, dünyayı nefret ele geçirdi, hepimizi sefaletin ve kanın içine sürükledi... İnsanlardaki bu nefret duygusu geçecek ve diktatörler ölecektir; halktan aldıkları güç, yine halkın eline geçecektir. Son insan ölene kadar özgürlük asla yok olmayacaktır... Askerler! Kendinizi bu vahşilere teslim etmeyin. Sizleri hor gören ve esir eden, hayatlarınızı yönetmeye çalışan, ne yapmanız, ne düşünmeniz, ne hissetmeniz gerektiğini size emredenlere, sizleri bir hayvan terbiye eder gibi şartlandırıp topun ağzına sürenlere boyun eğmeyin... Yeni bir dünya için savaşalım, insanca bir dünya için... Herkesin çalışma şansı olduğu, gençlere gelecek, yaşlılara güvenlik sağlayacak bir dünya için savaşalım. Dünyayı özgürleştirmek için savaşalım, ulusal sınırlar olmadan yaşayabilmek için, hırstan, nefretten ve hoşgörüsüzlükten kendimizi arındırmak için, sağduyulu bir dünya için, bilimin ve gelişmenin bütün insanlığa mutluluk getireceği bir dünya için savaşalım. Askerler, demokrasi adına birleşelim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;Sonu gayet ciddi bir hitabe ile bitse de, son derece komik ve eğlenceli bir filmdir Büyük Diktatör. Chaplin’in bu filmi çektiği 1930 sonlarında Naziler henüz Yahudilerin soylarını kırmaya başlamamıştı; Kristallnacht yaşanmıştı belki, ama kimse olayların bu derece abarabileceğini düşünmüyordu. Ne yazık ki Chaplin’in öngörüsü haklı çıktı ve Hitler büyük bir soykırıma girişti.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Chaplin’in filmde Hitler’i canlandırdığı sahneler sinema tarihine geçecek nitelikte. Almanca olmayan, ama fonetik olarak Almanca’ya benzeyen uydurma bir dilde yaptığı söylevler son derece eğlendirici. İnsan ne söylendiğini anlamasa bile etkileniyor, ve “nazi olsam ben de önüme çıkan yabancıyı keserdim” diye düşünüyor. Ne yazık ki gözü dönmüş kitleler için ne söylendiğinden çok, nasıl söylendiğinin önemli olduğunu anlıyorsunuz; ver gazı kitleye, o da gidip gaz odasında diğer kitleyi boğsun!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Chaplin’in Hitler’i bu kadar başarılı canlandırabilmesi, ikisinin sadece dört gün arayla doğmuş olması ve berbat bir çocukluk geçirmeleriyle ilişkilendirilebilir. Doğrusu tipleri, ve hele ki bıyıkları da benzemiyor değil. Bir rivayete göre Hitler, Chaplin’in imajının çok tutması üzerine aynı model bıyık bırakmış. Hatta Chaplin’in mizahından hoşlanmış, ama onun bir Yahudi olduğunu düşünmüş. 1940 tarihli Büyük Diktatör filminden sonra Chaplin’i pek takdir ettiği söylenemese de, filmin bir kopyasını gizlice ele geçirttiği ve odasına kapanarak üst üste iki kez seyrettiği bilinmektedir. Chaplin, ilerleyen yıllarda “film hakkındaki görüşlerini öğrenmek için neler vermezdim” dese de Hitler'in sırrı mezara gitmiştir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filmde açıkça ülke ve şahıs isimleri kullanılmamış, Tenten maceralarındaki gibi uydurma isimler tercih edilmiştir. Tomanya diktatörü Adenoid Hynkel ile Bakterya diktatörü Benzino Napaloni’nin maceraları bizi yerlere yatırmıştır. Filmin başındaki el bombası ve uçakta ters uçuş sahneleri seyirciyi gıdıklamaya başlamış, Hitler ve Mussolini’yi temsil eden Adenoid ve Benzino’nun birlikte olduğu sahnelerde kahkaha doruğa çıkmıştır. Hele ki Hitler’in, büyük bir şişme balon şeklindeki dünya ile yaptığı dans, balonu elinde, ayağında ve (afedersiniz) kıçında sektirmesi unutulmaz bir klasik olmuş, bu dans ileride George Bush’a da uyarlanmıştır.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-ulPO1wQporo/Ti_znSWLD_I/AAAAAAAADUA/oWcFMU-etCU/s1600/chaplin-dictator.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 264px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5633989515129065458" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-ulPO1wQporo/Ti_znSWLD_I/AAAAAAAADUA/oWcFMU-etCU/s320/chaplin-dictator.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Chaplin, filmin sonundaki büyük söylevinde dünya barışı kadar kafayı taktığı bir başka soruna da gönderme yapmaktadır; kapitalizm, teknolojik ilerleme, makineleşme ve insan doğası ile çatışması:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;Hızımızı arttırdık ama kendi yarattığımız bu durumun tutsağı olduk. Bolluk getiren makineleşme bizi yoksul kıldı. Edindiğimiz bilgiler bizi alaycı yaptı; zekamız ise katı ve acımasız. Çok fazla düşünüyoruz ama çok az hissediyoruz. Makineleşmeden çok insanlığa muhtacız. Zekadan çok iyilik ve anlayışa muhtacız. Bu değerler olmadan hayat korkunç olur, her şeyimizi yitiririz. Uçaklar ve radyo bizleri birbirimize yakınlaştırdı; bu buluşların var oluş nedeni, doğaları gereği, insanın içindeki iyiliği ortaya çıkarmak, evrensel kardeşliği oluşturmak ve hepimizin birleşmesini sağlamaktır... Sizler birer makine değilsiniz, sizler hayvan değilsiniz, sizler insansınız!&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="left"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-CSFnteH5Eyk/Ti_ytsRKWHI/AAAAAAAADTg/ML8g3YlBbyw/s1600/chaplin_moderntimes.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 250px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5633988525654956146" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-CSFnteH5Eyk/Ti_ytsRKWHI/AAAAAAAADTg/ML8g3YlBbyw/s320/chaplin_moderntimes.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="left"&gt;Charlie Chaplin, bu görüş ve endişelerini 1936 yılında çevirdiği bir diğer filminde, Modern Zamanlar’da çok güzel işlemişti. Bu filmin özellikle ilk 20 dakikalık bölümünü mutlaka izlemenizi öneririm. Chaplin’in büyük bir fabrikada montaj hattında çalışan bir işçiyi canlandırdığı sahne, özellikle Endüstri Mühendisi meslektaşlarım için bir ibret sahnesi. 1930’ların çılgın sanayileşme hamlesinde işçinin sadece bir “vida sıkıcı”ya indirgendiği, üretim hızının, verimliliğin yüceltildiği bu döneme Chaplin’in gözünden bakmak çok eğlenceli. Filmin girişinde bir koyun sürüsü görüntüsünün metro durağından çıkarak fabrikalarına koşuşturan insan kalabalığına geçişi de pek güzeldir!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kapitalizmin büyük yükselişi, ve bu yükselişin 30’lardaki yansıması olan makineleşme, fabrika sahnesindeki devasa çarklarla simgelenmekte ve kıyasıya eleştirilmekte. Hele ki işçilerin öğlen yemeği yerken üretimden kaybedilen zamanı telafi etmek için geliştirilen otomatik yemek yedirme makinesi (çorba üfleme modülü dahil olmak üzere) ve bu makinenin Chaplin üzerindeki deneme sürüşü, olağanüstü bir sahne olarak beyninize kazınacak. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-Fc07ixrvmAU/Ti_znjzd5QI/AAAAAAAADUI/MvVbcvFEJRE/s1600/ChaplinTheModernTimes2.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 291px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5633989519815337218" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-Fc07ixrvmAU/Ti_znjzd5QI/AAAAAAAADUI/MvVbcvFEJRE/s320/ChaplinTheModernTimes2.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="left"&gt;Filmin çevrildiği yıllarda sesli film teknolojisi gelişmiş aslında; hatta, Chaplin filmi önce sesli çekmeyi düşünmüş. Sonradan vazgeçmiş ve filmde duyulan sesler, sadece makinaların, dişlilerin, teyplerin sesleri. Yani insanın yarattığı sanayileşmenin sesi, insanın sesini tamamen bastırmış!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Film sadece ruhsuz çarkların vahşeti ile insan arasındaki çatışmayı anlatmaz; 1930’lardaki büyük ekonomik krizi, bu krizin işsizlik, yoksulluk, sefalet olarak halka yansıması da filmin ana fikirlerindendir. Chaplin, film boyunca çeşitli “otorite”ler ile karşı karşıya gelir ve mücadele eder. Filmde iki kez, istemeden de olsa, kendini işçi sınıfının lideri olarak otoriteye kafa tutarken bulur. Bu sahneler, film gereği bile olsa, ilerleyen yıllarda Chaplin’in gomonist olarak yaftalanmasını ve ABD’den kovulmasına kadar ilerleyen süreci başlatır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Daha önce de belirttiğim gibi, Chaplin ABD’li değildir, İngiliz vatandaşıdır. Hiçbir zaman ABD vatandaşlığına geçmediği gibi, az biraz sosyalist/hümanist görüşleri ön plana çıkmış ve 1950’lerin Amerikası’nda komünist damgasını yemiştir. Chaplin, o yıllarda ABD’den kaçmak zorunda kalmış, uzun yıllar İsviçre’de yaşamış ve ancak 1972 yılında “Onur Oskarı” ödülüne layık görüldüğünde ABD’ye dönebilmiştir. Ne yazık ki o yıllarda ana vatanı olan İngiltere’ye bile gomonistlik şüphesi yüzünden gidememiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O yıllar, içinde adalet duygusu ve insan sevgisi barındıran sanatçıların gomonistlik suçlamasıyla sürgün hayatı yaşadığı yıllarmış demek ki... Bu durumun bizim için bilinen en iyi örneği olan Nazım Hikmet’e dünyanın yaşayan en büyük sanatçısı sorulduğunda “Charlie Chaplin, çünkü dünyada aristokratından proleteryasına, kadınından erkeğine, yaşlısından çocuğuna hitap eden, onları güldürebilen ve hepsiyle bir samimiyet yakalayabilen bir sanatçıdır ve onun gibi bir başkası yoktur” cevabını vermiş. Bir şiirinde de “şu kadarcık haset etmedim Şarlo`ya bile/ aldattım kadınlarımı/ konuşmadım arkasından dostlarımın” mısraları ile, belki de haset ettiği tek sanatçının kendi gibi gomonist Şarlo olduğunun ipucunu vermiştir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Chaplin’in bu kadar karalanmasının bir sebebi de, şiirlerinde bile “aldattım kadınlarımı” öz eleştirisini getirebilecek kadar kadınlara zaafı olan Nazım Hikmet gibi, genç kızlara olan düşkünlüğüdür. O yılların katı ahlakçı Amerikasında, Chaplin kendinden oldukça genç dört kadınla evlilikler yaparak nefretleri (belki de kıskançlıkları) üzerine çekmiştir. Dört kez evlenen Chaplin’in eşleri, nikah tarihinde 18 yaşın altındaydı. Chaplin’in 4 eşinden toplam 11 tane de çocuğu olmuştu.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-81WzCS2uKpQ/Ti_zglgeULI/AAAAAAAADTw/VakglnP7Auk/s1600/Chaplin-charlie.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 318px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5633989400013459634" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-81WzCS2uKpQ/Ti_zglgeULI/AAAAAAAADTw/VakglnP7Auk/s320/Chaplin-charlie.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Chaplin’in bu çıtır merakı, acı dolu çocukluk yıllarına bir tepki olarak mı ortaya çıktı acaba? Charles Spenser (sonradan Chaplin) İngiltere’de yine oyuncu bir anne babanın çocuğu olarak dünyaya gelmiş ve doğumundan itibaren sahne tozu yutmuş. Çocukluğu yetimhanelerde, yatılı okullarda geçmiş ve gençliğinde kapağı ABD’ye atmış. Yeteneği sayesinde kısa sürede sivrilmiş, melon şapkası, bastonu, 53 numara ayakkabıları, fırça bıyığı, bol pantolon-dar ceket kombinasyonu ile yarattığı “serseri” tiplemesi büyük bir hayran kitlesi edinmiş. Biraz palazlanınca “United Artists” şirketini kurmuş ve kendince ekonomik/düşünsel özgürlüğünü de garantiye almış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Chaplin’in alamet-i farikası olan palyaço ayakkabıları (bir rivayete göre çok küçükken annesinin kendisine epey büyük gelen ayakkabılarıyla sokağa çıktığı olurmuş) ile ilgili en unutulmaz sahne, Altına Hücum filmindeki ayakkabı yeme sahnesidir. Chaplin, Alaska’da bir kar fırtınasında, küçücük bir klübede bir arkadaşıyla aç bilaç mahsur kalınca, ayakkabıyı pişirip yemeye karar verirler. Chaplin’in ayakkabıyı marine ederek pişirmesi, bağcıklarından spagetti yapışları, çatal bıçakla afiyetle yiyişleri, çivisiyle lades tutuşmaları unutulmaz bir sahnedir. Bu sahne için meyankökünden yenebilir bir ayakkabı yapıp tam 63 denemede çekmişler ve Chaplin şeker komasının eşiğinde hastaneye kaldırılmış!&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-Xw1TVbp8NDE/Ti_ytWFjzbI/AAAAAAAADTY/wEQP1x2x8Bs/s1600/chaplin_goldrush.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 295px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5633988519700712882" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-Xw1TVbp8NDE/Ti_ytWFjzbI/AAAAAAAADTY/wEQP1x2x8Bs/s320/chaplin_goldrush.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Altına hücum, bilgisayar grafik teknikleri olmadan çevrilmiş bir film. Herhalde Chaplin bugün yaşasa, “sizdeki imkanların onda biri bende olacaktı ki... hey heyyyy” diye iç geçirirdi. Filmdeki ayıyla boğuşma sahnesinde bile gerçek bir ayı kullanmak zorunda kalmışlar! Uçurumun kenarında asılı kalan kulübeden kurtulma sahnesi gibi sahnelerin o yıllarda nasıl çekilebildiğine hayret eder, Chaplin’in huzurunda melon şapkamı çıkarırım!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Chaplin, daha sonra çektiği Şehir Işıkları filminde de komedi filmlerinin bütün klişelerini tanımlamış ve standartları belirlemiş. Filmin başındaki heykel açılışı, zengin arkadaşının evindeki sakarlıklar, ve özellikle para kazanmak için yaptığı boks maçı sahnesi bugün bile izleyenleri koltuklarından devirir. İleriki yıllarda Peter Sellers’tan Mr. Bean’e kadar tüm başarılı komedyenlerin Chaplin’den esinlendiğini görürüz. Hatta, Kemal Sunal’ın bile Chaplin uyarlamaları vakidir.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-utr8cwOrlu0/Ti_ytBTcR1I/AAAAAAAADTI/axYAuyaVUWQ/s1600/chaplin_citylights.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 192px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5633988514121795410" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-utr8cwOrlu0/Ti_ytBTcR1I/AAAAAAAADTI/axYAuyaVUWQ/s320/chaplin_citylights.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Şehir Işıkları adından tahmin edilen şaşaalı şehir yaşamını sunmaz aslında. ABD’nin hızlı yükseliş dönemindeki şatafat için ben size Scott Fitzgerald’ın “Great Gatsby”sini tavsiye ederim; ışık ve ışıltının temsil ettiği hızlı büyüme ve zenginleşme bu kitapta kendini gösterir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şehir Işıkları ise, Chaplin’in kör bir çiçekçi kız için fedakarlıkta bulunduğu, dayak yiyip hapse girdiği romantik ve insancıl bir komedidir. Charlie Chaplin’in sessiz filmlerinin bu kadar ses getirmesindeki formül de budur; katıksız komediyi duygularla harmanlayarak, muhteşem bir oyunculuk ve büyük bir özenle çevrilmiş filmler... Filmlerin sözsüzlüğü için “kelimeler çok ucuzdur; düşünsenize, ağzınızdan çıkabilecek en büyük kelime “fil”dir” yorumunu yapan bir sinema dehasından bahsediyoruz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şehir Işıklarını romantik komedi olarak nitelersek, The Kid filmi için de dramatik komedi diyebiliriz. Chaplin’in en eski filmlerinden olsa da, insanı en feci çarpan filmi demek yanlış olmaz. Bundan tam doksan yıl önce çevrilmiş 50 dakikalık bu sinema şaheserinin girişinde şu uyarı yer alır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“The Kid; a comedy with a smile-and perhaps a tear” Ben bu iddiasız sloganı “A comedy with huge laughter and flood of tears” şeklinde değiştirmek istiyorum. Bir filmin aynı anda bu kadar güldürüp hüngür hüngür ağlattığı vaki değildir! Başrolde oynayan yedi yaşındaki Jackie Coogan’ın 1921’de sergilediği oyunculuğa bugün bile kaç kişi yetişebilir? Şu bizim meşhur “ağlayan çocuk” portresine benzer yüz ifadesi ve olanca sevimliliği ile sizde yaratacağı duygu selini kaçırmayın derim... Cam kırma/takma sahnesi, yetimhaneye götürülüşü, filmin sonundaki cennet rüyası ve uçan köpek sinema tarihine geçmiştir.&lt;br /&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-InS9mKi0zb8/Ti_ytkNAdVI/AAAAAAAADTo/wQum5mExpgI/s1600/chaplin_thekid.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 243px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5633988523490047314" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-InS9mKi0zb8/Ti_ytkNAdVI/AAAAAAAADTo/wQum5mExpgI/s320/chaplin_thekid.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;Yüzyılın sinema dehası Chaplin herhalde en çok taklit edilen sanatçılardan olmuştur. Öylesine taklit edilmiştir ki, Chaplin bir keresinde gizlice “Charlie Chaplin benzerleri” yarışmasına katılmış, ama güç bela üçüncü olabilmiştir! Yazımızı Chaplin’in hayat tanımı ile bitirelim isterseniz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Hayat, yakın çekimden bakıldığında trajedi, uzun çekimlerde ise komedidir” &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;Onur'un Seyir Defteri&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4107316844649820222-2481486636195496964?l=onurataoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://onurataoglu.blogspot.com/feeds/2481486636195496964/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4107316844649820222&amp;postID=2481486636195496964' title='6 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/2481486636195496964'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/2481486636195496964'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://onurataoglu.blogspot.com/2011/07/charlie-chaplinin-ses-getiren-sessiz.html' title='Charlie Chaplin&apos;in Ses Getiren Sessiz Filmleri'/><author><name>Onur Ataoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04682502971083965324</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_2-h_6ED5gHk/SNzbBmaz8zI/AAAAAAAAAMY/cqMAHBK7IJY/S220/profile04.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-5-00QjFI4IM/Ti_ytZ5O9MI/AAAAAAAADTQ/h1Zt5Ez04mw/s72-c/Chaplin_diktat%25C3%25B6r.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>6</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4107316844649820222.post-8955942180568524176</id><published>2011-07-20T17:38:00.017+03:00</published><updated>2011-07-21T11:06:34.853+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Teknoloci'/><title type='text'>Teknoloji Coştu bir Kere</title><content type='html'>&lt;strong&gt;Ayo Technology! &lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:georgia;font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:georgia;font-size:85%;"&gt;Eskiden kaşifler ve bilim adamları bir keşif yapmak için amma yırtınırlardı... Zavallı Indiana Jones kayıp bir şehir bulacağım diye yılanla çıyanla kaynayan mağaralara girer, örümcekle maymunla dolu ormanlarda hayatını tehlikeye atardı. Kristof, doğudaki Hindistan'ı bulmak için batıya yelken açtığında, geri dönebilmesine mucize diye bakılıyordu (arada Amerika kıtası olmasa zor dönerdi zaten...)&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şimdiki kaşifler öyle mi? Oturuyorlar bilgisayarın başına, açıyorlar google earth programını, başlıyorlar keşfetmeye! ipad-ipod-iphone şeytan üçgeninin ortasında, ellerinde bira veya kahve, göbeklerini kaşıyarak "keşif" yapıyorlar! Yılan yok, çıyan yok, Indie gibi kamçı taşımak zorunda değiller.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ne zırvaladığımı şöyle özetleyeyim; geçenlerde okuduğum bir makalede, son zamanlarda google earth sayesinde altı tane çok önemli keşif yapıldığını okudum. Örneğin, İngiliz biyologlar google earth'i deşeleyerek Mozambik'te Mabu Dağı çevresinde el değmemiş bir yağmur ormanı keşfetmişler. İç savaş esnasında dokunulmayan ve yerel haritalarda gösterilmeyen Mabu Dağı ormanları, ev sahipliği yaptığı onlarca bitki ve hayvan çeşidini bugüne kadar korumuş!&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-TLwM93kZypo/TifRwus9DSI/AAAAAAAADSo/bYCj0NZoMYU/s1600/MabuDa%25C4%259F%25C4%25B1.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 213px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5631700494150602018" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-TLwM93kZypo/TifRwus9DSI/AAAAAAAADSo/bYCj0NZoMYU/s320/MabuDa%25C4%259F%25C4%25B1.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;span style="font-family:georgia;font-size:85%;"&gt;Yapacak daha zevkli bir işi yokmuş gibi Sahra Çölü üzerinde google'layan bir vatandaş, sonradan "Kamil" ismi verilen, dünyanın en iyi korunmuş meteor kraterini keşfetmiş. Sadece birkaç bin yıllık bu genç krateri başka türlü bulmanın pek imkanı yoktu herhalde; Indiana bile bu sıcakta oralara gitmez:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-07_LtPDOX5M/TifRwzMEeXI/AAAAAAAADSw/V0kKor-QDDo/s1600/google-earth-crater.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 240px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5631700495354853746" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-07_LtPDOX5M/TifRwzMEeXI/AAAAAAAADSw/V0kKor-QDDo/s320/google-earth-crater.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="left"&gt;&lt;span style="font-family:georgia;font-size:85%;"&gt;İtalya'nın Sorbolo şehrinden bir arkadaş da ikametgahını google earth'den incelerken dikdörtgenvari karaltılar görmüş. Bu gölgelerin insan yapısı kalıntılar olduğuna hükmedilince kazılar başlamış ve Roma döneminden kocaman bir villa ortaya çıkarılmış! Hadi ilk örnekler kimsenin ayak basmadığı yerlerden keşiflerdi; ama google earth ile İtalya'nın göbeğinde bile keşif yapılıyor artık. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;span style="font-family:georgia;font-size:85%;"&gt;Tam bu haberleri okurken, gazetede bir görgüsüzlük haberi daha gözüme ilişti; Şeyh Hamad bin Hamdan, çölün ortasına bir kilometrelik harflerle ismini yazdırmış! Artık krater aramak için çöllerde google'layan tembel kaşifler, Hamad'ın imzasını görmemezlikten gelemeyecekler! &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-ot-ZFLWALT0/TifRxdUIPFI/AAAAAAAADS4/pfW1BHWv-3Q/s1600/Ka%25C5%259Fifler.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 232px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5631700506662943826" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-ot-ZFLWALT0/TifRxdUIPFI/AAAAAAAADS4/pfW1BHWv-3Q/s320/Ka%25C5%259Fifler.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;Hey gidi İndiana Jones, ne hallere düştün! Kamçının yerini mouse kablosu aldı artık...&lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="left"&gt;&lt;span style="font-family:georgia;font-size:85%;"&gt;Yeni nesil kaşiflerimize iyi bir haberimiz daha var; artık koltuklarından kalkmadan tüm ihtiyaçlarını giderebilmeleri mümkün. Tesadüfen denk geldiğim bir diğer haberde, internete bağlı olan "şey"lerin sayısının, 2008 yılı itibariyle internete bağlı "insan"ların sayısını geçtiği müjdeleniyor. İnternete bağlı "şey"ler arasında, arabanız, buzdolabınız, kahve makinanız ve (sıkı durun) inekler de var! Hollanda'da üzerlerinde kablosuz sensörler olan inekler, sahiplerine yılda 200 MB veri transferi gerçekleştiriyormuş. (Bir inek kadar veri üretenediğime mi yanayım!)&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="left"&gt;&lt;span style="font-family:georgia;font-size:85%;"&gt;Herşeyi birbirine bağlamaya meraklı Cisco'cuların hazırladığı aşağıdaki tablo durumu özetliyor. Üşenmeyip tıklayın ve vaziyeti izleyin derim... Birbiriyle "konuşan" şeyler sayesinde hayatımız nasıl değişecek görün! Verilen örnekte bineceğiniz tren rötar yapıyor; siz mışıl mışıl uyurken bu bilgi saatinizin alarmına geliyor, saatiniz size kıyamıyor ve tren gecikeceği için sizi daha geç uyandırmaya "karar" veriyor, kahve makinanız da suyunuzu daha geç ısıtıyor. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-PMFhrGlp08w/TifRxiNiwWI/AAAAAAAADTA/iZwFpRBS15A/s1600/internet_of_things.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 98px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5631700507977498978" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-PMFhrGlp08w/TifRxiNiwWI/AAAAAAAADTA/iZwFpRBS15A/s320/internet_of_things.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="left"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Evet, suyumuz ısındı! Artık birbiriyle konuşan akıllı makinalar durumları değerlendirip bizim yerimize karar vermeye başlayacak. Hoşgeldin terminatör, hoşgeldiniz Saylonlular... Hala "ne kötülük var bunda" diye düşünüyorsanız, Cisco'nun verdiği örnekteki bir ayrıntıya dikkatinizi çekeyim; teknoloji bu kadar gelişmiş, ama trenler halen rötar yapıyor!&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;Onur'un Seyir Defteri&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4107316844649820222-8955942180568524176?l=onurataoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://onurataoglu.blogspot.com/feeds/8955942180568524176/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4107316844649820222&amp;postID=8955942180568524176' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/8955942180568524176'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/8955942180568524176'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://onurataoglu.blogspot.com/2011/07/teknoloji-costu-bir-kere.html' title='Teknoloji Coştu bir Kere'/><author><name>Onur Ataoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04682502971083965324</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_2-h_6ED5gHk/SNzbBmaz8zI/AAAAAAAAAMY/cqMAHBK7IJY/S220/profile04.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://1.bp.blogspot.com/-TLwM93kZypo/TifRwus9DSI/AAAAAAAADSo/bYCj0NZoMYU/s72-c/MabuDa%25C4%259F%25C4%25B1.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4107316844649820222.post-2375142953069902998</id><published>2011-07-20T14:13:00.006+03:00</published><updated>2011-07-20T15:11:40.643+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='kitap'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Japonya'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Japon Yapmış'/><title type='text'>Japon Yapmış - Medya Macerası 5</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Japon Yapmış'ın medya macerası, yeni bir mecraya sıçradı: elektronik medya! (macera/mecra; ne güzel uydu). Son zamanlarda edebiyat ile ilgili bir çok blog ve (tabiri caizse) e-dergi yayın hayatına başladı. Bunlardan birisi de edebiyathaber.net sitesi. Yayın yönetmenliğini bir ODTÜ'lü hemşerim Emrah Polat'ın yaptığı derginin çok güçlü bir içeriği var. Yeni çıkan kitaplar, yazarların çalışmaları, söyleşiler, edebiyat dünyasındaki gelişmeler hakkında çok güncel haberler ve makalelerin yer aldığı sitede öykülerinizi de yayınlatabiliyorsunuz. Takip etmenizi tavsiye ederim!&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-0H2qw7RFGTc/TibCu-gwRZI/AAAAAAAADSg/vx0WGp34Ymw/s1600/edebiyathaber.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 84px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5631402496383534482" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-0H2qw7RFGTc/TibCu-gwRZI/AAAAAAAADSg/vx0WGp34Ymw/s320/edebiyathaber.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;Facebook, twitter ve benzeri sosyal ağlardan da izleyebileceğiniz edebiyathaber, geçtiğimiz haftalarda Japon Yapmış hakkında bir tanıtım yazısına yer verdi. Bir edebiyat sevdalısı Çamay Özalp'in tatlı kaleminden çıkan yazıyı ben çok beğendim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.edebiyathaber.net/japonyapmis.html"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;http://www.edebiyathaber.net/japonyapmis.html&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Ardından, üyesi olduğum Ankaralı Gezginler grubunun e-bülteni Ankara Çiğdeminde benimle yapılan bir söyleşi yayımlandı. Ankaralı Gezginler, hem Ankaralı olmalarını, hem de gezginliklerini aynı anda vurgulayan çok seçkin bir gezgin grubu. Söyleşi, hem Japon Yapmış kitabım, hem de Türkiye Gezginler Kulübünün Gezi Yazısı yarışmasında aldığım ikincilik ödülü ekseninde gelişti:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-JAAkG6V6dVk/TibCuUGU2MI/AAAAAAAADSQ/wyUF1_nAU8E/s1600/Ankara%25C3%2587i%25C4%259Fdemi1.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 254px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5631402484998396098" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-JAAkG6V6dVk/TibCuUGU2MI/AAAAAAAADSQ/wyUF1_nAU8E/s320/Ankara%25C3%2587i%25C4%259Fdemi1.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;İsteyene yazının tamamını gönderebilirim :) Bugünkü Japon Yapmış medya macerasını, Japonya'dan gelen sevindirici bir haberle kapatayım. Japon Kadın Futbol Takımı, çok büyük bir sürpriz gerçekleştirerek Dünya Şampiyonu oldu! Gambatte Nippon!&lt;/span&gt; &lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-nxewEXrV1AA/TibCunLwIxI/AAAAAAAADSY/wT-fRigc1GE/s1600/japanwomensoccer.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 180px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5631402490121429778" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-nxewEXrV1AA/TibCunLwIxI/AAAAAAAADSY/wT-fRigc1GE/s320/japanwomensoccer.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;Onur'un Seyir Defteri&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4107316844649820222-2375142953069902998?l=onurataoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://onurataoglu.blogspot.com/feeds/2375142953069902998/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4107316844649820222&amp;postID=2375142953069902998' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/2375142953069902998'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/2375142953069902998'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://onurataoglu.blogspot.com/2011/07/japon-yapms-medya-maceras-5.html' title='Japon Yapmış - Medya Macerası 5'/><author><name>Onur Ataoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04682502971083965324</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_2-h_6ED5gHk/SNzbBmaz8zI/AAAAAAAAAMY/cqMAHBK7IJY/S220/profile04.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-0H2qw7RFGTc/TibCu-gwRZI/AAAAAAAADSg/vx0WGp34Ymw/s72-c/edebiyathaber.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4107316844649820222.post-199571497335348807</id><published>2011-07-08T17:21:00.021+03:00</published><updated>2011-07-18T20:52:39.032+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='müzik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sıradaki şarkı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='cranberries'/><title type='text'>Sıradaki Şarkı: Linger</title><content type='html'>&lt;span style="font-family:verdana;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;strong&gt;Gitmek mi zor, kalmak mı zor?&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:georgia;font-size:85%;"&gt;Sıradaki şarkı serisinde bir an önce linger’a yer vermem gerektiğini fark ettim. Benim için çok özel bir şarkı olması yanında, kısa bir süre sonra internet filtrelerine takılabileceği ve arayanın bulamayacağı endişesine de kapıldım. Google’a girip “linger” yazanlar, çok yakında “lingerie” kelimesi yüzünden filtrelerde heba olabilirler.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-V-4tL7NY16w/ThcTtgDUepI/AAAAAAAADRY/x7b6POG-cdQ/s1600/linger.jpg"&gt;&lt;span style="font-family:georgia;font-size:85%;"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 266px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5626987931841624722" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-V-4tL7NY16w/ThcTtgDUepI/AAAAAAAADRY/x7b6POG-cdQ/s320/linger.jpg" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="left"&gt;&lt;span style="font-family:georgia;font-size:85%;"&gt;Linger kelimesinin “bir türlü ayrılamamak, askıda/sürüncemede kalmak, oyalanmak, takılıp kalmak, kolay kolay gidememek, ayakları geri sürümek” gibi anlamları varken, lingerie nasıl olmuş da iç gıcıklayıcı iç çamaşır gibi bir anlama gelmiş, Viktorya’nın Sırrı tarafından sahiplenilmiş, anlamak zor... Herhalde sürekli lingerie giyen biri sizi uzun süre parmağında “linger” edebilir diye düşünülmüş olabilir. Nitekim Dolores O’Riordan da şarkısında demiş ki; &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;and I'm in so deep&lt;br /&gt;you know I'm such a fool for you&lt;br /&gt;you've got me wrapped around your finger &lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:georgia;font-size:85%;"&gt;Artık iç çamaşırı konusunu kapatayım; çünkü “linger” şehvetli değil, son derece duygulu, iç parçalayıcı, göz yaşartıcı bir şarkıdır. Anafikri, sürüncemede/askıda bırakılan bir sevgilinin, yine de efendiliği bırakmadan haykırdığı çığlıklardır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:georgia;font-size:85%;"&gt;Belli ki muhatabımız bir odundur; ancak bu odunluğu çok da kasıtlı ve kötü niyetli değildir anlaşılan. Bir takım haltlar yemiştir, esas kızın kalbi kırılmıştır:&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;I swore, I swore I would be true&lt;br /&gt;and honey so did you&lt;br /&gt;so why were you holding her hand? &lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;is that the way we stand? &lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;span style="font-family:georgia;font-size:85%;"&gt;Ancak kızımız oğlanı halen sevmektedir; işte bu yüzden “linger” etmekte, iki arada bir derede kalmaktadır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;if you, if you could return&lt;br /&gt;don't let it burn, don't let it fade&lt;br /&gt;i'm sure i'm not being rude&lt;br /&gt;but it's just your attitude&lt;br /&gt;it's tearing me apart, it's ruining everyday&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte bu son mısra, “it’s tearing me apart, it’s ruining every day” çığlığı, hele ki Dolores’in sesinden duyulunca yürekleri dağlar. Sevdiğini bırakamayan kızcağız, belli ki “linger” etmekten de bıkmıştır, ve der ki;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;if you, if you could get far, trying not to lie&lt;br /&gt;things wouldn't be so confused&lt;br /&gt;and i wouldn't feel so used&lt;br /&gt;but you always really knew..i just wanna be with you &lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;Benim tek istediğim seninle olmaktı! Ama oğlanın tek istediği bu değilmiş demek ki... Tek isteklerin çakışmamasından doğan çatışma ilişkiye yansımış, ama çatışmanın sonucu ayrılıkla değil, gitmekle gidememek arası bir “araf”ta asılı kalmakla sonuçlanmıştır:&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;do you have to&lt;br /&gt;do you have to&lt;br /&gt;do you have to let it linger?.... &lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;span style="font-family:georgia;font-size:85%;"&gt;Rivayet odur ki, bu şarkı Dolores kızımızın aşık olduğu bir bahriyeli için yazdığı yaşanmış bir hikayedir. Aynı zamanda yazdığı ilk şarkıdır. Elinde şarkısı dolaşırken, Noel ve Michael Hogan biraderlerin gruplarına vokalist aradığını duyar (bakınız: &lt;/span&gt;&lt;a href="http://onurataoglu.blogspot.com/2009/11/muzikal-sayklamalar-birader-gruplar.html"&gt;&lt;span style="font-family:georgia;font-size:85%;"&gt;http://onurataoglu.blogspot.com/2009/11/muzikal-sayklamalar-birader-gruplar.html&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:georgia;font-size:85%;"&gt; ). “İşte bu benim şarkım, işte bu da sesim” diyerek söylemeye başlar ve tabii ki gruba alınır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-FY-wNcfJNtI/ThcTuFp4ePI/AAAAAAAADRg/5cZnDxu0uS0/s1600/the-cranberries.jpg"&gt;&lt;span style="font-family:georgia;font-size:85%;"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 288px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5626987941935479026" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-FY-wNcfJNtI/ThcTuFp4ePI/AAAAAAAADRg/5cZnDxu0uS0/s320/the-cranberries.jpg" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;span style="font-family:georgia;font-size:85%;"&gt;Bakarlar ki ses güzel, müzik güzel, şarkılar gayet iyi; “Başkaları yapabiliyorkene biz niye yapamıyorkene?” derler ve ilk albümlerine bu adı verirler: “Everybody else is doing it, so why can’t we?” Ve albümün lokomotif single parçası, tabii ki “linger” olmuştur. Bu şarkıyla dolores’in sesine ve vokal tekniğine bayılan dinleyici, ikinci albüm olan “No need to argue”yu patlatmış, özellikle “zombie” tam bir fenomen olmuştur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama benim favorim halen Dolores’in sesinden “linger”dır. Dolores’in çok ilginç bir ses rengi var; aynı anda hem çok sert, parçalayıcı; hem de çok yumuşak ve sakinleştirici olabilen bir ses. Gayet duru, berrak ve şeffaf; sanki sese bakınca ötesini görebiliyorsunuz. insanın kulağını okşuyor; aynı zamanda da yüksek tonlara aniden inip çıkabiliyor. İngiliz/İrlandalı kadın vokallerin hastasıyız; Sinead O’Connor ve daha önce konuğum olan Dido’nun da benzer vokal üstünlüklerini unutmamak gerek...&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-VDSGdS5YyB8/ThcTtrq9kCI/AAAAAAAADRQ/deKEWLN_zVM/s1600/Dolores.jpg"&gt;&lt;span style="font-family:georgia;font-size:85%;"&gt;&lt;img style="WIDTH: 261px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5626987934960685090" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-VDSGdS5YyB8/ThcTtrq9kCI/AAAAAAAADRQ/deKEWLN_zVM/s320/Dolores.jpg" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;span style="font-family:georgia;font-size:85%;"&gt;Şarkının insanda bıraktığı büyük etkinin bir sebebi de muhteşem video klibidir. Siyah beyaz çekilen klipte ışığın ve gölgelerin muhteşem dansını izlersiniz. Sırf bu haliyle klip kısa film ödüllerini silip süpürse yeridir. Spotların, çakmakların, el fenerlerinin, araba farlarının, sokak lambalarının, çıplak ampüllerin ışığında ve yarattıkları gölgelerin kuytusunda eskiye ait bir şeyler aranmaktadır. Yine eskiye ait televizyonlar, radyolar, fotoğraflar ve kişisel eşyalar izleyene ayrı bir hüzün yükler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=G6Kspj3OO0s"&gt;&lt;span style="font-family:georgia;font-size:85%;"&gt;http://www.youtube.com/watch?v=G6Kspj3OO0s&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:georgia;font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Klipte Dolores’in peşinden eski, terk edilmiş bir eve girer odalarını dolaşırsınız. Bir şey arayıp aramadığınız, bulmayı isteyip istemediğiniz belli değildir. Siz bir şey ararken geçmişinizden birisi de sizi gözlemektedir. Bir süre sonra klibe yeni karakterler de katılır. Hepsinin ortak özelliği, yakın geçmişte bir acı çektiklerini gösteren, ancak gayet umursamaz yüz ifadeleridir. Karakterlerin iyi veya kötü bir hatırası olan mekanlarda karşılaşmaları, bakışmaları nedense çok yürek parçalayıcıdır.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;span style="font-family:georgia;font-size:85%;"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 243px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5626988970749348962" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-KtuOdBJvxJc/ThcUp-SOTGI/AAAAAAAADRo/7sIvB_S7Pa0/s320/the-cranberries-linger.jpg" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;span style="font-family:georgia;font-size:85%;"&gt;Bir süre sonra ismiyle müsemma şarkıya takılıp kalır, bırakmak ister ama bırakamaz, ve bir “linger” içinde tutsak olursunuz. Dönüp dönüp tekrar dinlersiniz, dinledikçe hem hüzünlenir, hem de Dolores’in yumuşak sesinden huzur duyarsınız. İddia ediyorum ki bu şarkı strese, depresyona, can sıkıntısına, ülser ve damar sertliğine çok iyi gelmektedir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:georgia;font-size:85%;"&gt;Şarkı bu duygusallığı ile Adam Sandler’in sevimli komedisi “Click”te sağlam bir rol kapmıştır. Bir başka “başarılı” Kate Beckinsale ile evli olmasına rağmen işkolik bir aile babasını canlandıran Adam, bir gün “universal” bir uzaktan kumanda satın alır; ancak alet o kadar “universal” çıkar ki, hayatını da ileri ve geri sarabilir. Bir süre sonra o kumandayı değil, kumanda onu kumanda etmeye başlar, falan filan...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Filmin bir yerinde Adam hayatını geri sardığında, genç Adam’in kız arkadaşıyla (gelecekteki karısı) bir cafede buluştuğu güne gider. Kate, bir peçeteye kalemle “will you stil love me in the morning?” yazar. Genç Adam da peçeteye “forever and ever, babe” yazar. Bu cevap doğru cevaptır ve fonda bangır bangır “linger” çalarken öpüşmeye başlarlar... Güzel bir sahnedir, tavsiye edilir. &lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;Onur'un Seyir Defteri&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4107316844649820222-199571497335348807?l=onurataoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://onurataoglu.blogspot.com/feeds/199571497335348807/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4107316844649820222&amp;postID=199571497335348807' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/199571497335348807'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/199571497335348807'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://onurataoglu.blogspot.com/2011/07/gitmek-mi-zor-kalmak-m-zor-sradaki-sark.html' title='Sıradaki Şarkı: Linger'/><author><name>Onur Ataoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04682502971083965324</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_2-h_6ED5gHk/SNzbBmaz8zI/AAAAAAAAAMY/cqMAHBK7IJY/S220/profile04.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-V-4tL7NY16w/ThcTtgDUepI/AAAAAAAADRY/x7b6POG-cdQ/s72-c/linger.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4107316844649820222.post-387169476808801699</id><published>2011-07-01T14:52:00.016+03:00</published><updated>2011-07-01T17:09:52.513+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='müzik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='mısırlı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gezi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Dario Moreno'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='İzmir'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Türkiye'/><title type='text'>İzmir'in Asansöründe Dario Moreno Ezgileri</title><content type='html'>&lt;strong&gt;Deniz ve Mehtap Mısırlı'yı Sordular...&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Henüz bunaltıcı sıcakların başlamadığı bir Haziran akşamı İzmir’de kalacağım otele yerleştikten sonra lobide bulduğum “Konak Kent” dergisini kurcalamaya başladım. Önüme ilk çıkan makale, “Tepe Tepe Konak”. “Konak ilçesini tepe tepe kullanın" iddiasından ziyade, İzmir’in nasıl da tepeler üzerine kurulduğunu anlatan keyifli bir yazı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yazıda gözüme çarpan tepe isimlerinden bazıları şöyleydi; Değirmentepe, Tınaztepe, Kocatepe, Duatepe, Çimentepe, Zafertepe, Leventtepe, Yıldıztepe, Pilavtepe, Gültepe, Samantepe, Çınartepe... Göztepeyi, Tepecik’i, Kadifekale’yi saymıyorum bile! Yedi tepe üzerine kurulmuş İstanbul’un ardından, İzmir’in yetmiş yepe üzerine kurulduğunu öğrenmek ilgimi çekiyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;O zaman, akşam yemeğinin ardından “Dün sana bir tepeden baktım aziz İzmir” demek farz oldu. İyi ama, dolu mideyle Konak sahilinden tepelere kim tırmanacak? En iyisi bir toplu taşım aracı kullanmak. Otobüse, dolmuşa binesim yok; otelden çıkıp az biraz yürüyorum ve işte aradığım “toplu ulaşım” aracı: Asansör! &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-UL4JJyfsY3o/Tg22YRH1QzI/AAAAAAAADRI/SnEbFwCKAQA/s1600/izmir08.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 240px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5624352037684986674" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-UL4JJyfsY3o/Tg22YRH1QzI/AAAAAAAADRI/SnEbFwCKAQA/s320/izmir08.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;O muhteşem asansör kulesini cep telefonumla anca bu kadar çekebildim...&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="left"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Asansörün toplu ulaşımda kullanıldığını İzmir dışında Monaco ve Brüksel’de görmüştüm. Topoğrafyasında tepe sorunsalı olan kentlerde, vatandaşlarını keskin kot farklarından kurtarmak için bulunabilecek en mantıklı çözümlerden birisi büyük asansörler kullanmak. İnsanların nefes nefese tırmanacağı dik bir bayırı birkaç saniyede kat ettirmek, bir belediye için verilebilecek en güzel hizmetlerden.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak, Monaco ve Brüksel’den kat be kat güzel bir asansörü olan İzmir’de bu hizmeti ilk olarak belediye değil, Nesim Levi isimli bir vatandaşımız sağlamış. Sahildeki Mithatpaşa Caddesi ile 60 metre yükseklikteki Halil Rıfat Paşa mahallesi arasında 1907 yılında işletmeye açılan asansör, ilk yıllarda buhar gücüyle çalışıyormuş. Tuğlaları Marsilya’dan getirilen asansör, 1970’lere kadar çalışıp emekliye ayrılmış. 1992’de iyi bir restorasyon geçirdikten sonra tekrar hizmete sokulmuş. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-ZVpmc5EKz4c/Tg22FflKSMI/AAAAAAAADQg/mRRc5sOUBq8/s1600/izmirasans%25C3%25B6r.jpg"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 210px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5624351715148581058" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-ZVpmc5EKz4c/Tg22FflKSMI/AAAAAAAADQg/mRRc5sOUBq8/s320/izmirasans%25C3%25B6r.jpg" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="left"&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;İzmir'i tanıtan bir siteden alıntı fotoğraf, asansörün haşmetini sergiliyor&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Şu anda asansörün üst terasında şık bir kafe-restoran hizmet veriyor ve muhteşem bir İzmir manzarası eşliğinde, püfür püfür meltem esintisinde yiyip içebiliyorsunuz. Karnınız doyduktan sonra da asansöre binip rahatlıkla 50-60 metre aşağıya inebiliyorsunuz. Asansör inerken hoparlörlerinden güzel bir ses yükseliyor: “Deniz ve mehtap, sordular seni, neredesiiin”.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Asansörden inince duyduğunuz ezginin sırrını çözüyorsunuz; şu anda Dario Moreno sokağındasınız. Hayır, sokağa yabancı birinin ismi verilmiş değil; dünyaca ünlü bir Türk şarkıcının, ya da Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı şarkıcının yaşadığı sokaktasınız. Mithatpaşa Caddesine bağlanan yaklaşık 50 metrelik bu kısa sokak, sağlı sollu “sakız evleri” ile çevrelenmiş. Sakız evi, İzmir civarında rastlanan, iki-üç katlı, cumbalı, çok sevimli bir mimari tarz; Dario Moreno da eli biraz para tutunca bu sokaktan bir ev alıp yerleşmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yıl doksanıncı doğum yılı kutlanan Dario amca, 1921 yılında Aydın’ın Germencik ilçesinde doğmuş. Moreno Arugete isimli Musevi bir şimendifer işçisi olan babası, Dario doğduktan bir süre sonra ölmüş, ardından çıkan bir yangında evleri yanmış. Anneleri, Dario ve kardeşini toparlayıp İzmir’in Tilkilik diye bilinen Yahudi mahallesine yerleşmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dario, küçük yaşlardan itibaren hem okuyup hem çalışmış; köftecide çıraklık yaparken bile müzik yeteneği su yüzüne çıkmaya başlamış. Mahalle arasında bulduğu çatlak bir gitarı çalmayı öğrendikten sonra, Musevilerin Bar Mitsvah törenlerinde çalıp söylemeye başlamış. Yanında çalışmaya başladığı avukat Nuri Fettah Bey, Dario’ya şan, gitar ve piyano dersleri aldırdıktan sonra askerde Orduevi solistliği, İzmir’de gazinolarda sahne derken almış yürümüş... &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-KQ2l9lMJpq4/Tg22FwIoaPI/AAAAAAAADQo/NDJKYCwQQuo/s1600/dario-moreno.jpg"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 318px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5624351719592323314" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-KQ2l9lMJpq4/Tg22FwIoaPI/AAAAAAAADQo/NDJKYCwQQuo/s320/dario-moreno.jpg" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Moreno, 1950’li yıllarda Ankara’da Gar Gazinosu’nda sahne almış. Kalacağı otelin odalarının tümü dolu olduğundan, kendi halinde, sessiz bir diğer müşterinin odasını paylaşması teklif edilmiş. Dario kabul etmiş; kendisi, geceleri çalışıp gündüzleri uyuduğu, oda arkadaşı da tam tersi bir hayat sürdüğü için günlerce hiç karşılaşmamışlar. Sonunda bir sabah denk geldiklerinde Dario kendini tanıtmış:&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;-Merhaba, ben Dario Moreno, şarkı söylerim.&lt;br /&gt;-Merhaba, ben de Orhan Veli, boşta gezerim.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İki büyük sanatçımızın bu ilginç tanışmasının ardından, Moreno sonunda İstanbul piyasasında görücüye çıkmış. Kalamış ve Fenerbahçeyi salladıktan sonra, Atina-Cannes-Paris hattı üzerinden Avrupa’yı fethetmiş. Napolitenler, kalipsolar derken Dario dünyaca ünlü bir şarkıcı olmuş. Moreno, bir Fransız radyosunun düzenlediği alkış yarışmasında “Adieu Lizbon” şarkısı ile (Elveda Lizbon – asansörüyle meşhur bir başka şehir) dakikalarca alkışlanmış.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-mjN7PG9T0AY/Tg22GipVGoI/AAAAAAAADRA/_RHjPn0GCFw/s1600/dario-moreno2.jpg"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;img style="WIDTH: 314px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5624351733151242882" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-mjN7PG9T0AY/Tg22GipVGoI/AAAAAAAADRA/_RHjPn0GCFw/s320/dario-moreno2.jpg" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Ve ardından sinema kariyeri... Paris ve Cannes’te bu kadar meşhur olduktan sonra, Brigitte Bardot ile bir filmde rol almış. Venedik Film Festivalinde “en iyi yardımcı oyuncu” ödülü ve ardından gelen bir çok filmde aldığı rollerle Avrupa sinemasında sıkı yer edinmiş. Fransa adına birinci geldiği bir ödül töreninde Türk olduğunu ilan ederek göndere Türk bayrağı çektirmesi, ölene kadar Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olarak kalması unutulmaz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1968 yılında henüz 47 yaşındayken vefat eden Moreno, annesinin ısrarıyla Tel Aviv’de defnedilmiş. Fransa’da şöhretinin zirvesindeyken bile sık sık İzmir’e gelen, arkadaşlarıyla nargile tüttüren, çilingir sofrası kuran, briyantinli saçları, ince bıyığı ve göbeği ile cana yakın bir İzmirli olan Dario’nun vasiyeti ise şu şekildeymiş: &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-YprYjoqKYfU/Tg22Gae9fwI/AAAAAAAADQ4/K4WhjxEPZjs/s1600/dariomoreno-vasiyet.jpg"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 226px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5624351730960269058" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-YprYjoqKYfU/Tg22Gae9fwI/AAAAAAAADQ4/K4WhjxEPZjs/s320/dariomoreno-vasiyet.jpg" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Annesi neden inat edip cenazeyi İsrail’e götürmüş bilinmez... Ama neyse ki Dario’nun sesi halen İzmir Asansör civarını her daim çınlatıyor. Bu kadar İzmir düşkünü bir şarkıcının en meşhur şarkılarından birisinin “İstanbul’un kızları” olması ilginç: “İstanbul’un kızları bilsen ne şeker”... Dario amca, onların çoğu İzmir’den gitmedir muhtemelen!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çocukken en komiğime giden şarkılarından birisi de “Ya Mustafa Ya Mustafaaa” diye süregiden, insana göbek attırabilen neşeli şarkıydı. Bir de “İstanbul, konstantinopol” minvalinde giden oynak bir şarkısı daha vardı; 1960'larda çevrilmiş, Türkiye'de geçen yabancı filmlerde mutlaka fon müziği olurdu! Dario’nun “Besame Mucho”, “O sole mio” gibi yorumlarını da kaçırmamak gerek; muhteşem bir ses...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama Türkiye’de Moreno’nun en çok tanınan parçası, tabii ki seni soran deniz ve mehtap:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;deniz ve mehtap sordular seni neredesin?&lt;br /&gt;nasıl derim terk etti,&lt;br /&gt;bırakıp beni gitti,&lt;br /&gt;anladılar ki aşkımız bitti…&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;alay ettiler benle hep,&lt;br /&gt;sen oldun bunlara bak sebep,&lt;br /&gt;mehtap dedi: "gördüm ah onu,&lt;br /&gt;belinde erkek kolu&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;Şarkıda ilgimi çeken nokta, elemanımıza koyan şeyin, ayrılık acısı çekmesinden çok terk edildiği için madara olması! Esas kız çoktan beline bir erkek kolunu dolamış bile; bu yüzden deniz ve mehtap, ve hatta rüzgar ve martı esas oğlanı makaraya sarıp duruyorlar. Terk edilmek bir yere kadar; ama bu kadar aleni ofsayta düşmek çok feci olmuş! Şarkıyı ilerleyen yıllarda Tanju Okan’dan dinlemek de gayet keyifliydi doğrusu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ve son olarak, Dario’nun çok bilinen, ama çoğu kişinin bildiğini bilmediği bir şarkı yorumu daha var; Misirlou! Türkçesi “mısırlı” olarak bilinen bu güzel şarkının 1920’lerde yine İzmir kökenli bir Rum (Patrinos) tarafından bestelendiği sanılıyor. Tahminen İzmir’de yaşayan Mısırlı güzel bir kızdan bağrı yanan bir esas oğlanın feryadını haykıran şarkı zaman içinde çok beğenilmiş. Dario’nun mısırlı yorumu kulaklarınızın pasını alacak türden; ama şarkıya uluslararası ününü sağlayan yorumu ABD’li bir gitarist, Dick Dale’e ait. Şarkıyı hızlı bir rock’n roll temposunda çalan Dale’in yorumu, çook meşhur bir yönetmenin dikkatini çekince çook meşhur bir filmde kullanılmış. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-tKaVKIQVF8w/Tg22GCrXy0I/AAAAAAAADQw/_C6SljbhIls/s1600/johnuma2.jpg"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 294px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5624351724569873218" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-tKaVKIQVF8w/Tg22GCrXy0I/AAAAAAAADQw/_C6SljbhIls/s320/johnuma2.jpg" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Şöyle ipucu vereyim; John Travolta ile Uma Thurman dans pistine çıkarlar, ayakkabıları fora ettikten sonra yüzlerinde bitkin bir ifade ile gözlerine sürme çekermiş gibi bir figürle sinema tarihine geçen bir dans sahnesinde yer alırlar. İşte bu filmin jeneriğinde kullanılan parça, Dario’nun yorumu ile olmasa da, “Mısırlı”dır. Şarkı artık alıp yürümüştür, daha sonra Black Eyed Peas tarafından “Pump It” olarak da pompalanır, önünde kimse duramaz!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;“Mısırlı”yı hızlı bir tempoda yorumlayan Dick Dale’in babasının Lübnan/Ermeni asıllı olması sonucu, bu popüler şarkının milliyeti hakkında çekişmeler yaşanmış. Şarkının uzun yıllardır Yahudi düğünlerinde söylenegelen Yiddish (Alman yahudicesi?) versiyonu ortalığı iyice karıştırmış. Kısacası, bu şarkı Rumlar, Ermeniler, Yahudiler, Türkler ve hatta bilimum Doğu Akdeniz toplumlarınca benimsenmiş/sahiplenilmiş. Birbiriyle kanlı bıçaklı olan kültürlerin aynı zamanda ne derece iç içe geçtiğinin en güzel örneklerinden birisi olmuş “Pulp Fiction”da yer alan Mısırlı şarkısı...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, şarkının hangi versiyonunu dinleyelim diye soracak olursanız... Tabii ki İzmir Asansör mahallesi ile başlayan yazının başrol oyuncusu Dario Moreno yorumunu kaçırmayın derim:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=uu4Wtcof5ik"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;http://www.youtube.com/watch?v=uu4Wtcof5ik&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Şarkının bir de Türkçe versiyonu var ki, Dario Moreno’nun yıldızının pek barışmadığı rivayet edilen bir sanatçımız, (daha doğrusu san’at güneşimiz) tarafından söylenmiş:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=w1LH6F3pV6E"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;http://www.youtube.com/watch?v=w1LH6F3pV6E&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Evet, karşınızda Zeki Müren ve “Yaralı Gönül”. Bu iki üstad söylentilere göre pek anlaşamasalar da, aynı şarkıyı Fransızca ve Türkçe olarak gayet güzel icra etmişler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;Yaralı bir gönülden başka&lt;br /&gt;Ne bıraktın bende hatıra&lt;br /&gt;Günah değil mi yazık değil mi bana&lt;br /&gt;Gel yeter artık sar beni kollarına&lt;br /&gt;Ah bu acı bu keder ne zaman biter&lt;br /&gt;Bırak bu nazı bırak bu inadı&lt;br /&gt;Senin de gönlün daha dünden razı&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;Zeki Müren versiyonunun şarkının orjinal sözleri ile hiç bir bağlantısı olmadığı gibi, “deniz ve mehtap”a daha yakın olduğunu iddia edebiliriz. Keşke Quentin Tarantino, Pulp Fiction’da Zeki veya Dario yorumunu kullansaydı! &lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;Onur'un Seyir Defteri&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4107316844649820222-387169476808801699?l=onurataoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://onurataoglu.blogspot.com/feeds/387169476808801699/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4107316844649820222&amp;postID=387169476808801699' title='4 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/387169476808801699'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/387169476808801699'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://onurataoglu.blogspot.com/2011/07/izmirin-asansorunde-dario-moreno.html' title='İzmir&apos;in Asansöründe Dario Moreno Ezgileri'/><author><name>Onur Ataoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04682502971083965324</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_2-h_6ED5gHk/SNzbBmaz8zI/AAAAAAAAAMY/cqMAHBK7IJY/S220/profile04.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://2.bp.blogspot.com/-UL4JJyfsY3o/Tg22YRH1QzI/AAAAAAAADRI/SnEbFwCKAQA/s72-c/izmir08.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>4</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4107316844649820222.post-4970299296175887584</id><published>2011-06-28T14:46:00.018+03:00</published><updated>2011-06-28T15:43:26.641+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='müzik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sıradaki şarkı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Ernest hemingway'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Metallica'/><title type='text'>Sıradaki Şarkı : For Whom The Bell Tolls</title><content type='html'>Çanlar Kimin İçin Çalıyor? Tabii ki Senin İçin!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Metallica'nın bir konseri esnasında James Hetfield “HEY HEY HEY” diye bağırarak seyirciye gaz vermeye başladıysa, “çanlar sizin için çalacak” demektir. Nitekim az sonra okkalı bir kilise çanı çangırdamaya başlar ve bas gitarla bir şarkıya nasıl muhteşem bir giriş yapılacağını duyarsınız. Efsane basçı Cliff Burton’un bu melodik buluşu, Lars’ın davullara abanması ile seyirciyi hoplatmaya başlar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şarkıyı hangi yılda dinlediğinize bağlı olarak, Cliff Burton (Cliff’em A&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;ll)/Jason Newsted veya Robert Trujillo’nun ritmik bas girişi iç organlarınızı bir-bir buçuk dakika kadar (yaklaşık 16 çan gongu) titretir. Danimarka’da talihsiz bir trafik kazasında ölen Cliff’e şükranlarımızı sunarken, şarkının bir buçukuncu dakikası civarında Kirk Hammet’in gitar riff’i içinizi ısıtmaya başlar. Kısaca şunu söyleyebilirim ki, Thrash Metal akımının (trash değil, thrash) “Big Four”undan biri sayılan, hatta ticari başarı açısından “biggest” denilebilecek Metallica’nın bu şarkısı, thrash metal sevmeyenleri bile avucuna alabilir. Son derece melodik ve temiz bir şarkı olan “For Whom the Bell Tolls”, grubun fanatiklerinin ilk üçüne girmeyebilir; ama benim gönlümdeki yeri ayrıdır. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 240px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5623243744680886642" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-YaXYtdRBUGE/TgnGZH8kQXI/AAAAAAAADP4/lLcPgv5fckc/s320/For_Whom_The_Bell_Tolls.jpg" /&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="left"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Şarkının adını ilk duyanlar, “yahu, ben bu isimle bir kitap/film biliyorum” diyebilirler. Haklılar, çünkü Çanlar Kimin İçin Çalıyor”, Amerikan gazeteci/öykücü/romancı Ernest Hemingway’in en meşhur kitaplarından biridir. Hayatı boyunca Afrika, Küba, İtalya, İspanya gibi değişik ülkelerde yaşamış, nerede bela varsa oraya burnunu sokmuş bu yüce yazarın “Çanlar Kimin İçin Çalıyor” isimli romanı, İspanya İç Savaşına dair çok etkileyici bir kitaptır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ernest’in kendiyle özdeşleştirdiği roman kahramanı Robert Jordan, İspanya İç Savaşında Cumhuriyetçi gerillalar ile birlikte faşist Franko yönetimine karşı savaşmaya giden bir Amerikalıdır. Patlayıcılardan anladığı için, ona da bir köprüyü havaya uçurmak görevi verilir. Robert’in gerilla çetesi ile ilişkileri, savaşanların iç çatışmaları, sevgi, ihanet, adanmışlık, inanç ve bilimum karmaşık duygular romanda işlenir. Savaşın anlamsızlığı, yozluğu ve acımasızlığı hakkında “Silahlara Veda” kitabını da yazan Hemingway, İspanya İç Savaşında Cumhuriyetçilere önemli maddi yardımlar da yapmıştır.&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-dae-M-COzOI/TgnGZJjv-yI/AAAAAAAADQA/dRfNvFwrkz8/s1600/Ernest-Hemingway.jpg"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;img style="WIDTH: 317px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5623243745113668386" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-dae-M-COzOI/TgnGZJjv-yI/AAAAAAAADQA/dRfNvFwrkz8/s320/Ernest-Hemingway.jpg" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Metallica’nın solist/gitaristi James Hetfield, “Çanlar Kimin İçin Çalıyor” kitabından çok etkilenmiş ve hislerini bir şarkıya dökmüştür. Yazının başında tarif ettiğim, yaklaşık iki dakikalık enstrümantal girişin ardından Hetfield can alıcı soruyu sorar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;make his fight on the hill in the early day&lt;br /&gt;constant chill deep inside&lt;br /&gt;shouting gun, on they run through the endless grey&lt;br /&gt;on the fight, for they are right, yes, but who's to say?&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;Haklıysanız bile kime ne? Değil mi ama? Savaşın birinci kuralı değil midir, tarihi "haklılar" değil, “kazananlar” yazar... Siz de savaştığınızla kalırsınız.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;for a hill men would kill, why? they do not know&lt;br /&gt;suffered wounds test there their pride&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;Savaşların en bilindik kalıplarından değil midir, “karşıki tepeleri ele geçirmeliyiz”. Hetfield bu kalıba da şöyle bir değinir; büyük ihtimalle kitapta “El Sordo” isimli gerilla lideri ve adamlarının Franko birlikleri tarafından öldürülmesi sahnesinden esinlenilmiştir bu bölümde. El Sordo, Cumhuriyetçilerin asla savaşı kazanamayacağına inanan bir “gerçekçi” olmasına rağmen, kendini davasına ölümüne adamıştır. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-OrUq63rtu84/TgnGZ42yZcI/AAAAAAAADQY/6gBhBWirbJk/s1600/Canlar-Kimin-Icin-Caliyor.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 222px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5623243757809984962" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-OrUq63rtu84/TgnGZ42yZcI/AAAAAAAADQY/6gBhBWirbJk/s320/Canlar-Kimin-Icin-Caliyor.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="left"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;İspanyol Cumhuriyetçilerin yanında savaşan Amerikalı Jordan, sağ kurtulma şansı imkansıza yakın olan köprüyü uçurma görevinden vaz geçmez; sevgilisi Maria’ya “ölümüne patlatacağız köprüyü” der ve görevi başarırlar. Ancak kaçarlarken Jordan yaralanır ve geride kalır; faşistlerin onu yakalaması an meselesidir. Artık tek yapabileceği, öldürülene kadar çarpışmaya devam etmektir. James Hetfield, o anı şöyle anlatır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;take a look to the sky just before you die&lt;br /&gt;it is the last time he will&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;Çok basit iki mısra gibi görünmesine rağmen, şarkının bu kısmı her dinleyişimde tüylerimi ürpertir (cümledeki you/he uyumsuzluğuna takılmayın, amcam öyle yazmış işte...) Ve arkasından, Jordan’ın o anda hissedebiliyor olacakları, kendisinin ait olmadığı, ama sonuna kadar inandığı bir savaştaki yeri betimlenerek konu kapatılır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;blackened roar massive roar fills the crumbling sky&lt;br /&gt;shattered goal fills his soul with a ruthless cry&lt;br /&gt;stranger now, are his eyes, to this mystery&lt;br /&gt;he hears the silence so loud&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;“He hears the silence so loud”! Eline sağlık James, klasikler arasına girmiş bir romandan esinlenen olağanüstü bir şarkı olmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eğer İspanyol İç Savaşı hakkında biraz daha okumak isterseniz, size tereddütsüz Eric Arthur Blair’in, ya da bilinen adıyla George Orwell’in “Katalonya’ya Selam” (Homage to Catalunia) kitabını öneririm. Meşhur “1984” adlı distopya romanı ile tanınan Orwell’in “Katalonya’ya Selam” kitabı, komünist bir ütopya sahnesi ile başlar. Yıl 1936, Barcelona şehri M.Ö. (Messi’den Önce) günlerini yaşamaktadır. İşçi/anarşist gruplar Katalonya bölgesinin idaresini ele almış, kolektivist bir yönetim tarzını hayata geçirmişlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ancak İç Savaş patlamak üzeredir; Franko güçleri Katalonya bölgesine saldırır ve yıllar sürecek Real Madrid – Barcelona çekişmesinin tohumları atılır. Orwell, boynundan vurulup ağır yaralanana kadar POUM Partisi güçleriyle beraber Franko ordusuna karşı çarpışır. Bu sıradaki gözlemlerini, anarşist/komünist/sosyalist grupların kendi içindeki çelişkileri, çatışmaları ve olanaksızlıkları sonucu düzenli Franko ordusuna karşı savaşı kaybetme sürecini çok etkiletyici bir şekilde anlatır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yüzeysel bir tanımla “İngiliz Hemingway’i” olarak tanımlayabileceğim Orwell’in “Katalonya’ya Selam” kitabı, İspanyol İç Savaşı’nın detaylarını çok daha iyi yansıtır. “Çanlar Kimin İçin Çalıyor” ise, İspanya’da geçmesine rağmen, savaş, aşk ve hayat hakkında daha evrensel bir anlatıma sahiptir. Zaten kitaba ismini veren çanların çalışı, 17, yüzyıl İngiliz şair/rahibi John Donne’nin bir yapıtından alıntıdır. John Donne, günümüzün yükselen akımlarından “bizler ayrı birer birey değil, büyük bir bütünün parçasıyız” akımı doğrultusunda vaazlar vermiş ve demiş ki;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;no man is an island, entire of it self;&lt;br /&gt;every man is a piece of the continet, a part of the maine&lt;br /&gt;any mans death diminishes me, because I am involved in mankinde;&lt;br /&gt;and therefore never send to know for whom the bell tolls; it tolls for thee... &lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Yani arkadaş diyor ki: Biz hepimiz bir bütünün parçasıyız; o yüzden herhangi birinin acı çekmesi, zarar görmesi, ölümü hepimizi etkiler. “Çanlar kimin için çalıyor” diye sorma sakın; ola ki senin için çalıyordur!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir Metallica şarkısından yola çıkıp 17. yüzyıl İngiliz şairlerine kadar geldik. Benim için alışılmadık şey değil, daha önce de bir Iron Maiden şarkısından yola çıkıp (Rime of the Ancient Mariner) 18. yüzyıl şairlerinden Coleridge’e kadar keyifle uzanmıştım: &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;a href="http://onurataoglu.blogspot.com/search/label/coleridge"&gt;http://onurataoglu.blogspot.com/search/label/coleridge&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yine iddia edeceğim, edebi/kaliteli şarkı sözleri için hard rock/heavy metal gruplarından şaşmayın. Yüksek sound içinde “gümbürtüye gidebilecek” çok nefis şarkı sözlerini kaçırmayın!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Metallica’nın savaş karşıtı bir diğer muhteşem şarkısı “One” tabii ki; onun da apayrı bir hikayesi ve konsepti var, başlı başına bir yazı konusu olur. “One”, Metallica’nın Bob Rock öncesi son albümü “And Justice For All”da yer alıyor ve yürekleri titretiyor. Metallica, tarihi boyunca çok fazla dönüm noktası geçirmiş bir grup; Lars Ulrich ve James Hetfield, yola önce baba gitarist Dave Mustaine ile çıkıyor. Dave sürekli ayyaş dolaştığı için onu gruptan atıyorlar (Sanki James hiç içmiyor; ilerleyen yıllarda onun alkol bağımlılığı yüzünden grup çalışmaları sekteye uğruyor, eleman alkol tedavisi görüyor falan...).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Dave’in gruptan ayrılıp Megadeath’i kurmasının ardından (iyi yapmış, metal dünyası yüce bir grupla daha tanıştı böylece) Exodus’un gitaristi Kirk Hammet Metallica’ya transfer edilir. Thrash Metal’in kitabını, pardon ansiklopedisini yazan canım arkadaşım Cemal’e göre, Metallica Exodus’tan yanlış gitaristi transfer etmiş, Gary Holt gibi bir yetenek dururken Kirk Hammet’i almıştır. Olsun, Kirk de Metallica’ya gayet yakışmıştır bence.&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-6arZ8dyE3WM/TgnGZZodrXI/AAAAAAAADQI/9e8If3JZanc/s1600/metallica2.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 251px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5623243749428407666" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-6arZ8dyE3WM/TgnGZZodrXI/AAAAAAAADQI/9e8If3JZanc/s320/metallica2.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;/p&gt;Ardından bas gitarist Cliff Burton’un eklenmesiyle rüya kadro tamamlanmış, Hetfield/Ulrich/Burton/Hammet ekibiyle Kill’Em All, Ride the Lightning ve Master of Puppets albümleri çıkarılmıştır. Master of Puppets, grubun fanlarına göre Metallica’nın doruk noktasıdır; ben de kabul etmekle beraber, gönlüm biraz daha Ride the Lightning’e kayar (For Whom the Bell Tolls’un olduğu albüm).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Master of Puppet’stan sonra Cliff Burton’un öldüğü şanssız trafik kazası, grubun çizgisini koruduğu bir albüm daha, ve ardında Bob Rock’lı yıllar. Bob Rock’ın yapımcılığını üstlendiği “Metallica” (veya, “Black”) albümü, büyük ticari başarı sağlasa ve grubun beğenen kitlesini biraz daha genişletse de, sadık hayranların büyük infialine yol açar. Çoğuna göre Metallica artık laylaylom bir piyasa grubu olmuştur. Arkadan gelen Load, Reload falan daha da kötüdür zahir... Metallica fanatikleri, Aerosmith, Bon Jovi gibi grupların da yapımcısı olan Bob Rock’ı yakalasa bir kaşık suda boğacaktır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Birkaç ay önce TV’de tesadüfen izlediğim bir Metallica belgeselinde James Hetfield bu durumu hayretle karşılıyordu. Ona göre, Bob Rock öncesi çalıştıkları yapımcılar Metallica’ya kan kusturmuşlar; bob Rock ise, her şeyden önce onlar için çok iyi bir arkadaş, çalışması çok rahat bir yapımcı olmuş. Hatta, Cliff sonrası basçıları Jason Newsted gruptan ayrıldığında bir süre karın tokluğuna bas gitaristlik de yapmış! Tabii Hetfield grubun müzikal çizgisindeki (bizce olumsuz) değişime hiç değinmiyor; ayranım ekşi diyecek hali yok ya!&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-gU7kTqE_s7c/TgnGZkmVpbI/AAAAAAAADQQ/TbkS9M5QLL8/s1600/James-Hetfield.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 238px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5623243752372282802" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-gU7kTqE_s7c/TgnGZkmVpbI/AAAAAAAADQQ/TbkS9M5QLL8/s320/James-Hetfield.jpg" /&gt;&lt;/a&gt; &lt;/p&gt;Metallica’nın “Metallica” sonrası albümleri beni pek ırgalamasa da, grubun eski şarkıları onları ilelebet ayakta tutabilir. Yıllar sonra bile konserlerinde Master of Puppets’tan, Ride the Lightning’den, Kill’Em All’dan çaldıkları muhteşem şarkıların mirasını yiyebilirler. Neyse ki yıllar içinde konser performansları düşmedi, eski şarkılarını halen çok iyi çalabiliyorlar, hele ki James Hetfield’in sesi soluğu daha bir olgunlaştı, yerine oturdu, dadından yinmez oldu...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu yüzden For Whom The Bell Tolls’u bir kez daha Metallica’nın konser albümlerinden dinleyebilirsiniz. Özellikle “Live Shit: Binge&amp;amp;Purge” gibi ucubik bir isme sahip üç CD’lik muhteşem albümde ve “S&amp;amp;M” (Symphony&amp;amp;Metallica) isimli, Metallica’ya San Fransisco Senfoni Orkestrası’nın eşlik ettiği canlı kayıtlarda şarkının tadına daha bir varacaksınız. Kaçırmayın!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=O_7r6eALGyg"&gt;http://www.youtube.com/watch?v=O_7r6eALGyg&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;Tabii bu kadar güzel ve gözde bir şarkı, çalınması da zor olmayınca (amatör müzisyenlerin yorumu) bir çok kez cover edilmiş. Örneğin Blue Öyster Cult versiyonu. Bir gün mutlaka “sıradaki şarkı” köşeme konuk edeceğim bu yüce grup, şarkıyı biraz daha yavaş bir tempoda, ama dolu dolu çalıyor. Davulcu ilginç fantezilere kaçsa da, kıymetli bir yorum; yuutup’da arayın, bulun... Finlandiyalı metal grubu Moonsorrow’un FWTBT yorumu da çok başarılı... “Hell Sinki Hell Singers” yazımda bahsettiğim “viking metal”in temsilcilerinden Moonsorrow, şarkıyı 7,5 dakikaya sündürerek, nordic bir sound ve hırıltılı bir vokalle cayır cayır çalmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Finlandiyalılardan bahsedince, Metallica’nın akustik/senfonik fanatikleri Apocalyptica’yı atlamamak gerek; 1996’da “Plays Metallica by four cellos” albümüyle kalbimizi kazanan bu arkadaşlar, ikinci albümlerinde For Whom the Bell Tolls’u da tıngırdattılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Peki, bu güzel şarkının Türk müziğine hiç bir yansıması olmadı mı? Oldu tabii, olmaz olur mu, ama şarkı Türkiye sınırlarından geçerken dini ve kültürel bir metamorfoz geçirerek bulunduğu coğrafyanın gerçeklerine uyum sağladı. Herhalde şarkıyı bu müslüman topraklarına kilise çanları ile sokacak değildik...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllar önce bir takside veya dolmuşta ilk duyduğumda dumur diyarlarının en uzak köşesine savurmuştu bu şarkı beni: Ezanlar bizim için okunuyor sevgilim! O anda gülmemek/düşüp bayılmamak için kendimi zor tuttum:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;- Bundan sonraki ezan bizim ezanımız olsun Hayriye&lt;br /&gt;- Hayır Kutbettin, sıradaki ezan akşam ezanı. Segah makamında ve oldukça çabuk okunur, bana bu ezanı mı layık gördün??&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Internette yaptığım küçük bir araştırmada, şarkının Karadenizli bir yerel sanatçı, Erkan Ocaklı tarafından yazılıp bestelendiğini gördüm. Pek fazla ortalığa dökülmüş biri olmasa da, kolbastı başta olmak üzere Karadeniz müziğine büyük emek vermiş, saygı duyulan bir kişilik olduğunu öğrendiğim Erkan Ocaklı, 2008 yılında Kazım Koyuncu gibi kanserden vefat etmiş:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;em&gt;ezanlar bizim için&lt;br /&gt;okunuyor sevgilim&lt;br /&gt;yapraklar mezarına&lt;br /&gt;dökülüyor sevgilim&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;ezanlar bizim için&lt;br /&gt;okunuyor sevgilim&lt;br /&gt;gözyaşım mezarına&lt;br /&gt;dökülüyor sevgilim&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=-CXaPWq54rM"&gt;http://www.youtube.com/watch?v=-CXaPWq54rM&lt;/a&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;Biz yine John Donne’un dediğine gelelim; hepimiz bir bütünün parçasıyız. Çanlar da bizim için çalıyor, ezanlar da bizim için okunuyor... &lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;Onur'un Seyir Defteri&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4107316844649820222-4970299296175887584?l=onurataoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://onurataoglu.blogspot.com/feeds/4970299296175887584/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4107316844649820222&amp;postID=4970299296175887584' title='0 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/4970299296175887584'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/4970299296175887584'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://onurataoglu.blogspot.com/2011/06/sradaki-sark-for-whom-bell-tolls.html' title='Sıradaki Şarkı : For Whom The Bell Tolls'/><author><name>Onur Ataoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04682502971083965324</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_2-h_6ED5gHk/SNzbBmaz8zI/AAAAAAAAAMY/cqMAHBK7IJY/S220/profile04.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://4.bp.blogspot.com/-YaXYtdRBUGE/TgnGZH8kQXI/AAAAAAAADP4/lLcPgv5fckc/s72-c/For_Whom_The_Bell_Tolls.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>0</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4107316844649820222.post-7247691742380257995</id><published>2011-06-23T16:16:00.011+03:00</published><updated>2011-06-24T09:36:21.122+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Çivril'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gezi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Karahayıt'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Haşhaş'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Denizli'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Türkiye'/><title type='text'>Denizli-Çivril Haşhaş Ekspresi</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;strong&gt;Kaklığı Düz Ovada Avlarlar&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;Kekliğin düz ovada avlandığı konusuna Ermenek yazımda değinmiştim. Peki, Kaklığın da düz ovada avlanacağını biliyor musunuz? Denizli-Dinar arasındaki Kaklık Mağarasını avlamak, yani bulmak için yakınındaki dağlara doğru gitmeyeceksiniz; mağara, anayol ile dağlar arasında uzanan ovanın tam ortasında, üzüm bağlarıyla kaplı düzlüğün göbeğinde yer alıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-IgNLL3eTzzE/TgNDkp9jOII/AAAAAAAADPY/zoCfTv3irfU/s1600/Kakl%25C4%25B1k12.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 240px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5621411056906877058" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-IgNLL3eTzzE/TgNDkp9jOII/AAAAAAAADPY/zoCfTv3irfU/s320/Kakl%25C4%25B1k12.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Mağara, Denizli-Dinar karayolundan görülen büyük çimento fabrikasının hemen yanında; girişin 50 metre yakınına gelene kadar mağaradan haberdar olmanız mümkün değil. Obruk benzeri bir oluşumla meydana gelen mağaranın yer yüzeyinde küçük bir girişi var. Aniden önünüze çıkan merdivenlerden aşağıya doğru inerek bu muhteşem mağara ile tanışıyorsunuz:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-wkUr50I1zow/TgNDkxYOgbI/AAAAAAAADPg/_a6Okeh8NX4/s1600/Kakl%25C4%25B1k13.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 240px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5621411058897813938" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-wkUr50I1zow/TgNDkxYOgbI/AAAAAAAADPg/_a6Okeh8NX4/s320/Kakl%25C4%25B1k13.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Nedir muhteşem olan? Kısaca tarif etmek gerekirse, yer altında küçük bir Pamukkale ile karşılaşıyorsunuz. Yer altındaki travertenlerin, havuzların, sarkıtların, şelalelerin güzelliği insanı büyülüyor. Mağaranın girişinden sızan gün ışığının cilveleri, suda bulunan minerallerin tortulaşması sonucu oluşan mavi/yeşil katmanlar mağarada bir renk cümbüşü yaratıyor. Kükürtlü suyun travertenlerden şırıl şırıl aktıktan sonra, mağaranın dibinden büyük bir uğultuyla yerin daha derinliklerine dalışı insanı ürpertiyor. Suyun daha sonra nereden yeryüzüne çıktığını bilmiyorum; ama bu kükürtlü yeraltı sularıyla beslenen üzümlerden yapılan şarapları merak ettim. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-lY1DsC6TmgQ/TgM_FfVA2XI/AAAAAAAADPQ/kE75OR71Pps/s1600/Kakl%25C4%25B1k08.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 243px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5621406123430041970" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-lY1DsC6TmgQ/TgM_FfVA2XI/AAAAAAAADPQ/kE75OR71Pps/s320/Kakl%25C4%25B1k08.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Kaklık çok büyük bir mağara değil; tahta merdiven ve köprülerden oluşan bir yürüme platformu üzerinden birkaç dakikada gezebilirsiniz. Yine de mağaranın serinliğinde travertenlerin üzerinde oynaşan su damlaları ve ışık demetlerini, mağaranın girişinden sarkan sarmaşık ve kayaları kaplayan yosunları seyretmek için 20-30 dakika vakit ayırmanızı tavsiye ederim. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-Spg5PY2leoc/TgM_FLaUwdI/AAAAAAAADPI/iNuch3w2GCU/s1600/Kakl%25C4%25B1k05.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 231px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5621406118083609042" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-Spg5PY2leoc/TgM_FLaUwdI/AAAAAAAADPI/iNuch3w2GCU/s320/Kakl%25C4%25B1k05.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Belediye, mağaranın girişinin hemen yakınına ziyaretçiler için sosyal tesisler kondurmuş. Kafeterya, kameriyeler, yüzme havuzu gibi eğlencelikler zannedersem yazın açılıyor. Biz sezon dışı uğradığımız için henüz in ve cinlerin maçı devam etmekteydi; hatta mağaranın girişinde açık olması gereken bilet gişesi bile terkedilmişti. Yazın gelsem, belediyenin yüzme havuzu yerine mağara girişinin hemen altındaki açıklıkta suların biriktiği masmavi, pırıl pırıl lagünde yüzmeyi tercih ederdim:&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-Nvcyvv41IaE/TgM_El4n9WI/AAAAAAAADPA/LakFSxaYS7U/s1600/Kakl%25C4%25B1k04.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 230px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5621406108010149218" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-Nvcyvv41IaE/TgM_El4n9WI/AAAAAAAADPA/LakFSxaYS7U/s320/Kakl%25C4%25B1k04.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Tabii klostrofobiniz varsa, yer altındaki Pamukkale yerine yer üstündekini tercih edebilirsiniz. O zaman, Denizli istikametine doğru yarım saat daha yol alacaksınız. Pamukkalenin bembeyaz travertenleri yerine yeşilli kırmızılı bir renk cümbüşü görmek isterseniz, biraz daha ilerleyip Karahayıt köyünde mola verebilirsiniz. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-QHEUVLftRw0/TgM-248EiSI/AAAAAAAADOI/PtBhC4Mc8NA/s1600/Denizli01.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 238px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5621405872606710050" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-QHEUVLftRw0/TgM-248EiSI/AAAAAAAADOI/PtBhC4Mc8NA/s320/Denizli01.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Sadece 4-5 kilometre uzaklıktaki Pamukkale’den çıkan sularda bulunan mineraller travertenleri beyaza boyarken, Karahayıt’ın suları (niye Kızılhayıt dememişler acaba?) ortalığı kırmızı ağırlıklı bir renk kuşağı ile tortulandırıyor. Japonya’da değişik özellikleri olan birçok kaplıcayı ziyaret ettiğimde, suyun içindeki mineral bileşiminin ne kadar değişkenlik gösterebileceğini, rengini, kokusunu, tedavi edici özelliklerini büyük oranda etkileyebileceğini görmüştüm. Karahayıt, tahminimce bol demir içeren suyu sayesinde kırmızı, yoğun, metalik bir termal suya sahip.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-vVfHj6W-4m4/TgM-3BAVQaI/AAAAAAAADOQ/pAgPHUIQm3o/s1600/Denizli02.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 242px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5621405874772066722" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-vVfHj6W-4m4/TgM-3BAVQaI/AAAAAAAADOQ/pAgPHUIQm3o/s320/Denizli02.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;50 derecenin üstünde bir sıcaklıkla yerden fışkıran su, doğal olarak bir çok şeye iyi geliyor. Sağlık için suya gireni de var, içeni de var, akıp giden sudan geriye kalan çamur tortuyu süreni de var. Suyu içmeyi ve çamuruna bulanmayı pas geçerek vücudumu sıcacık suya bıraktım, olağanüstü rahatlatıcı etkisiyle kendimden geçtim. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-8bkcZkRZPJc/TgM-3cGlnoI/AAAAAAAADOY/YLKnQ2KBslY/s1600/Denizli05.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 238px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5621405882046062210" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-8bkcZkRZPJc/TgM-3cGlnoI/AAAAAAAADOY/YLKnQ2KBslY/s320/Denizli05.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Japonya’da alıştığım kaplıca keyfine en yakın tecrübeyi Karahayıttaki otelimizde yaşadım desem yeridir... Açık havada içine girip rahatlanacak küçük havuzlar yapmışlar; sıcak suda bunaldıktan sonra serinlemek için soğuk su havuzcukları da iyi düşünülmüş. Karahayıt seyahati için yazın kavurucu sıcakları yerine hafif ürpertici bir bahar gününü tercih ederseniz keyfini daha iyi çıkarırsınız. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-TP8p_kbEVZs/TgM-3pNAOVI/AAAAAAAADOg/2fwP9m6aFCE/s1600/Denizli06.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 244px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5621405885562632530" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-TP8p_kbEVZs/TgM-3pNAOVI/AAAAAAAADOg/2fwP9m6aFCE/s320/Denizli06.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Sıcak sularda mayıştıktan sonra köyün çarşı caddesinde bir yürüyüş sizi kendinize getirebilir. Biz de suda yumuşama ve akşam yemeğinin ardından, kaldığımız otelden köy merkezine doğru uzun bir yürüyüş yaptık. Merkezden başlayan çarşı caddesi boyunca, sağlı sollu lokantalar, hediyelik eşyacılar, çay bahçelerine baka baka epey yürüdük. Küçüktür diye tahmin ettiğimiz köyün çarşı sokağı bitmek bilmedi; sonunu getiremeden geri döndük.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Denizli il sınırları içinde bir başka ilginç çarşı caddesi de Çivril’de yer alıyor. Çivril, Denizli’nin il merkezine en uzak ilçesi. Gayet verimli ve sulak bir ovanın ortasında yer alıyor, tarım ve özellikle meyvecilik çok gelişmiş. Bu sayede ilçenin cukkası sağlam, gelir düzeyi yüksek. Bu refahın yansımasını da çarşı caddesinde görebiliyorsunuz; bakkaldan çok kuyumcu var mübarek.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu kadar çok kuyumcusu olan Çivril, sonunda kendi kuyumcular kralını yaratmış; Asgold, Atasay gibi altın piyasasının büyük şirketlerinin sahibi Çivrilli. İlçeden ayrıca Baycan-Özcan gibi bilindik sakız markalarının sahibi çıkmış (&lt;em&gt;Pışşıık; Özcan cikletim benim&lt;/em&gt; gibi bir reklam vardıydı sanki...). Son yıllarda elma suyu konsantresi üzerine büyük yatırımlar yapılmış. Bir de, para parayı çeker misali, ilçeye bol miktarda piyango, loto vb. ikramiyesi çıkma özelliği olduğu söylenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çivril’e ilkbahar sonlarında giderseniz, yol boyunca nefis bir görsel şölenle karşılaşırsınız: Haşhaş çiçekleri. Gelincikgiller familyasından bir bitki olan haşhaş (&lt;em&gt;papaver somniferum&lt;/em&gt; – uyku veren gelincik) gelincikten çok laleye benzeyen bir çiçek açıyor. Çiçekler beyaz veya mor (hatta lila) olabiliyor. Yol boyunca bir yanınızdaki tarlada bembeyaz çiçekler uzanırken, diğer yanınızda mor bir çiçek cümbüşü arasında yolculuk etmek çok keyifli bir deneyim. Bir de bu renklerin arasına serpiştirilmiş kıpkırmızı gelincikler, envai renkten kır çiçekleri, yeşilin değişik tonlarından otlar ve çalılar manzarayı şenlendiriyor. Bir Mayıs günü, hiçbir işiniz olmasa bile sırf haşhaş-gelincik denizinin ortasında yolculuk etmek için Afyon-Denizli bölgesine yolculuk etmenizi öneririm. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-WZ5SBYQht18/TgM-KpweZMI/AAAAAAAADOA/zAQ4jfzNq88/s1600/%25C3%2587ivril10.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 238px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5621405112617297090" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-WZ5SBYQht18/TgM-KpweZMI/AAAAAAAADOA/zAQ4jfzNq88/s320/%25C3%2587ivril10.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Eczacılık ve gıda sektörlerinde kullanılan haşhaş, bölgenin önemli ürünlerinden birisi; ancak haşhaşın kritik bir özelliği var. Çiçeği döküldükten sonra sapın ucunda kalan kapsül çizildiğinde akan sütten, morfin başta olmak üzere önemli alkaloidler üretiliyor. Türkçesi, eroin de dahil yasa dışı uyuşturucular haşhaştan üretilebiliyor. Haşhaştan elde edilen sıvıya afyon (opium) denilmesi, hatta yüz yıl önce Çin’in kaderini değiştiren savaşların adının da “afyon savaşları” olması, bu bitkinin kritik önemini vurguluyor&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Henüz ilkokulda iken dedemlerle birlikte Afyon’un bir ilçesine akraba ziyaretine gitmiştik. O yıllar Afyon ve haşhaş için zor yıllardı; ABD, Türk haşhaşından üretilen eroin iddiası ile Türk hükümetine büyük bir baskı yapmış, haşhaş tarımının yasaklanmasını sağlamıştı. Uzun bir yasak döneminin ardından (Kıbrıs savaşı ve ambargosunun olduğu yıllar) haşhaş üretimi kontrollü olarak serbest bırakılmıştı. İşte biz tam o zamanlar Afyon’a gitmiştik; evinde kaldığımız tanıdıkların da haşhaş tarlaları vardı. Kendimi hayal meyal haşhaş tarlalarında koştururken hatırlıyorum; evsahibi abimiz ise bana kesinlikle kapsüllere dokunmamamı, çizmememi, kenarından süt akarken falan görürsem elleşmememi tembihlemişti. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-qzE6KpWPxwE/TgM-KfZaR1I/AAAAAAAADN4/UolRPUZrY6o/s1600/%25C3%2587ivril08.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 224px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5621405109836203858" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-qzE6KpWPxwE/TgM-KfZaR1I/AAAAAAAADN4/UolRPUZrY6o/s320/%25C3%2587ivril08.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Ancak halen haşhaşa elleşen oluyormuş. Ağır uyuşturucu olarak değil ama, hafifçe kafa yapmak için gizlice tarlalara girip haşhaş çizen ve “etinden sütünden” yararlanan vatandaşlar mevcutmuş. Ola ki jandarma sizi çizik bir haşhaşla yakalarsa sıkı cezası varmış; ama koskoca bir tarlada bir kapsüle atılan çiziği yakalamak kolay olmasa gerek... Birçok meyvanın vitamini, besleyici değeri kabuğundadır, soymadan yemeniz gerekir ya; haşhaş kapsülünün de “vitamini” kabuğunda yer alıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Haşhaş tarımı Anadolu’da Hititlerden beri yapılıyormuş. Tarihte haşhaşa birçok dönemde rast gelebiliyorsunuz; Çin’deki afyon savaşlarından tam bin yıl önce haşhaşiler dünyaya korku salıyormuş. Hasan Sabbah’ın fedaileri olan, bir bakıma eski çağların El-Kaidesi haşhaşiler, bir rivayete göre haşhaş ile kafayı dumanladıktan sonra her türlü intihar saldırısına hazır hale geliyorlarmış. O derece ki, İngilizce’deki assasin (suikastçi) kelimesi bile "haşhaşi"lerden türemiş... &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-1b9QnMKC5uc/TgM-JfNHsQI/AAAAAAAADNg/JZMm2HBLo_o/s1600/%25C3%2587ivril02.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 238px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5621405092604784898" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-1b9QnMKC5uc/TgM-JfNHsQI/AAAAAAAADNg/JZMm2HBLo_o/s320/%25C3%2587ivril02.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Haşhaş sadece dönemin eşkiyaları tarafından değil, tüm ahalice kullanılırmış. Osmanlı zamanlarında afyon/soft uyuşturucu kullanımının bugünden çok daha fazla olduğu söylenir. O yıllarda oruç tutan halk, haliyle gün içinde afyon kullanamayacağı için, sahur sırasında afyonu bir yaprağa, kuzu bağırsağına vb. sarıp yutarmış. Afyon, öğlen vakti civarı midede “patlayarak” kana karışırmış. O saate kadar oldukça asabi ve çekilmez olan eleman ise, afyonu patlayınca sakinleşir ve dadından yinmez bir insana dönüşürmüş. "Afyonu patlamak" tabiri günümüzde halen kullanılıyor...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;İşte efendim, bu haşhaş bitkisi Türkiye’de halen TMO’nun (Toprak Mahsülleri Ofisi) kontrolünde, belli ruhsat ve kotalar çerçevesinde yetiştirilmekte. Türkiye’de sadece on üç ilde haşhaş ekimi izni var, ve Afyon-Denizli-Uşak üçgeni en yoğun haşhaş bölgesi. Çivril bu bölgenin tam göbeğinde yer alıyor ve bahar zamanı haşhaş çiçeklerinin görkemi ile cennetten görüntüler sunuyor. (Kestirmeden cennete gitmek isteyenler de gizlice kapsüllerin sütünü sağıyor) &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-1Tdy_bS_aVI/TgNDlJyPcDI/AAAAAAAADPo/nDD0R-Kmyo0/s1600/hashas.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 199px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5621411065449377842" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-1Tdy_bS_aVI/TgNDlJyPcDI/AAAAAAAADPo/nDD0R-Kmyo0/s320/hashas.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Haşhaş kapsüllerinin tek satın alıcısı da TMO. Kapsüller, eczacılık sektöründe, morfin ve ilaç hammaddesi üretiminde kullanılıyor. Haşhaşın tohumu ise oldukça yağlı, besin değeri yüksek ve gıda sanayinde kullanılıyor. Türkiye, 2008 yılında morfin ve türevleri ihracatından 42 milyon Dolar, haşhaş tohumu ihracatından 54 milyon Dolar para kazanmış...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Elma suyu, haşhaş, altın ve sakız ticaretiyle iştigal eden Çivril’in çarşı caddesinde kalmıştık... Yol boyunca sağlı sollu kuyumcularla işiniz olmazsa, yolun orta kısmındaki ulu ağaçların gölgesinde serinleyen geniş parka takılabilirsiniz. Parkın bir ucunda ilginç bir “cafe” var; rayların üzerinde park etmiş eski bir yemek vagonu. Ve hatta az ilerisinde bir istasyon.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-gvcMEIz2EXA/TgOM1GzNv_I/AAAAAAAADPw/Gs8bAmrNWYs/s1600/civrilvagon"&gt;&lt;img style="WIDTH: 214px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5621491603874889714" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-gvcMEIz2EXA/TgOM1GzNv_I/AAAAAAAADPw/Gs8bAmrNWYs/s320/civrilvagon" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="left"&gt;Çivril, Türkiye’nin zaten fazla olmayan ana tren hatları üzerinde değil. Ama her ne hikmetse, 1800’lerin sonlarında İzmir-Eğirdir tren hattını inşa eden İngilizler, Sütlaç kasabasından Çivril’e kadar kör bir hat inşa etmeye karar vermişler. Taaa 1890 yılında, Çivril’de sonlanan ve bir yere bağlanmayan 30 kilometrelik bu ara hattın niye yapıldığı günümüzde halen komplo teorilerine konu olmaktadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bir söylentiye göre İngilizler, sık sık e-maillere konu olan, dünya rezervlerinin büyük çoğunluğu Türkiye’de bulunan, çıkarılması halinde on yüz bin trilyon dolar edecek ultra stratejik madenlerin Çivril’de bulunduğunu tespit etmişler ve kolay nakliye etmek için bu kör hattı yapmışlardır. Daha rasyonel teoriler ise, o yıllarda zengin meşe ormanlarıyla kaplı bölgeden odun nakliyesi veya Beycesultan Höyüğündeki değerli arkeolojik bulguların rahatça taşınmasını konu ediyor. Bir diğer iddia, hattın devam ettirilip, Uşak civarında İzmir-Afyon hattına bağlanmasının planlandığı şeklinde.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Demiryolu inşasındaki mistik amaç her ne olursa olsun, Çivril’den Sütlaç’a uzanan demiryolu hattı 1998’e kadar faal bir şekilde yük/yolcu taşımış. Günde sadece bir tek sefer, ana hattan geçen trenin saatine göre ayarlanır ve Sütlaç’a kadar 30 km. yol alırmış. Bu arada, demiryolunun bağlandığı Sütlaç köyünün adının niye “sütlaç” olduğu feci şekilde merakımı celbetmekte olup, konu hakkında bilgisi olanların yorumunu beklerim...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çivrilin yerlisi bir arkadaştan 1988 yılında tren seferlerinin iptalinin hikayesini dinledim; iddiaya göre, zamanın Ulaştırma Bakanı Çivril’i ziyaret etmiş. Halk, Bakanı umulmadık bir şekilde kıyasıya yuhalamış. Tepesi atan Bakan, dönünce düşünmüş, taşınmış ve demiryolu üzerinden intikam almaya karar vermiş. Hattın büyük zarar ettiği, ekonomik olmadığı gerekçesiyle faaliyeti durdurulmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Çivrilli abimizin iddiaları bununla kalmıyor. Necmettin Erbakan’ın 1970’lerde Başbakan Yardımcısı olduğu dönemde Çivril’e bir şeker fabrikası kurulmasına karar verilmiş. Hazırlıklar bitip de temel atma aşamasına gelindiğinde, Erbakan Çivril’i ziyaret etmiş ve 20 yıl sonra olacağı gibi kıyasıya yuhalanmış. Çok sinirlenen Erbakan, son dakika manevrasıyla şeker fabrikasının Konya Ilgın’a kurulmasına karar vermiş. Rivayete göre, Ilgın Şeker Fabrikasındaki makinaların üstünde halen “Çivril” plaketi dururmuş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Kısacası, Çivril yuhalamaktan çekinmeyen, yuhaladıkça kaybeden bir ilçemiz olarak varlığını sürdürmekte. Tabii “kaybettiklerini” söylemek zor; iki yıl önce Ilgın’dan transit geçiş yaparken burnumun direğini kıran Şeker Fabrikası’nın berbat kokuları Çivril’den uzak kalmış. Topraklar halen çok temiz ve verimli; meyvecilikte alıp yürümüşler... &lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-1NNSyLsRBJY/TgM-JxNgY7I/AAAAAAAADNo/xR1kaZBzC4w/s1600/%25C3%2587ivril04.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 153px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5621405097438241714" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-1NNSyLsRBJY/TgM-JxNgY7I/AAAAAAAADNo/xR1kaZBzC4w/s320/%25C3%2587ivril04.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Artık tren olmadığına göre, Afyon istikametine devam etmek için arabanıza atlamak ve Dinar istikametine yönelmek zorundasınız. Çivril’den Dinar’a giden yol, ikibin küsür yıl önce Büyük İskender’in mola verdiği sulak alanlardan geçiyor. En sulakları ise Işıklı Gölü ve civarı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Bu şirin tatlısu gölü, kuşları ve balıkları ile zengin bir yaşam kaynağı imiş. Ayrıca, İç Ege bölgesinin şah damarı Büyük Menderes ırmağı da Işıklı Gölünden doğuyormuş. Göl etrafında yer alan balık lokantaları/meyhaneler artık çay bahçesi olarak hizmet veriyor... &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-ib4kwTs5OgE/TgM-KFM9hNI/AAAAAAAADNw/Ih4ImtyZs8c/s1600/%25C3%2587ivril05.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 238px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5621405102804665554" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-ib4kwTs5OgE/TgM-KFM9hNI/AAAAAAAADNw/Ih4ImtyZs8c/s320/%25C3%2587ivril05.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Işıklı Gölü çevresinde yemek yiyemeyeceğimizi anlayınca Denizli’ye döndük. Denizli’de nerede yemek yenir, tabii ki kebapçı Enver Usta’da! Kebap deyince aklınıza Adana konsepti gelmesin; Denizli’de kebap, bizim “tandır” olarak bildiğimiz formata yakın.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Eskiden Denizli’de kasaplar kebapçılık (tandırcılık) yaparmış. Hayvandan çok iyi anlarlar, sadece süt kuzusu kullanırlarmış. Daha sonra kasaplık/kebapçılık birbirinden ayrılmış. Enver Usta, kasaplık geleneğinden gelen en son ve en yüce ustalardan birisi olarak efsaneleşmiş. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-trXK_sC2nCI/TgM-35Gim7I/AAAAAAAADOo/47-CLTnrJh8/s1600/Denizli08.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 266px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5621405889830493106" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-trXK_sC2nCI/TgM-35Gim7I/AAAAAAAADOo/47-CLTnrJh8/s320/Denizli08.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;2008 yılında vefat eden Enver Usta’nın yerine, fırının başına Hüseyin Usta geçmiş. Kebap halen sadece süt kuzusundan yapılıyor. Et kesinlikle terbiye edilmiyor, içine bir şey katılmıyor. Fırında 3-4 saat süreyle menengeç denilen ağacın odununda pişiyor. Bu sürede et ağırlığının neredeyse yarısını kaybediyor ve lokum kıvamında fırından çıkıyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Sonra önünüze bir kağıt seriliyor, pide üzerinde etler getiriliyor, yanında da sadece soğan, domates ve ayran... Dikkat ederseniz çtal bıçaktan bahsetmedim; çünkü lokantada elle yemek yeniyor. Çatal bıçak isteyene, Karadeniz’de balığın yanına limon isteyenlerle aynı muamele uygulanıyor. Ses çıkarmadan büyülenmişcesine yemek yeniliyor ve saygıyla mekan terk ediliyor. Kebapçı sadece öğlen yemeği servisinde açık, akşama doğru kapatıyor. &lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-TtG1GJMpebw/TgM_EP1koYI/AAAAAAAADOw/11-Cxo7ovNw/s1600/Denizli09.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 301px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5621406102091768194" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-TtG1GJMpebw/TgM_EP1koYI/AAAAAAAADOw/11-Cxo7ovNw/s320/Denizli09.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;İşkembeyi şişirdiyseniz, lokantanın bulunduğu Sarayköy Caddesinden Ulu Cami’ye doğru çıkıp, sola dönerek Kaleiçi diye bilinen mevkide, eski çarşıda dolaşabilirsiniz. Karahayıtın sonsuz çarşı sokağı ve Çivril’in kuyumcu-yoğun çarşı caddesinden daha farklı bir hava göreceksiniz. Ankara’daki Çıkrıkçılar yokuşu ile Gaziantep’in Bakırcılar Çarşısı arasında bir kıvamda olan bu bölgenin yokuşlarında göbeği eritebilirsiniz.&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-bC8PCdGdBok/TgM_EaTLdiI/AAAAAAAADO4/o_jIC1i0fc8/s1600/Denizli10.jpg"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 242px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5621406104900302370" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-bC8PCdGdBok/TgM_EaTLdiI/AAAAAAAADO4/o_jIC1i0fc8/s320/Denizli10.jpg" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;div&gt;Yazları sıcaktan şıpır şıpır terlendiği için havlu sektöründe dünya lideri olmuş Denizli, eski adıyla Laodikeia, tekstilde marka olma yolunda ilerliyor. En önemli iddialarından biri, son yıllarda yapılan kazılarda bundan 2000 küsür yıl önce, Roma Ordu’sunun askeri kıyafetlerinin Laodikeia’dan gönderildiğinin bulunmuş olması. Dile kolay; tam 20 asırdır tekstil ihracatçısı bir diyardan söz ediyoruz... &lt;/span&gt;&lt;/div&gt;&lt;/div&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;Onur'un Seyir Defteri&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4107316844649820222-7247691742380257995?l=onurataoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://onurataoglu.blogspot.com/feeds/7247691742380257995/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4107316844649820222&amp;postID=7247691742380257995' title='5 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/7247691742380257995'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/7247691742380257995'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://onurataoglu.blogspot.com/2011/06/denizli-civril-hashas-ekspresi.html' title='Denizli-Çivril Haşhaş Ekspresi'/><author><name>Onur Ataoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04682502971083965324</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_2-h_6ED5gHk/SNzbBmaz8zI/AAAAAAAAAMY/cqMAHBK7IJY/S220/profile04.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-IgNLL3eTzzE/TgNDkp9jOII/AAAAAAAADPY/zoCfTv3irfU/s72-c/Kakl%25C4%25B1k12.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>5</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4107316844649820222.post-7621070029956893627</id><published>2011-06-08T11:33:00.013+03:00</published><updated>2011-06-22T00:28:07.804+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='müzik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='BoneyM'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sıradaki şarkı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='rasputin'/><title type='text'>Sıradaki Şarkı: Rasputin</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;strong&gt;Rasputin'e Kolalı da Gömlek Ne Güzel Yaraşır&lt;br /&gt;&lt;/strong&gt;&lt;br /&gt;Çocukluğumda TRT’nin yılbaşı programlarıyla ilgili en yaygın geyik TV’ye dansöz çıkıp çıkmayacağı, çıkacaksa dekolte katsayısı üzerine yapılırdı. Bir çocuk olarak dansöz (veya Zeki Müren) beni hiç ilgilendirmezdi; komikçi skeçleri beklerdim hevesle... En çok hoşuma gidenlerden biri, popüler müziklerle yapılan danslı potporilerdi; bir grup komedyen kasap havasında oynarken birdenbire Kuğu Gölüne geçerdi müzik. Onlar da bozuntuya vermeden müziğe ayak uydururlardı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;En güzel geçişlerden biri, BoneyM’den “Rasputin” çalarken birdenbire “Kâtibim”e direksiyon kırılmasıydı. Bu çok doğal bir geçişti, çünkü zaten Rasputin’in içinde Kâtibim’den alıntı (veya çalıntı)lar vardı. İlerleyen yıllarda BoneyM’in çalıntısına misillemeyi Ayna grubumuz yaptı (güneş gözlüklüler) ve “Dön Bak Aynaya” isimli şarkılarında Rasputin’in müziğini alenen apartarak Kâtibim’in intikamını aldı.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;TRT skeçlerinde birdenbire Kâtibim’e dönüşen yüce şarkı Rasputin’in kendisi de “Nightflight To Venus”ün dönüşümü ile başlar. Nightflight to Venus, devreleri cozurdamış bir hoparlörden yükselen “Venüz yolcusu kalmasın” mealindeki anons ile başlar, vurmalı ve elektronik enstrümanların gaz vermesi ile harika bir uzay yolculuğuna dönüşür. Yolculuk bir uzay mekiğinden ziyade tren yolculuğudur, ama olsun o kadar... Bu şarkının çocukken ritm duygumun gelişmesinde büyük emeği olmuştur; masalarda, koltuk kolçaklarında habire nightflight to venus çalmışlığım vardır. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="center"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-HK_W3RYHJiY/Te80PQJkFWI/AAAAAAAADMY/gqUDbojS-8E/s1600/Boney_M_2.jpg"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 200px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5615764696992060770" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-HK_W3RYHJiY/Te80PQJkFWI/AAAAAAAADMY/gqUDbojS-8E/s320/Boney_M_2.jpg" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;div align="left"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Konu şarkımız Rasputin; Venüs yolculuğundan bir sample ile girişi yapılan bu nefis parçayı dinlemek yetmez; izlemek gerekir. İzlemek denilince, tabii ki Bobby Farrel’i izlemek gerekir. Bobby’nin mesaj ve estetik kaygısı olmayan (af buyrun) orangutan dansı bizim jenerasyonu oldukça etkilemiş, diskolarda piste fırlayarak gülünç duruma düşüp düşmediğimize aldırmaksızın tepinmişizdir. BoneyM şarkılarındaki ritm, “hele bir dinle, içinden dans etmek gelmezse para istemez” ayarındadır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Ama her insan evladının piste fırlayıp çılgınca kol bacak savurması yakışık almaz; Bobby Farrel’in bu alandaki büyük karizmasını yabana atmamak gerekir. Gruba müzikal anlamda fazla katkısı olmasa da, görsel anlamda BoneyM’i sürükleyen ve akılda kalmasını sağlayan kişi kesinlikle Bobby’dir. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/div&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-yDiUCeZFbRo/Te80Pigy2GI/AAAAAAAADMg/f_xjQY8NEjg/s1600/Boney_M_Bobby_Farrell2.jpg"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 289px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5615764701921335394" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-yDiUCeZFbRo/Te80Pigy2GI/AAAAAAAADMg/f_xjQY8NEjg/s320/Boney_M_Bobby_Farrell2.jpg" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Bobby’nin gruba müzikal katkısı olmaması derken şunu kastetmiştim; aslında grubun beyni Alman müzisyen-yapımcı Frank Farian’dır. Pop müzik tarihinde çok önemli bir kişilik olan Frank 1974’de bir şarkı yapıp “BoneyM” maslahıyla piyasaya sürer. Şarkı radyolarda büyük sükse yapınca halk BoneyM’i görmek ister, ama bir sorun vardır: BoneyM diye bir grup yoktur! Hemen piyasaya çıkılır, oradan buradan sesi güzel üç Jamaikalı abla bulunur, yanlarına absürd dans stili ile Bobby yamanır ve ortaya “manufactured” bir grup çıkar. Bildiğiniz gibi bu model yıllar sonra yine kullanıldı ve Spice Girls gibi gruplar gazete ilanlarından başvuranlar arasından suni olarak imal edildi. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-KXA9l-VLxAE/Te80QCBdf-I/AAAAAAAADMw/SpCzlxGBYkA/s1600/Boney_M_1.jpg"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 288px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5615764710379847650" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-KXA9l-VLxAE/Te80QCBdf-I/AAAAAAAADMw/SpCzlxGBYkA/s320/Boney_M_1.jpg" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Ama bu sunilik BoneyM’de kimseyi rahatsız etmez; harç iyi tutmuştur ve Frank’in pop müzik duyusu ve yeteneği sayesinde ortaya muhteşem şarkılar çıkar. Jamaikalı ablaların sesi ve yorumu oldukça güzeldir, erkek vokaller de stüdyoda Frank’in sesiyle kaydedilir, konserlerde Bobby abimiz söylüyormuş gibi yapar. Ancak bir süre sonra konserlerde Bobby’nin playback yaptığı, senkronu tutturamadığı, gerçekte çok bet bir sesi olduğu ortaya çıkar. Ama bu durum estetik kaygısız fantastik dansı sayesinde göz ardı edilir ve Bobby grubun en sevilen elemanı olmaya devam eder.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Frank Farian, aynı reçeteyi bir başka grupta daha denemeye karar verir. Bet sesli bir ikili playback şarkı söyleyerek tüm dünyayı kandırmaya çalışır. Başta başarılı olurlar, ama bir süre sonra foyaları ortaya çıkar: Evet, Milli Vanilli olayından bahsediyorum. Bir diğer Farian Prodakşın olan Milli Vanilli üyelerinde Bobby’nin dansı, ilkel sevimliliği ve karizması yoktur; bu yüzden, bir skandalla piyasadan silinirler.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Boney M de yıllar içinde piyasadan silindi tabii; ama silinene kadar muhteşem işler yaptılar. Dönemin Abba, Bee Gees gibi gruplarıyla anılarak Europop dünyasına Belfast, Sunny, Ma Baker, Felicidad, Gotta Go Home, Daddy Cool, Rivers of Babylon gibi harika şarkılar kazandırdılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;1980’lerden itibaren Farian yeni projelerle iştigal etmeye başladı, gruba ilgisi azaldı, grup içi çekişmeler arttı derken BoneyM’in gerileme dönemi başladı. Gruptan ayrılanlar oldu, kalanlar da BoneyM’in ölüsünden biraz daha ekmek çıkarmak için dünyayı turlamaya başladılar. Hatta bu grup 1990’ların başlarında bir Bahar Şenliği kapsamında ODTÜ’ye geldi. Durumları o kadar kötüydü ki, stadyumda bile konser veremeyip tenis kortlarının bir köşesinde kurulan küçük bir platformda seyrettik onları. BoneyM ODTÜ’de çalıp oynayacak diye bayağı heyecanlanmıştık, ama rüya kadronun uzağındaki bir grup sadece 30-40 dakikalık bir sürede birkaç şarkıya playback yaparak gitti. Çocukluğumun yüce grubunu o halde görmek içimi burktuysa da, ahir ömrümde iyi kötü bir BoneyM konseri izlemiş oldum!&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-aTM7tOmlmW0/Te80PyOj98I/AAAAAAAADMo/Zy4gqaXr31E/s1600/Boney-M-Love-for-Sale.jpg"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 310px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5615764706139830210" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-aTM7tOmlmW0/Te80PyOj98I/AAAAAAAADMo/Zy4gqaXr31E/s320/Boney-M-Love-for-Sale.jpg" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Sanki bu plak kapağı Rasputin'e gönderme yapıyor...&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Tekrar gelelim Kâtibim katkılı Rasputin şarkısına... Şarkı tahmin edeceğiniz üzere, yakın Rus tarihinin önemli şahsiyetlerinden Rasputin’i konu alıyor. Rasputin tartışmalı bir kişilik; efsane olmuş özelliklerine değinecek olursam blogun kapanması gerekir. Şu kadarıyla söyleyeyim; bazı ayıpçı filmlerde oynayan zenci aktörlere atfedilen abartılı fiziki özellikler Rasputin’de fazlasıyla mevcutmuş! Rasputin çok yönlü bir kişilik olsa da, dönemin Rus magazin medyası olaya sansasyonel açıdan yaklaşmış&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;ra ra rasputin&lt;br /&gt;lover of the russian queen&lt;br /&gt;there was a cat that really was gone&lt;br /&gt;ra ra rasputin&lt;br /&gt;russia's greatest love machine&lt;br /&gt;it was a shame how he carried on &lt;/em&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-lgI9qOhRVCI/Te80jSFqFoI/AAAAAAAADNA/lDPAr3rNcCw/s1600/rasputin2.jpg"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;img style="WIDTH: 205px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5615765041109931650" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-lgI9qOhRVCI/Te80jSFqFoI/AAAAAAAADNA/lDPAr3rNcCw/s320/rasputin2.jpg" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Ve Boney M de Rasputin’i konu alan, tarihi bir kişiliği tek yönlü değerlendiren, ve bazı Rusları kızdıran şarkısında demiş ki:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;there lived a certain man in russia long ago&lt;br /&gt;he was big and strong, in his eyes a flaming glow&lt;br /&gt;most people looked at him with terror and with fear&lt;br /&gt;but to moscow chicks he was such a lovely dear&lt;br /&gt;he could preach the bible like a preacher&lt;br /&gt;full of ecstacy and fire&lt;br /&gt;but he also was the kind of teacher&lt;br /&gt;women would desire&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;Rasputin, okuma yazma bilmeyen bir papaz olarak 1900’lerin başlarında sahneye çıkmış. Doğaüstü güçleri, inanılmaz bir ikna ve hipnoz kabiliyeti varmış. St. Petersburg alemlerinde bu güçleri ile tanınır olmasının ardından, Çariçe Alexandra tarafından saraya davet edilmiş. Çarın oğlu Alexei, amansız bir hemofili hastalığıyla boğuşuyormuş ve bizim papaz dua, hipnoz ve benzeri mistik güçlerle Alexei’nin hastalığını durdurmuş. Tabii hastalık her tekrarladığında Rasputin saraya çağrılır olmuş. Diğer papazlar onun bu ayrıcalıklı durumunu içlerine sindirememiş ve Rasputin’in Çariçe (ve hatta kızları) ile aganigi durumları üzerine dedikodular yaymışlar. Rasputin de yangına körükle gitmiş ve dost meclislerinde Çariçe ile yaptıklarını (doğru veya yanlış) gururla anlatmış. Çar Nikolay sosyete arasında yayılan boynuzsal dedikodulara sinirlenmiş ve Rasputin’i kovmak istemiş; ancak, oğlunun yakalandığı hemofili nöbetlerini sadece o iyileştirebildiği için durumu kabullenmiş.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-q4AQ6tGaK2M/Te80jvc-B_I/AAAAAAAADNI/n5--yHlptqA/s1600/Rasputin4.jpg"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 251px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5615765048992335858" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-q4AQ6tGaK2M/Te80jvc-B_I/AAAAAAAADNI/n5--yHlptqA/s320/Rasputin4.jpg" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;Rasputin abimiz dönemin Rus hatunlarını toplamış etrafına... Bir nevi ikinci Baltacı vakası&lt;/em&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="left"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;he ruled the russian land and never mind the czar&lt;br /&gt;but the kasachok he danced really wunderbar&lt;br /&gt;in all affairs of state he was the man to please&lt;br /&gt;but he was real great when he had a girl to squeeze&lt;br /&gt;for the queen he was no wheeler dealer&lt;br /&gt;though she'd heard the things he'd done&lt;br /&gt;she believed he was a holy healer&lt;br /&gt;who would heal her son&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Rasputin, Çar ve Çariçeyi yumuşak karınlarından yakaladığı için zamanla saraydaki hakimiyetini artırmış ve önemli kararları etkilemeye başlamış. “Ne ulan bu saçının başının hali, papaz gibi olmuşsun” deyişini doğrularcasına, vahşi görüntüsü ile kimilerinin ilgisini, kimilerinin de nefretini çekmiş. &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;İlgisini çektikleri genelde kadınlar olmuş; Rasputin yaşadığı dönem boyunca kadın düşkünü ve baştan çıkarma üstadı bir “womanizer” olarak tanınmış. Çar Nikolay 1. Dünya Savaşında Alman ordusuna karşı bizzat cepheye gittiğinde etkisi altına aldığı Çariçe’ye “istediğini” yaptırmış (istediği derken kiliselerde tayin ve atamalar, kanun hükmünde kararnameler falan). Nikolay’ın savaşı kaybetmesi ile başlayan toplumsal gerginlik Rasputin’i de hedef almış. Hele ki Rasputin milliyetçi prenslerden Yusupov’un da zevcesine sarkmaya başlayınca... &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-XYboQowv-XA/Te80kAdbjAI/AAAAAAAADNY/ZOtZSFz2vKE/s1600/rasputin7.jpg"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 291px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5615765053557672962" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-XYboQowv-XA/Te80kAdbjAI/AAAAAAAADNY/ZOtZSFz2vKE/s320/rasputin7.jpg" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt; &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;em&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Rasputin dinsellik, cinsellik ve devlet işlerini birbirine karıştırarak sarayı kontrolüne almış&lt;/span&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="left"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;St. Petersburg alemlerinde birçok erkeğin hedefi haline gelen Rasputin’i ortadan kaldırmaya karar vermişler. Ama bu dokuz canlı mistik papazı öldürmek hiç de kolay olmamış; tuzak bir parti esnasında arkadaşa zehirli pasta yedirilmiş. Sonuç vermeyince siyanürlü şarap içirilmiş. Zehir ve zemberek Rasputin’e vız gelmiş; bunun üzerine Yusupov papaza birkaç el ateş etmiş. “Bu kez işi bitti” diye düşünürlerken, Rasputin ayağa kalkmış ve kaçmaya başlamış. Yine ateş etmişler, kafasına vurmuşlar, kollarını bağlayıp ırmağa atmışlar... Hatta sinirden alamet-i farikası olan pipisini kesip saklamışlar ki, St. Petersburg’daki bir erotizm müzesi tarafından sergilendiği iddia edilir. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-AxenA9JsBR0/Te80QQ4v0kI/AAAAAAAADM4/Pq6m_dwMNTI/s1600/rasputin-pns.jpg"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 233px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5615764714369831490" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-AxenA9JsBR0/Te80QQ4v0kI/AAAAAAAADM4/Pq6m_dwMNTI/s320/rasputin-pns.jpg" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="left"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;ra ra rasputin&lt;br /&gt;lover of the russian queen&lt;br /&gt;they put some poison into his wine&lt;br /&gt;ra ra rasputin&lt;br /&gt;russia's greatest love machine&lt;br /&gt;he drank it all and he said "i feel fine"&lt;br /&gt;ra ra rasputin&lt;br /&gt;lover of the russian queen&lt;br /&gt;they didn't quit, they wanted his head&lt;br /&gt;ra ra rasputin&lt;br /&gt;russia's greatest love machine&lt;br /&gt;and so they shot him till he was dead&lt;br /&gt;oh, those russians...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;Herşeye rağmen Rasputin epey bir süre daha mücadele etmiş, yapılan otopside nehirde de uzun süre can çekiştiği ortaya çıkmış. Rasputin’in ölümü, koskoca bir Çarlığın da sonu olmuş ve Ekim Devrimiyle beraber Rus İmparatorluğu’nun yerini SSCB almış. &lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-Ax5HARYQkKY/Te80kH-s6rI/AAAAAAAADNQ/NuPFyogYxJI/s1600/rasputin9.jpg"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 302px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5615765055576271538" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-Ax5HARYQkKY/Te80kH-s6rI/AAAAAAAADNQ/NuPFyogYxJI/s320/rasputin9.jpg" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="left"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Rasputin’in ölümü, 29 Aralık 1916 tarihinde St. Petersburg’da gerçekleşiyor. Yer ve tarih detaylarını not ettikten sonra şu haberle şaşırın; yıllarca sahnede Rasputin şarkısıyla dans eden, hatta Rasputin ile alay eden (bazı Ruslara göre Rasputin’i aşağılayan) Bobby Farrel, 30 Aralık 2010 tarihinde, St. Petersburg’da bir otel odasında ölü bulunur! Rasputin ile aynı tarihte ve yerde... Ölüm sebebi, resmi olarak “kalp yetmezliği” şeklinde açıklanır. Ancak Rasputin’in doğa üstü güçlerini bilenler için ölüm sebebi farklıdır! Ta ta ta taaaa... (korku filmi müziği giriyoruz) &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;Onur'un Seyir Defteri&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4107316844649820222-7621070029956893627?l=onurataoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://onurataoglu.blogspot.com/feeds/7621070029956893627/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4107316844649820222&amp;postID=7621070029956893627' title='1 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/7621070029956893627'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/7621070029956893627'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://onurataoglu.blogspot.com/2011/06/sradaki-sark-rasputin.html' title='Sıradaki Şarkı: Rasputin'/><author><name>Onur Ataoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04682502971083965324</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_2-h_6ED5gHk/SNzbBmaz8zI/AAAAAAAAAMY/cqMAHBK7IJY/S220/profile04.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-HK_W3RYHJiY/Te80PQJkFWI/AAAAAAAADMY/gqUDbojS-8E/s72-c/Boney_M_2.jpg' height='72' width='72'/><thr:total>1</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4107316844649820222.post-3650976435090938361</id><published>2011-05-31T16:09:00.008+03:00</published><updated>2011-06-01T17:21:13.176+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Isparta'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Gezi'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Eğirdir'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Türkiye'/><title type='text'>Gülün Adı Isparta</title><content type='html'>&lt;span style="font-family:georgia;font-size:85%;"&gt;Hayatımın domestik (iç hatlar) döneminde, gülü sadece Isparta şehriyle ilişkilendirir, Umberto Eco’nun “Gülün Adı” romanına Davraz Dağındaki kilise kalıntılarının ilham verdiğini sanırdım. Yıllar sonra Japonya’daki Expo 2005 fuarı sırasında, Bulgaristan’ın ülke tanıtımını tamamen “gül” üzerine kurduğunu görünce şaşırmıştım. Sonra öğrendim ki, Isparta’daki gül fideleri de 1800’lerin ikinci yarısında şehre yerleşen Bulgar muhacirleri sayesinde kök salmış.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Herhalde Akdeniz bölgesinde olmasına rağmen 1000 metrenin üzerindeki rakımı ve çivi gibi havası sayesinde güller Isparta’yı sevmiş. Şehre (doğal olarak) heykeli dikilen Müftüzade (veya Gülcü) İsmail Efendi, yağlık gül ekimi ve gülyağı üretimini başlatmış. Koku filminde dehşetle izlediğim imbik teknolojisiyle (dehşetimin sebebi, filmdeki kahramanın gül yerine insan kullanmasıydı) gül yağı ve yan ürünlerini önemli ölçeklerde elde etmeye başlamışlar. Ne demiş MFÖ; “Güllerin içinden canım, koşarak koşarak gel bana gel...” &lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:georgia;font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-6RKQ2AfTsFo/TeTpC_IRv7I/AAAAAAAADLc/DWnnB1VNrXc/s1600/Isparta01.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 228px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5612867273125642162" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-6RKQ2AfTsFo/TeTpC_IRv7I/AAAAAAAADLc/DWnnB1VNrXc/s320/Isparta01.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;Yıllar sonra kurulan Gülbirlik gibi kooperatifler sayesinde Ispartalılar gülün “suyu”nu çıkarmışlar (lafzen ve mecazen). Gülün suyu ve yağıyla yetinmedikleri gibi, kremi, sabunu, şampuanı, lokumu ve sairesi ile olayı abartmışlar. Şehrin küçücük merkezinde envai çeşit gül ürünü satan pembiş pembiş dükkanları görünce Barbie veya Paris Hilton shop’lar gelmesin aklınıza; hepsi gül sektöründe faaliyet gösteriyor. En son çıkan hit ürün ise güllü seccade ve tesbih seti; sadece 5 TL, üstelik seccadede pusula var!&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-Dl0n8qCyWtc/TeTpDIyEscI/AAAAAAAADLk/HUXMft8GZeI/s1600/Isparta02.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 228px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5612867275716866498" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-Dl0n8qCyWtc/TeTpDIyEscI/AAAAAAAADLk/HUXMft8GZeI/s320/Isparta02.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;em&gt;Güllü ıvır zıvırlar&lt;/em&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="left"&gt;Gül konusunda bu derece alıp yürüyen, dünya üretiminde liderliğe yükselen bir şehirden çıkan en möhim şahsiyetin isminin de Güleyman Demirel (veya Süleyman Demirgül) olması yakışırdı. Binaenaleyh, gül suyu vaadı da biz mi içtik? Isparta, yetiştirdiği bu mümtaz şahsiyeti sahiplenmiş, Gülcü (Gürcü değil) İsmail Efendi’den sonra onun da heykelini gül rengi bir otelin önüne dikmiş. &lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-SHBp42xKTnY/TeTpDtWGUHI/AAAAAAAADLs/uO6Pou3-k5c/s1600/Isparta03.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 230px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5612867285531644018" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-SHBp42xKTnY/TeTpDtWGUHI/AAAAAAAADLs/uO6Pou3-k5c/s320/Isparta03.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;Demirel heykelinin olduğu bu meydan Isparta’nın politik merkezi. Tam köşedeki büyük bina, akla gelebilecek tüm sağ partilerin il başkanlıklarının bulunduğu bir siyaset meydanı. Umarım aidatlar veya apartman yöneticiliği konusunda kavga çıkarmadan, GÜL gibi geçinip gidiyorlardır...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-xzfedRhm_Ss/TeTpDsydWqI/AAAAAAAADL0/zDOO_8GpJLs/s1600/Isparta04.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 229px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5612867285382159010" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-xzfedRhm_Ss/TeTpDsydWqI/AAAAAAAADL0/zDOO_8GpJLs/s320/Isparta04.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;Bu meydan Isparta’nın centrum’u. Şehrin görülmeye değer üç önemli camisi, hamam ve hanı buralarda. Ulu Cami, 1. Murat zamanında inşa edilmiş, sade ama etkileyici bir yapı. Mimar Sinan Cami, Sinan tarafından yapılmasa da, onun tarzında inşa edilmiş. Benim en ilgincime giden ise, Isparta’nın Abdi Ağası tarafından (İnce Memedle bir akrabalık yok) yaptırılan, sonra Sadrazam Halil Hamid Paşa tarafından onarılan Halil Hamid Cami; değişik bir cami mimarisi görmek isteyenlere tavsiye olunur.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-EPB08mUJ1jY/TeTpRts0LxI/AAAAAAAADME/8-caoWsxKZY/s1600/Isparta07.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 238px; HEIGHT: 320px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5612867526145093394" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-EPB08mUJ1jY/TeTpRts0LxI/AAAAAAAADME/8-caoWsxKZY/s320/Isparta07.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;Han, hamam ve camilerin bulunduğu meydanda güzel bir park, ulu ağaçlar altında çay bahçesi var. Burada soluklandıktan sonra, şehrin ana caddesinin bir paralelinden yürüyerek Cumhuriyet döneminin taş mimariyle yapılmış etkileyici kamu binalarının arasından bir başka parka ve çay bahçesine ulaşabiliyorsunuz. İki parkın arası birkaç yüz metre, ama bir şeyler yemek içmek isterseniz “eleman daha gelmedi abi” cevabını duyabilirsiniz. Az önce gezdiğimiz mini kapalı çarşıda da “eleman daha gelmedi” idi; dükkanlar sabah açılmamıştı. Isparta’da hayat alıştığımızdan daha geç başlıyor olabilir, dikkat edin.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-LjTXxbGRMvs/TeTpRgdLWTI/AAAAAAAADL8/-NyLMRtwnrU/s1600/Isparta06.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 250px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5612867522589841714" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-LjTXxbGRMvs/TeTpRgdLWTI/AAAAAAAADL8/-NyLMRtwnrU/s320/Isparta06.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;em&gt;İl Milli Eğitim Müdürlüğü'nün ahşap çıkmasına dikkat lütfen...&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="left"&gt;İki park arasındaki yoldan yürürken ağaçlıklı bir yaya yolu göreceksiniz. Üzerindeki “T.C. Isparta Belediyesi Öğrenci Yolu” tabelası dikkatinizi çekebilir. 150-200 metrelik bir yaya yolunun bir tarafına Isparta’nın muhtelif ilk-orta öğretim kurumlarını sıralanmış göreceksiniz. Isparta’nın tamamı bir öğrenci kenti gibi olmuş, Süleyman Demirel Üniversitesi sağolsun. &lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-puJvVEhxaBA/TeTpR-JA9KI/AAAAAAAADMM/TqZ0wQ8jLYI/s1600/Isparta10.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 234px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5612867530558338210" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-puJvVEhxaBA/TeTpR-JA9KI/AAAAAAAADMM/TqZ0wQ8jLYI/s320/Isparta10.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;em&gt;Taşıtlar ve öğrenci olmayanlar giremez!&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;/p&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="left"&gt;Duyduğuma göre, şehrin yerli nüfusu bayağı bir göç vermiş, onlardan boşalan yere de öğrenci ve askerler hücum etmiş. Şehirde kala kala 300 Spartalı kalmış, onları da zaten film yapmışlar... diyecektim, ama Isparta’nın Yunanistan’daki Sparta ile bir akrabalığı yokmuş. Şehrin isminin eskiden bölgeye verilen Saporda/sabarda kelimesinden türediği söylenir ki, bu isim de Yunanca değil, Arapça kaynaklarda rastlanan bir isimmiş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şehrin tarihi hakkında daha fazla bilgi edinmek için müzesine gidebilirsiniz. Müze Karta bile gerek yok, biz serbestçe girdik. Müzede bir Isparta Evi canlandırması dışında, değişik tarihi dönemlerden kalma etkileyici eserler sergileniyor. Bunların bir kısmı Isparta civarlarındaki yol çalışmaları, hafriyatlar vb. sırasında bulunan kalıntılar imiş; yani, çılgın projelerin önünü tıkayan çanak çömlek müzeye getirilip sergilenmiş (hiç olmazsa).&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Müzedeki en ilginç parçalardan birisi, Eğirdir’de içinde 374 altın sikkeyle bulunan “Eğirdir Definesi”. Kırılmış çömleği ile sergilenen define, film ve çizgi romanlarda gördüğümüz define klişelerine tıpatıp uyuyor. Halkımızın sürekli toprağı kazdığı, eski binaları tarumar ettiği kadar varmış demek ki... &lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;span style="font-family:georgia;font-size:85%;"&gt;Biz de bir şeyler bulmak umuduyla definenin keşfedildiği Eğirdir’e gittik. Dikkat edin; Eğridir değil, Eğirdir. Aslında, Eğridir de ilçe için uygun bir isim, çünkü coğrafyası bayağı bir “eğri”; yani, çok meyilli. İlçe, nefis bir gölle dimdik bir dağın birleştiği noktaya kurulmuş. Dağda efsanevi Eğirdir Komando Okulu konuşlanmış durumda; bu yüzden define aramaktan vazgeçtik.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-Y8E6zbJKNwU/TeTo1l-vIZI/AAAAAAAADKs/r1_obRWWooY/s1600/E%25C4%259Firdir01.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 208px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5612867043036438930" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-Y8E6zbJKNwU/TeTo1l-vIZI/AAAAAAAADKs/r1_obRWWooY/s320/E%25C4%259Firdir01.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;Yüzünüzü Eğirdir gölüne dönünce mavinin nefis tonları ile bezenmiş, tertemiz (en azından öyle görünüyor) bir su kütlesi görüyorsunuz. Yazın mavi bayraklı plajında suya girilebilen, kışın ise donduğu için üzerinde yürünebilen bir göl Eğirdir...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-rFnkxRgoeLQ/TeTo14ScPNI/AAAAAAAADK8/yhGlBCLvy1I/s1600/E%25C4%259Firdir05.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 173px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5612867047950925010" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-rFnkxRgoeLQ/TeTo14ScPNI/AAAAAAAADK8/yhGlBCLvy1I/s320/E%25C4%259Firdir05.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;İlçenin en turistik yeri, artık karaya bağlanmış olan eski ada, şimdiki yarımada. Bu adada bol bol aile moteli, aile pansiyonu, aile lokantası, aile çay bahçesi sizi bekliyor (Bekara hayat yok). Biz yiyemedik ama, göl balıklarının gayet leziz servis edildiği söyleniyor, vakti olan denesin...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-8OGshB2iT5g/TeTo1hAe1BI/AAAAAAAADK0/0fiPHNE67Oo/s1600/E%25C4%259Firdir03.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 225px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5612867041701581842" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-8OGshB2iT5g/TeTo1hAe1BI/AAAAAAAADK0/0fiPHNE67Oo/s320/E%25C4%259Firdir03.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;Eskiden göl su ürünleri açısından oldukça zenginmiş. Göle özgü balıklar ve meşhur tatlı su ıstakozu (kerevit) Eğirdirliler için önemli bir gelir kaynağıymış. Ancak birkaç yıl önce gölde ıstakozun kökü kurumuş, nesli tükenmiş ve çok iyi para yapan bir ürünümüz de Eğirdir tarihine gömülmüş.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://4.bp.blogspot.com/-2X_ev-GPvok/TeTo2F-ZoGI/AAAAAAAADLE/9Kr-6rJlpjw/s1600/E%25C4%259Firdir06.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 219px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5612867051624964194" border="0" alt="" src="http://4.bp.blogspot.com/-2X_ev-GPvok/TeTo2F-ZoGI/AAAAAAAADLE/9Kr-6rJlpjw/s320/E%25C4%259Firdir06.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;Civar ilçe ve beldeler de kendini elmacılığa vermiş. Belki Amasya elmasının adı var ama, Türkiye’nin elma üretiminin dörtte biri Eğirdir-Gelendost civarından karşılanıyormuş. Eski elma ağaçlarının yerine dikilen, daha verimli bodur ve yarı bodur elmalıklar coğrafyaya hakim olmuş. Söylendiğine göre, birinci ve ikinci kalite nefis elmalar ihraç ediliyor, biz de üçüncü ve dördüncü kalite elmaları pazarlardan alıyormuşuz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-jw1cD-VyK1s/TeTo2NZozBI/AAAAAAAADLM/z-XP4hxeKlg/s1600/E%25C4%259Firdir08.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 235px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5612867053618252818" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-jw1cD-VyK1s/TeTo2NZozBI/AAAAAAAADLM/z-XP4hxeKlg/s320/E%25C4%259Firdir08.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;Miryakefalon savaşı ile Selçuklulara Anadolu’nun kapısını kesin olarak açan bu topraklarda onlarca soğuk hava deposu yapılmış (hani pazarlarda “buzhane elması ablaaaa” diye bağırırlar ya...) Böylece ürün, hiç bozulmadan yıl boyunca saklanır ve ufak ufak kabzımallara verilir olmuş. Elma sanayinin bölge için çok iyi bir ekmek kapısı olduğu söyleniyor.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://1.bp.blogspot.com/-h1FTAn7kRJs/TeTpC64jiZI/AAAAAAAADLU/Ww9yD-SNY68/s1600/E%25C4%259Firdir11.JPG"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 218px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5612867271985957266" border="0" alt="" src="http://1.bp.blogspot.com/-h1FTAn7kRJs/TeTpC64jiZI/AAAAAAAADLU/Ww9yD-SNY68/s320/E%25C4%259Firdir11.JPG" /&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;Bir diğer ekmek kapısı da turizm olabilir. Bölgede milli parklar, göl ve göletler gırla. Bir diğer gelişen alan da kayak turizmi. Evet, Akdeniz Bölgesinde kayak. Isparta ile Eğirdir arasındaki Davraz dağına çok güzel kayak tesisleri yapıldığı söyleniyor, gidip görmek lazım. “Ben iyi kayamam, düşüp kolumu, bacağımı kırarım” diye korkmayın; çünkü Türkiye’nin en büyük kemik ve ortopedi hastanelerinden biri (her nedense) Eğirdir’de! Ağır eğitimleri sırasında dağlardan düşen komandolar için yapılmış olduğunu hiç sanmadığım hastanenin, kayak merkezinin dibinde olması güzel bir tesadüf! &lt;/span&gt;&lt;div class="blogger-post-footer"&gt;Onur'un Seyir Defteri&lt;img width='1' height='1' src='https://blogger.googleusercontent.com/tracker/4107316844649820222-3650976435090938361?l=onurataoglu.blogspot.com' alt='' /&gt;&lt;/div&gt;</content><link rel='replies' type='application/atom+xml' href='http://onurataoglu.blogspot.com/feeds/3650976435090938361/comments/default' title='Kayıt Yorumları'/><link rel='replies' type='text/html' href='http://www.blogger.com/comment.g?blogID=4107316844649820222&amp;postID=3650976435090938361' title='3 Yorum'/><link rel='edit' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/3650976435090938361'/><link rel='self' type='application/atom+xml' href='http://www.blogger.com/feeds/4107316844649820222/posts/default/3650976435090938361'/><link rel='alternate' type='text/html' href='http://onurataoglu.blogspot.com/2011/05/gulun-ad-isparta.html' title='Gülün Adı Isparta'/><author><name>Onur Ataoğlu</name><uri>http://www.blogger.com/profile/04682502971083965324</uri><email>noreply@blogger.com</email><gd:image rel='http://schemas.google.com/g/2005#thumbnail' width='26' height='32' src='http://4.bp.blogspot.com/_2-h_6ED5gHk/SNzbBmaz8zI/AAAAAAAAAMY/cqMAHBK7IJY/S220/profile04.jpg'/></author><media:thumbnail xmlns:media='http://search.yahoo.com/mrss/' url='http://3.bp.blogspot.com/-6RKQ2AfTsFo/TeTpC_IRv7I/AAAAAAAADLc/DWnnB1VNrXc/s72-c/Isparta01.JPG' height='72' width='72'/><thr:total>3</thr:total></entry><entry><id>tag:blogger.com,1999:blog-4107316844649820222.post-7860113853535426559</id><published>2011-05-03T17:11:00.009+03:00</published><updated>2011-05-03T17:35:14.947+03:00</updated><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='müzik'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='sıradaki şarkı'/><category scheme='http://www.blogger.com/atom/ns#' term='Linkin Park'/><title type='text'>Sıradaki Şarkı : In The End</title><content type='html'>&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-size:100%;"&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;&lt;strong&gt;Sonunda Ne Fark Etti Sankim?&lt;/strong&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;2001 Martında, 15 yaşındaki Charles Andrew Williams babasının silahını alıp okula gider, etrafı kurşun yağmuruna tutar, iki kişiyi öldürüp birkaç kişiyi de yaralar. Williams, modern Amerikan toplumunun standart trajedilerinden birisini tecrübe etmiştir; ebeveynlerin boşanması sonucu babasıyla yaşayan içine kapanık sivilceli çocuk, okulda arkadaşlarından sürekli kabadayılık ve zorbalık görmeler, itilip kakılmalar, eşyaları çalınmalar, bir gün canına tak etmeler ve babasının silahıyla toplumdan intikamını almalar...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Charles o gün evden çıkmadan önce babasına bir not bırakır: “I tried so hard and got so far, but in the end it doesn't even matter”. Bu iç parçalayıcı kısa mesaj, dikkatleri birden yeni yetme bir müzik grubuna çevirir: Linkin Park! Mesaj, grubun “In the end” parçasından araktır ve bu durum medya için kaçırılmayacak bir linç fırsatıdır: Linçin Park! Grubun şarkıları ile silahlı saldırı arasında bir bağ kurulmaya çalışılması sonucu, solist Chester Bennington bir açıklama yapar: “Olay bizi de çok üzdü; ama saldırı sabahı mayonez yemiş olsa yine aynı ilişkiyi mi kuracaktınız” benzeri bir düz mantık ile saldırıyı savuşturur.&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-WCVWyO_MT0Y/TcANbC2P4EI/AAAAAAAADKU/lvq-6ryZ1BI/s1600/Linkin_park_wallpaper.jpg"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 230px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5602492694720929858" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-WCVWyO_MT0Y/TcANbC2P4EI/AAAAAAAADKU/lvq-6ryZ1BI/s320/Linkin_park_wallpaper.jpg" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Aslında Charles’ın alıntı yaptığı şarkı sözleri, solist Chester’in kendi gençlik dönemini yansıtmaktadır. Charles gibi anne babası boşanan Chester aynı şekilde okulda itilip kakılır, bir ara uyuşturucuya sardırır, ama müzik tutkusu sonucu bir gün yırtmayı başarır ve Linkin Park grubuna katılır.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Chester gruba katılırken, daha sakin bir çocukluk geçirmiş çeyrek-Japon-3/4 Amerikalı Mike Shinoda ile ilginç bir ikili oluşturur. Shinoda, okul yıllarında cazdan hip-hop’a geniş bir yelpazede müzikle ilgilenmiştir. Shinoda Linkin Park’a DJ/rapçi kontenjanından katılır ve grubun tarzı alternatif rock/rap metal doğrultusunda bir yerlerde şekillenir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Yıllaaar önce Aerosmith ile Run DMC’nin muhteşem “Walk This Way” yorumundan sonra benzer denemeler olmadı değil; nice rock/metal grupları yanlarına esmer bir DJ alarak “hadi gel beraber ‘featuring’ yapalım” dediler. Kimi fena olmadı, kimi kulaklarımızı tırmaladı; ama rockçı camia ile asabi rapçilerin sağlam işler çıkarabileceğini gördüydük.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Linkin Park ise kafadan bu model üzerine oturdu. Üyelerin tiplerine ve kıyafetlerine bakınca bir miktar New Kids on the Block veya Boyz II Men gibi cillop oğlan grubu endişesi yaratmadılar değil; ama Hybrid Theory adlı başarılı çıkış albümleri ile içimizi ferahlattılar.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://3.bp.blogspot.com/-2wIcd0XVbEc/TcANcF54gNI/AAAAAAAADKk/IY_bDNq02ME/s1600/linkin-park.jpg"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 240px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5602492712721350866" border="0" alt="" src="http://3.bp.blogspot.com/-2wIcd0XVbEc/TcANcF54gNI/AAAAAAAADKk/IY_bDNq02ME/s320/linkin-park.jpg" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;/p&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Doğrusunu söylemek gerekirse, her albümlerini/şarkılarını sevmem; ama konseptimiz “sıradaki şarkı” olduğu için, yazının başındaki katil kardeşimizin de etkilendiği muhteşem şarkı “In the End”i es geçmek olmaz. Hybrid Theory’nin tartışmasız bir numaralı hit parçası In the End, bu türü sevmeyenleri bile etkileyebilecek kalitede...&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şarkı, Chester ve Mike’ın dual vokaldeki muhteşem uyumu (uyum yerine tamamlayıcı farklılık diyebiliriz) ile ön plana çıkıyor. Şarkının başarılı kalıbı, diğer Linkin Park parçalarına da adapte edilmiştir; önce yumuşak ve melodik bir giriş yapılır (mümkünse piyano ile) ve dinleyici hafiften havaya sokulur. Bu esnada rapçi Mike, mırıl mırıl hikayeyi anlatır, altyapıyı kurar. Çığlık vokal Chester ise pusuda beklemektedir; Mike dinleyiciyi kıvama getirirken yavaş yavaş ayarı vermeye başlar. Zamanı geldiğinde kanatlardan gitarların eşliğinde sahneyi alır. Artık dinleyici için geri dönüş yoktur, keyfini çıkarmaya bakmalıdır. Melodi bir iki kez daha yumuşayıp sertleşerek şarkıya hareket verilir, şarkı boyunca asi, hırçın, ezik, duygusal ruh hallerine girip çıkar ve bittiğinde “işte bu yaa” dersiniz.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;p align="center"&gt;&lt;a href="http://2.bp.blogspot.com/-HDQR7Q1LDyA/TcANbdS-dJI/AAAAAAAADKc/A3r0aTXJtkk/s1600/linkin-intheend.jpg"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;img style="WIDTH: 320px; HEIGHT: 270px; CURSOR: hand" id="BLOGGER_PHOTO_ID_5602492701820744850" border="0" alt="" src="http://2.bp.blogspot.com/-HDQR7Q1LDyA/TcANbdS-dJI/AAAAAAAADKc/A3r0aTXJtkk/s320/linkin-intheend.jpg" /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;/p&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;Mike zaten hoşsohbet bir rapçi gibi konuşurcasına söylemektedir şarkıyı; ama Chester’in ciyak ciyak vokali şaşırtır bizi. O ne ciğermiş kardeşim, o ne asabiyetmiş... Hani çocukluk günlerinden gelen travmayla öyle bir bağırıyor ki, vücudunun başka bölgeleri için sıkı önlemler almadıysa, bazı lokal yırtılmaların yaşanmaması mümkün değil.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şarkının başlamasıyla Mike’ın altyapıyı kurduğu bölümlerde ana fikir hakkında ilk ipuçları verilir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;all i know&lt;br /&gt;time is a valuable thing&lt;br /&gt;watch it fly by as the pendulum swings&lt;br /&gt;watch it count down to the end of the day&lt;br /&gt;the clock ticks life away&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;Problemli adolesanımız, zaman kavramıyla ilişkin ilk hissiyatının çelişkileriyle boğuşurken, saatin tik taklarıyla eriyen hayatının ellerinden kaymasının karamsarlığını duyumsar:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;i kept everything inside&lt;br /&gt;and even though i tried, it all fell apart&lt;br /&gt;what it meant to me will eventually be&lt;br /&gt;a memory of a time when...&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Mike bunları bize mırıl mırıl anlatırken, sonunda Chester olanca şiddetiyle sahneye girer ve mesajı verir:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;i tried so hard and got so far&lt;br /&gt;but in the end it doesn't even matter&lt;br /&gt;i had to fall to lose it all&lt;br /&gt;but in the end it doesn't even matter&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;Liseli kader kurbanı Charles gibi, Chester da ezilen çocuk olmanın sıkıntısını şarkıya yansıtmıştır:&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;i tried so hard&lt;br /&gt;in spite of the way you were mocking me&lt;br /&gt;acting like i was part of your property&lt;br /&gt;remembering all the times you fought with me&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/em&gt;Chester belki karamsar bir isyanla başkaldırmaktadır, ama vakti zamanında çevresine inanmış ve güvenmiştir de... Belki bu asabiyetinin altında yatan, iyi niyetine ve güvenine rağmen başına gelenlerdir.&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;&lt;/span&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;em&gt;i've put my trust in you&lt;br /&gt;pushed as far as i can go&lt;br /&gt;and for all this&lt;br /&gt;there's only one thing you should know&lt;/em&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şarkıyı klibinin eşliğinde izlemeyi tavsiye ederim. Mike kuru bir çölde tiradını geçerken, Chester çölde yükselen mistik bir heykelin üzerindeki platformda bilenmektedir. Chester kardeşimizi devasa heykelin kenarındaki gargoyle’lardan ayırt etmek güçtür. Şarkı climax’e ulaşıp Chester patladıktan sonra bir fırtına kopar, yağmur yağar ve Mike’ın adımını bastığı çöllerde otlar bitmeye başlar. Kimilerince şarkıdan çıkarılan “ulan, bu hayat yaşamaya değmez beaaa” anlamının aksine, klipte iyimserliğe evrilen bir hava vardır: &lt;/span&gt;&lt;/span&gt;&lt;br /&gt;&lt;span style="font-family:georgia;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;a href="http://www.youtube.com/watch?v=1yw1Tgj9-VU"&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;http://www.youtube.com/watch?v=1yw1Tgj9-VU&lt;/span&gt;&lt;/a&gt;&lt;span style="font-size:85%;"&gt;&lt;br /&gt;&lt;br /&gt;Şarkının canlı performanslarını da dinlemeniz mümkündür. Özellikle Texas konserlerindeki performanslarını dinlerim sıklıkla. Bir de o asabi çocuk şarkının sonunda stadyumdaki kalabalığa dönerek “aman arkadaşlar, yere düşenler filan olursa kalkmalarına yardım edelim, ezilmesinler” demez mi, hani nerede deminki asabiyet, isyan, kızgınlık?&lt;br /&gt;&lt;b
